Yearly Archives: 2011

Alışveriş Kitap

Steve Jobs – Walter Isaacson

Son iki aydır biyografi kitapları okur buluyorum kendimi. Önemli olduğunu düşündüğüm kişilere dair yazılmış kitapları okumak, o kişiler hakkında detaylı bilgiler edinebilmeyi sağlıyor şüphesiz. Ancak bu noktada, biyografi yazarının objektifliği çok büyük önem kazanıyor. Hepimizin malumu, Steve Jobs’ın beklenen vefatının ardından, birbiri ardına onunla ilgili kitaplar çıktı. Walter Isaacson’un yazmış olduğu kitabı patronum şirketteki ben dahil tüm yöneticilere armağan edince, Steve Jobs’ı daha yakından tanımam için güzel bir fırsat doğdu. Son 20-30 yılda, teknolojiye, hatta günlük hayata damgasını vurmuş nadir kişilerden birisi olduğu için, hakkında yazılmış olan kitabın okunmasını hakeden birisi Steve Jobs.

2009 yılbaşında, o dönemler yaşıyor olduğum Ukrayna’dan Türkiye’ye yılbaşı tatili yapmak amacıyla geldiğimde, hayatımda sahip olduğum ilk Apple ürününe, o dönem yeni çıkmış olan Iphone 3G ‘yi alarak sahip olmuştum. Farklı, sıradışı ve kullanımı son derece eğlenceli bir telefondu. Esasen ona sadece telefon demek belki de haksızlık olacaktır.. Iphone, o döneme dek çıkan en yaratıcı telefondu. Dokunmatik ekran dünya genelinde ilk kez bu telefon sayesinde bu denli geniş bir kullanıma sunuldu. Apple ile ilişkim çok da uzun sürmemişti. 1.5 yıl kullandıktan sonra, tam Blackberry’e geçmeyi planladığım bir sırada Iphone’umu 341. defa yere düşürdüğümde, bu sefer camını kırmayı başarmış ve hemen bir saat sonrasında da Blackberry satın alarak, Apple sevdama son vermiştim. Blackberry sevdam da çok uzun sürmedi ve telefon yolculuğum Android işletim sistemine sahip olmaları nedeniyle HTC ve Samsung ile devam etti. Sanırım aynı şeyi uzun süre kullanamıyorum, aynı yerde duramadığım gibi :) Apple’a geri dönüşümü ise, patronumun hediye ettiği kitabı okumamla birlikte, içimdeki MacBook Air alma isteğimin doruk yapmasına borçluyum sanırım. 2 hafta önce Ankara’da Baba’mla vakit geçirmek için girdiğim Vatan Bilgisayar’ın indirim haftasonuna denk gelince, MacBook Air satın alma isteğimi erteleme şansımı yitirdim. İyi ki de yitirmişim :)

Kitabın yazarı Walter Isaacson son derece objektif yazmasına rağmen, insan Steve Jobs’ın yaptıklarına, kişiliğini çok tasvip etmese de, hayran kalıyor.. Teknoloji ve sanatı bir araya getirmek sanırım bu olsa gerek.. Yarattıkları hem çok kullanışlı, hem çok hızlı, hem çok hafif, hem çok güzel, hem de her şeyden daha önemlisi “sade”.. Daha ne olabilir ki? sorusunu soruyor insan kendisine. Peki bu mükemmellik sadece notebooklarda mı? Ya Ipod? Ya Iphone? Ya Ipad? Ya MacOS işletim sistemi? Bu liste uzar da gider sanırım.. Apple teknolojiyi yaratan, ve en iyileri sunan bir firma olarak biliniyorsa bu sıralar, bunu en çok Steve Jobs’ın yaratıcılığı ve mükemmelliyetçiliğine borçlu.

Kitaptan çok bahsetmek gelmiyor içimden. Steve Jobs’ın ne denli aksi bir insan olduğu, gençliğini pislik içinde geçirmeyi tercih ettiğini, sadeliği hayatına nasıl katmayı başardığını, vs. yazmayacağım. Okuyun da kendiniz görün :)

Asıl dikkat çekici olan, kitapta Steve Jobs’ın doğumundan ölümüne dek geçirdiği süreçler anlatılırken, aynı zamanda yaşadığımız dünyadaki teknolojinin geçirdiği süreçleri de okumamız. Farklı bir şey beklemek mümkün olabilir miydi ki? Bir çoğunu Steve Jobs ya yarattı ya da şekillendirdi.. Huzur içinde yatsın..

