Monthly Archives: August 2011

Kitap

Kayıp Mesih Sabetay Sevi’nin İzini Sürerken – John Freely

John Freely’nin yazmış olduğu bu kitabı, Akmerkez Remzi Kitabevi’nde dolaşırken kapağının ilgimi çekmesi sonucunda satın aldım ve okudum. Sabetay Sevi, Sabetayistler, vs. gibi ifadelere son yıllarda çok sık rastlıyoruz. Özellikle Soner Yalçın’ın yazmış olduğu, “Efendi – Beyaz Türkler’in Büyük Sırrı” isimli kitabın yayınlanmasının ardından Türkiye’de bu konuda herkes bilgi sahibi olduğunu düşündü ve olur olmadık her konuda bu ifadelere başvurdu. Tıpkı başka bilinmeyen ama iyi bilindiği iddia edilen kurumlara yöneltilen saçma sapan yakıştırmalar ve hatta suçlamalar gibi.

Kitapta mesih olduğunu iddia eden Sabetay Sevi’nin yaşamının bir kesiti yer alıyor. Tabi ki bizleri ilgilendiren, yani kendisini mesih olarak ilan ettiği dönem yoğun olarak aktarılıyor. Kitabın son bölümlerinde ise Sabetay Sevi’nin ölümü, nerede öldüğü konusundaki farklı görüşler, vb. konulardan bahsediliyor.

Açıkçası, Sabetay Sevi’nin inanırlarını rencide etmek gibi bir düşüncem asla olamaz ancak nacizane düşüncem, John Freely’nin de objektiviteden uzaklaşmamak pahasına çok açık bir şekilde ifade etmekten çekinmesine rağmen kitabında yoğun bir şekilde hissettirdiği gibi, bence de Sabetay Sevi’nin mesih olmak bir yana, aklı selim bir kişi olmasına dahi pek ihtimal veremiyorum. Umarım yanılmıyorumdur, yoksa öbür dünyada cayır cayır yanarız :)))

Kapağın ilgimi çekmesinin nedenine gelirsek, uzun zamandır bu konuda bilgim olmadığını düşünmem ve bu konuda objektif bir eser bulma konusundaki inançsızlığımdı diyebilirim. John Freely ismini daha önce duymamıştım ancak yabancı bir yazarın bu konudaki araştırmasının daha objektif olabileceğini düşünerek kitabı satın almıştım. Eve geldiğimde ilk iş olarak kitabı okumak yerine, kitabın yazarının biraz araştırmaya koyuldum.. Kimdi bu John Freely?

 

John Freely 1926 İrlanda’lı bir ailenin oğlu olarak New York’ta doğuyor ve 17 yaşında henüz lise öğrencisiyken eğitimini yarıda bırakarak İkinci Dünya Savaşı’na katılıyor. Savaştan döndüğünde Roosevelt yönetimi, savaşa katılanlara lise mezunu olmasalar dahi üniversite bursu verileceğini söylüyor ve bu şekilde Freely üniversitede fizik okuyor. 1960 yılında New York Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamasının ardından Türkiye’ye gelerek önce Robert Kolej’de fizik öğretmeni olarak çalışıyor. 16 yılın sonunda 1976 yılında Türkiye’den ayrılıyor. Daha sonrasında Türkiye’yi özlemiş olsa gerek, 1988 yılında Koç Lisesi’nde çalışmaya başlıyor. Arada iki yıl süren bir Venedik macerasının ardından 1993 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışmaya başlıyor. Kendisi fizik profesörü olmasına karşın Boğaziçi Üniversitesi’nde bilim tarihi dersi vermiş ve bunun yanında özellikle İstanbul