Seyahat Yeme-İçme

Makedonya – Üsküp İzlenimleri

Geçen hafta bir toplantı nedeniyle Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gitmem gerekti. Pazartesi öğlen gidip, Salı öğleden sonra döndüm. Açıkçası, şehri gezmek için fırsatım olmasa da, oralara kadar gitmişken köfte yemeden dönmek olmazdı. (Zaten şu sıralar Tom Braks okuduğum için, Tonton’un sayesinde sürekli köfte yiyesim geliyordu. Üsküp seyahati zamanlama açısından iyi geldi)

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan Balkan devletlerinden biri Makedonya. Nüfusu 2 milyon ve başkenti 700 bin nüfusa sahip olan Üsküp. Nüfusunun 30%’sini Türkler oluşturduğu için, başkent Üsküp’te pek de yabancı bir yerde olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Şehirde, öğrendiğim kadarıyla Türkler ve Makedonlar, aralarında bir problem olmadan yaşıyorlarmış. Ancak şunu belirtmem gerekir ki, Türkler ve Makedonlar farklı semtlerde yaşıyorlar. Türkler’in yaşadığı kısımda, Osmanlı dönemini andıran caddeleri bulmak, çarşı olarak nitelendirebileceğimiz bu caddede alışveriş yapmak mümkün.. Kuyumcu, restaurant ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar bu çarşıda yer alıyor..

Üsküp Belediyesi ile yapacağım bir toplantı nedeniyle tercümanlığımı orada yaşayan bir Türk yapacaktı. Bu kişi beni havalimanından aldıktan sonra, otele yerleştim ve sonrasında da kendisiyle birlikte toplantı için Belediye’ye doğru gittik. Biraz zamanımız olduğunu söyleyerek, bana meşhur Balkan Köftesi ısmarlayabileceğini söyleyince, diyette olmama rağmen reddedemedim :) Açıkçası, köfteyi de, yanında gelen Şopska isimli salatayı da pek beğenmedim. Salatada domates ve salatalık var ve üzeri rendelenmiş peynir ile kaplı. Yazının altında bu salatanın resmini de bulabilirsiniz. Şahsi görüşüm, ki yemek konusunda zevkliyimdir, Türkiye’deki balkan köfteleri kesinlikle çok daha başarılı..

Şehrin ortasından Vardar nehri geçiyor. Vardar nehrinin üzerinden çeşitli köprüler geçiyor ancak en meşhuru “Taş Köprü – Stone Bridge”olarak isimlendirilen köprü. Araç trafiğine kapalı olan bu köprü, şehrin meydanını nehrin diğer yakasıyla birleştiriyor. Ben gittiğimde ismini hemen yanında bulunduğu bu köprüden alan Stone Bridge isimli otelde kaldım. Akşam geç saate kadar maillere cevap verdikten, ve hazırlamam gereken bir sözleşmeye son halini verdikten sonra otelin en üst katında bulunan restaurantta birşeyler atıştırmak üzere odamdan ayrıldığımda, yukarıda Lig TV’den canlı olarak Fenerbahçe’min maçını izleyebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu güzel sürprizin ve Fenerbahçe’min Bursaspor galibiyetinin ardından, yürüyüş yapmak üzere otelden yarım saatliğine ayrıldım. Ve köprünün üzerinden yürüyerek, karşıda bulunan şehir meydanında biraz gezindim. Tam köprünün üzerindeyken, aklıma Raskolnikov geldi. St. Petersburg’da da buna benzer onlarca köprü vardı ve Raksolnikov işlemiş olduğu cinayetin ardından buna benzer bir köprüde vicdan muhasebesi yapıyordu. Şükürler olsun ki ben sadece yediğim yemekten sonra yürüyüş yapmak istediğim için o köprüdeydim :)

Çok uzun süre kalmadığım için yazabileceklerim de sınırlı. Ama eğer benden doğruyu söylememi istiyorsanız, ben pek sevemedim Makedonya’yı. Hele de o bayrağın rengi ne öyle? :) Ben en iyisi 10 gün önceki Moskova seyahatimle ilgili notları yazayım bir sonraki yazımda. Daha eğlenceli olacağından eminim :)

 

Kitap

Tom Braks

Bugün Tom Braks’tan bahsetmek istiyorum. Çocukken halam İstanbul’dan geldiğinde, Sedat Abi’min okuduğu onlarca çizgi romanı da beraberinde benim okumam için getirirdi. Sanırım hayal gücümün bu denli geniş olmasını, o yaşta okuduğum çizgi romanlara borçluyum. Zagor, Kaptan Swing, Tommiks ve elbette Tom Braks. Tom Braks vahşi batının en hızlı kılık değiştiren kahramanıydı. Yanında ondan hiç ayrılmayan iki dostu, köfteci TonTon ve asil Baron, ile birlikte kötülerin baş düşmanı, iyilerin yardımsever kahramanıydı hep. Diğer kahramanlar da elbette hep iyilerin yanındaydı, ama Tom Braks’ı oldum olası daha çok sevdim hep.

Ben çocukken, diğer pek çok çizgi roman gibi Tay Yayınları yayınlardı Tom Braks’ı da. Son 15 yıldır hiçbir yerde yeni çizimlerini bulamamıştım. Ancak Tom Braks sevenler için mükemmel bir haberim var.. Geçen ay gittiğim Kitap Fuarı’nda, Büyülü Rüzgar’ın standını ziyaret ettiğimde, Tom Braks’ın yeni sayılarını gördüm. İlk 7 sayısı hazırdı ve hemen satın aldım. Bundan sonra da düzenli olarak yeni sayıları almaya karar verdim.. Gelelim Tom Braks’ın hikayesine..

Çizeri esseGesse Teksas ve Tommiks’i çizmeyi bıraktıktan sonra bir anlamda esseGesse’yi de geride bırakmak istemiş ve yeni ismi SiSaG ile kendi yayınevlerini kurup yoluna bu şekilde devam etmişler. SiSaG yine muhteşem üçlünün isimlerinin baş harflerinden oluşuyordu. İlk ürünleri Alan Mistero, yani bizim bildiğimiz adıyla Tom Braks idi. 16 sayfalık, 24 fasikül halinde Tom Braks çizen esseGesse kısa sürede Alan Mistero’nun yayınına son verdi. O dönemde Fransızlar tarafından çok sevilen Tom Braks, bundan sonraki hayatını uzunca bir süre Ombrax adıyla sürdürdü. esseGesse İtalya’dan sonra Fransız Lug Yayınevi için 128 sayfa çizdi ve bıraktı. O arada üçlü ile çok çalışmak isteyen Sergio Bonelli, en etkili teklifini yaptı ve Kaptan Swing için esseGesse ile el sıkıştı.

Tom Braks İtalya’da yayınlanan 24 fasikülün ardından yayın hayatına Comandante Mark ve Collana Araldo adıyla yayınlanan Kaptan Swing maceralarının arkasında 32 sayfalık maceralar halinde devam etti. Türk okuru Tom Braks maceralarıyla ilk olarak 1969 yılında Tay yayınları aracılığıyla tanışmışlar. Tay Yayınları bu yeni kahraman için isim olarak Alan Mistero’dan çok, Fransızların Ombrax’ını uygun gördü ama bir farkla.. Başına “T” koyarak.. Tom Braks’ın fikir babası yıllar önce esseGesse’nin Tommiks’in içinde çizdiği, sürekli kılık değiştiren Binbirsurat olmuştur. Kızıl saçlı kahraman, iyi yürekli bir silahşördür. Kızılderili Mohawklar ile yaşar ve sadık dostları köfteci Tonton ve asil Baron ile kötü adamların korkulu rüyasıdır. Çantasındaki makyaj malzemeler ile her an her yerde kılık değiştirebilir.

Hozcomics Tom Braks’ı 1 Ocak 2010 ‘dan itibaren yeniden çizmeye başlamış. İki ayda bir yayınlanan bu çizgi romanı, Kadıköy’deki Büyülü Rüzgar Çizgi Roman Sahaf’ta bulabilirsiniz. İyi okumalar :)

Yeme-İçme

Sütlü Nuriye

Açıkçası tatlı ile aram pek yoktur, çok fazla canım istemez. İstediği zaman da, az bulunan iki tatlı istiyor hep: Güllaç ve Sütlü Nuriye.. Güllaç’ı Ramazan Ayı’nda bulmak elbette ki son derece kolay, ama ya geri kalan 336 gün? Sağolsun Emirgan Sütiş o konuda imdadıma yetişiyor. Yılın her günü Emirgan Sütiş’te güllaç bulmak mümkün. Onunla ilgili bir yazıyı ileride yazarım. Şimdi gelelim Sütlü Nuriye’ye :)

Ne kadar gerçek bilemiyorum ama Sütlü Nuriye’nin hikayesi 12 Eylül 1980 askeri darbesine uzanıyor. O dönem Kocaeli’nde bulunan sıkıyönetim komutanı, bir yemek tertip etmek istiyor. Tatlı olarak da baklava yapılmasını emrediyor ama o günün şartlarında, baklava yapabilmek için gerekli malzemeler hem çok pahalı hem de bulunması bir miktar zor. O dönem Kocaeli’nde yaşayan Nuriye isimli bir bayan, kendisine has bir şekilde baklavayı süt ile yapmaktadır ve komutan da bu kadının methini bir yerlerden duyar. Tertip edilen yemekte tatlı olarak sütlü nuriye yapmasını rica eder. Tatlı herkes tarafından son derece beğenilir ve zamanla da tüm ülke genelinde popüler hale gelir. Doğruluğunu kontrol etme şansım olmasa da, sütlü nuriye tatlısının patentinin Tatlı Güven isimli bir tatlıcıya ait olduğu bilgisi yer alıyor internette.

Peki en güzel Sütlü Nuriye nerede yenir?.. Benim için bu sorunun tek bir cevabı vardı, ta ki geçen hafta yaşadığım büyük tesadüfe dek..

Etiler’de evimin çok yakınında Venüs Pastanesi yer alıyor ve kendileri her gün sütlü nuriye yapıyorlar. Venüs Pastanesi’nin dondurmaları da ayrı bir yazı konusu olacak kadar iddialıdır. Yaz-kış pastenenin önüne park edip, nefis dondurmalar yiyebilirsiniz. Ama biz şimdi yeniden sütlü nuriyeye dönelim :)

Venüs Pastanesi belki en güzel sütlü nuriyeyi yapmıyor, ancak 365 gün yapıyor olmaları ve erişim kolaylığı nedeniyle benim için alternatifsizdi. Ancak geçen hafta yepyeni bir yer keşfettim. Beşiktaş Ihlamurdere Caddesi’nde yer alan Gaziantepli Kafadaroğulları Baklavacısı..! Bu keşif tamamen tesadüf eseri oluştu..

Beşiktaşta öğle saatlerinde iş arkadaşımla bir toplantıya gittim ve toplantı çıkışında da ona yemek ısmarladım. Yemeğin ardından da, “Hadi bugünlük diyeti biraz bozayım ve sana sütlü nuriye ısmarlayayım. Önce Etiler Venüs Pastanesi’ne uğrayıp, oradan ofise geçelim” dedim ve ardından da arabayı almak üzere Ihlamurdere Caddesi’ndeki, Kanbur’un Yeri olarak da bilinen otoparka doğru gittik. Otoparka tam gireceğimiz esnada, yanımızda bulunan 3-4 kişilik kız grubunun “Bak buranın sütlü nuriyeleri çok meşhur” sözleri kulağımda çınladı ve otoparkın girişinin yanında bulunan tatlıcıya gözüm takıldı.. Gaziantepli Kafadaroğulları Baklavacısı..! Baklava, lahmacun, pizza, hamburger, vb. popüler bir kelimeyi duymuş olsam hiç sorun değil de, “sütlü nuriye” yemeye giderken, “sütlü nuriye” kelimelerini duyan da sanırım şu dünyada bir ben varımdır..!

Elbette ki hemen daldık Kafadaroğulları’nın içerisine. Ufak tefek bir dükkan, beyaz önlüklü göbekli tatlı bir usta, ve direk göze çarpan tepsi tepsi sütlü nuriye.. Mekan kadar, servis de enteresandı. Metal tabağın üzerine kağıt koyuyor, ve kağıdın üzerine de tatlıları koyarak servisi yapıyordu tonton amca. Ve o an..! Sütün o yumuşacık ve hafif hamurla birlikte damağımızda bıraktığı o tat..! Awesome diyorum, başka da birşey demiyorum..!

Herkese tavsiye ederim.. Üstelik sütlü nuriyenin kalorisi de çok korkutucu değil.. Baklavanın kalorisi 100 gram için 690 kcal iken, sütlü nuriyenin kalorisi sadece 410 kcal.. Tabi çok abartmadan yemek lazım :)))

Bu yazıya yorum yapan ilk üç kişiye Kafadaroğulları’nda sütlü nuriye ısmarlayacağım :) Herkese afiyet olsun..!

Kitap

Açlık Oyunları – Suzanne Collins

Yaklaşık 1 – 1.5 ay önce okumuştum Açlık Oyunları serisinin, yine kendisiyle aynı isimde olan ilk kitabı Açlık Oyunları’nı. Suzanne Collins’in 3 kitaplık bir bilim kurgu serisi olarak kaleme aldığı serinin bu ilk kitabını okumak benim için çok farklı ve çok keyifliydi. Farklıydı çünkü şimdiye kadar bu tarz kurgulanan bir roman okumamıştım. Keyifliydi, sonu en azından kötünün iyisiyle bitmişti. Uzun uzadıya konuyu detaylandırıp da, henüz okumamış olanların merakını kaçırmaya niyetim yok. Ama bazı şeyleri dile getirmezsem de bu yazının bir anlamı kalmamış olacak.

Açıkçası George Orwell ‘in 1984 isimli kitabını aklıma getirdi Açlık Oyunları. Hikayenin başrolünde Katniss Everdeen isminde 16 yaşında, annesi ve küçük kız kardeşi ile yaşayan bir kız var. Kuzey Amerika’da başkenti Capitol olan, 12 bölgeden müteşekkil bir devlet bulunuyor. Burada yaşayan halk ise Panem ulusu olarak biliniyor. Her yıl 12 bölgeden 1′er kız ve 1′er erkek çocuğun katılımı ile, toplam 24 çocuk Açlık Oyunları ismi verilen bir yarışmaya katılmak zorundalar. O yıl düzenlenen seçmelerde, Katniss’in kendisinden 4 yaş küçük olan kız kardeşi seçiliyor. Ancak Katniss bir an bile düşünmeden, kendisini öne atıyor ve kız kardeşi yerine kendisinin yarışmaya katılmasını sağlıyor. Yani bir bakıma, kendisini kız kardeşi için feda ediyor.. Bu yarışmada tek bir kural var. Çocuklar birbirlerini öldürecekler ve 24 çocuktan sadece birinin hayatta kalması, yani Açlık Oyunları’nı kazanması mümkün.

Bu kitabı okumaya yanılmıyorsam, Moskova’ya bir toplantıya gittiğim esnada, uçakta başlamış ve Moskova’da bitirmiştim. Geçen ay Nijerya’ya giderken uçakta Ateşi Yakalamak’ı yarılamış, Lagos’taki ilk iki akşamımda ise kalan yarısını da bitirmiştim. Serinin son kitabı ise Alaycı Kuş. Ne yazık ki e-kitap formatında bulamadım. Serinin ilk iki kitabı Açlık Oyunları ve Ateşi Yakalamak, e-kitap formatında Kindle’ımda yer alıyordu. Ancak bu sefer Alaycı Kuş’u basılı kitaptan okumak zorunda kalacağım ne yazık ki :) (Bu arada önemle belirtmek isterim ki, e-kitap olarak okuduğum tüm kitapların basılı kopyalarını da yazarların emeklerine saygısızlık etmemek adına satın alıyor ve kütüphaneme ekliyorum)

Yarın yine bir toplantı nedeniyle Moskova’ya gideceğim. Şu an okumakta olduğum Walter Isaacsson’un yazmış olduğu Steve Jobs ile ilgili biyografiyi yarın akşama kadar bitirebilirsem, her ne kadar seyahatlerde Kindle okumayı tercih etsem de, yanımda Alaycı Kuş’u götürmeyi ve onu orada bitirmeyi planlıyorum.

İlk fırsatta, serinin ikinci kitabı olan Ateşi Yakalamak ile ilgili bir yazı yazıp, sizlerle yine paylaşacağım.

Bence Suzanne Collins’i okumalısınız..

 

Düşünce Hayat

Pamukova Hızlandırılmış Tren Kazası

28-30 Kasım tarihleri arasında düzenlenen 2011 Türkiye’nin Ulaşım Altyapısı Kongresi’nde demiryolu konusunda bir konuşma yapmam konusunda bundan bir kaç ay önce teklif almıştım. Teklif, bu ve bir çok zirvenin organizatörü olan Amerika merkezli IQPC’nin Duabi Ofisi’nden geldi. Demiryolu konusundaki tecrübelerim ve akademik çalışmalarım nedeniyle bu teklifi almam beni çok mutlu etmişti.

30 Kasım günü çok keyifli bir ortamda verimli bir çalıştay gerçekleştirdik ve burada yaptığım konuşmanın ardından, lisans eğitimim sırasında çok sevdiğim, hatta bir dönem milletvekilliği de yapmış olan hocam Prof. Dr. Mustafa Ilıcalı’dan bir teklif aldım.. Şu an ulaştırma kürsüsünün başında olduğu üniversitedeki doktora ve yüksek lisans programında demiryolu ders vermem konusunda aldığım bu teklif, duymuş olduğum keyfi kat be kat artırdı. (Bu kadar reklamın ardından konuya girebilirim artık:)

Zirvenin ikinci gününde, yine çok kıymet verdiğim Doç.Dr. İsmail Şahin çok yerinde eleştirilerini de içeren güzel bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın ardından Eskişehir Tramvay İşletmeleri Genel Müdürü söz aldı. “Sizler öğretim görevlileri bizleri hep eleştiriyorsunuz. Peki üniversiteler olarak, bu saydığınız konulara dikkat çekmek için bir çaba sarfediyor musunuz? Ben hiç bir zaman bu tip bir çabaya rastlamadım..” dedi. Ve dayanamayıp söz aldım..

“Rahmetli Aydın Hoca bütün televizyonlarda yayınlanan demecinde, “O trene binmeyin, sevdiklerinizi bindirmeyin.. O tren kısa bir süre içerisinde raydan çıkacak. Altyapısı hazır olmadan, hızlandırılmış tren adıyla hizmete açılması çok riskli.” şeklinde açıklama yapmıştı. 16 gün sonrasında ise kaza gerçekleşti. Bakın üniversiteler sizleri uyarmış, çaba sarfetmiş. Peki bürokratlar olarak sizler ne yaptınız? O kazada 36 kişi öldü, bence dili tutuk olan üniversiteler değil, kulakları tıkalı olan sizlersiniz..!” şeklinde tepkimi açıkça belirttim. Nedense en ufak bir cevap dahi gelemedi..

Hatırlıyor musunuz o kazayı? Uzun uzadıya anlatmama gerek yok, nasıl olsa balık hafızalarımızdan bir anda bu yazının etkisi de silinecektir.. Kısaca, 22 Temmuz 2004 yılında, Sakarya’nın Pamukova ilçesinde, altyapısı hazır olmamasına rağmen politik bir şov aracı haline getirilen Yakup Kadri Karaosmanoğlu treni raydan çıkarak, 36 kişinin ölümüne sebep oldu. Bu tabi işin ağdalı Türkçe’si.. Kabahatli olan o sistemi şov uğruna hizmeye açanlar değil, trenin kendisi çünkü. Ölümlere sebep olan o.. Nasıl bir algımız var, haykırırcasına nasıl da haklı çıkartıyoruz rahmetli Aziz Nesin’i.. Bravo bizlere..

Aşağıda noktasına virgülüne dokunmadan, kazanın ertesi günü o zamanlar hala objektif haberler yapabilen Sabah gazetesinde çıkmış bir haberi yayınlıyorum:

Acım çok büyük

Faciadan sonra sorularımızı yanıtlarken ağlayan Prof. Erel, “Haklı çıkmak istemezdim, yaşadığım acının tarifi yok. Bilime saygı duyalım” dedi Prof. Aydın Erel, hızlı tren sefere başladığı zaman “Bu raylar, bu treni taşımaz. Hızlı treni durdurun” diye uyardı. Ancak dinleyen olmadı.

Hızlı trende dün gece yaşanan faciayı o daha önceden biliyor. O, ulaştırma alanında uzmanlaşmış YıldızTeknik Üniversitesi profesörlerinden Aydın Erel. Prof. Erel’e dün gece faciayı sormak için telefon açtığımızda ağlıyordu. Telefonda, “İnsanlar bilime saygı duysunlar. Şu an üzüntümün tarifi yok. Hayatımda böyle bir acı yaşamadım” derken, ölü sayısı her dakika artıyordu. Prof. Erel’in son sözleri, “Telefonu kapatmalıyım. Ben olay yerine gitmek isterim. Ama beni çağıracaklarını yaptığım uyarılardan sonra hiç sanmıyorum” oldu. Profesör Aydın Erel, 10 Temmuz’da hızlı trenin güvenli olmadığını açıkladı ve trenin seferden kaldırılmasını istedi. Prof. Erel, daha sonra Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da katıldığı 10′uncu Ulaştırma Araştırma Konferansı’na katıldı ve orada da uyarıda bulundu. Prof. Erel, “Ulaştırma Bakanlığı’nın gerekli teknik yeterlilik sağlanana kadar hızlı treni seferden kaldırmasını istirham etti. “Hızlandırılmış trene binmem, sevdiklerimin binmesine de izin vermem” diyen Prof. Erel, “Ana yurdun dört baştan demirağlarla örülmesinden bu yana alt yapı çalışması yapılmadığını” söyledi.

BAKAN’DAN RİCA ETTİ
Prof. Erel, konferansta demiryollarının alt yapısının hızlandırılmış trenlere uygun olmadığına dikkat çekerek şunları anlattı: “Hız yüzünden, raylar bozulacak ve hızlı trenler masraf çıkaracak. Rayların doğrultusu ve hat genişliği bozulacak, yol eğrileşecek, tren yolunda çökme olacak. Önlemler acilen alınmazsa, trenin yoldan çıkması şeklinde kazalar olacaktır. Böyle bir durumu olan trene asla binmem.” Konferans sonunda Ulaştırma Bakanı Yıldırım, konu hakkında Bakanlık yetkililerinin Prof. Dr. Aydın Erel ile irbata geçeceğini ve gerekli tedbirlerin alınacağını söyledi. Ancak Erel’i ne arayan, ne de kapısını çalan oldu.

NELER ÖNERDİ?
Prof. Dr. Erel, hızlandırılmış tren seferlerinin durdurulmasını isterken, Ulaştırma Bakanlığı’na önerilerini ise şöyle sıraladı:
* Demiryolu hatlarımız ve bu hatlarda kullanılan lokomotif ve vagonlar acil kontrol edilsin. Uygun olmayan lokomotif ve vagonlar, bu raylarda kullanılmasın, kullanılacak taşıtlar ise sürekli denetim ve kontrol altında tutulsun.
* Yol trafiğe kapanmadan ”alt yapı iyileştirmesi” mümkün olmadığından, altyapının olumsuzlukları üstyapıda uygulanacak çözümlerle azaltılsın.
* Uygun olmayan yol elemanları değiştirilsin, yolun geometrik ve fiziksel kalitesi yükseltilsin.

Haberin linki: http://arsiv.sabah.com.tr/2004/07/23/gun107.html

Diyecek hiç bir şey yok.. Kişisel olarak Eskişehir Tramvay İşletmeleri Genel Müdürü’nü hedef almıyorum. Ben zihniyeti hedef alıyorum. Utanması gerekirken, bir de yağ gibi üste çıkmaya çalışan zihniyet.. Bugünlerde çok sık rastlar olduk. Özellikle de 2002 ve sonrasında.. Neden acaba?..

Işıklar içinde yat Aydın Hoca’m..


Hit Counter provided by Best Seo Packages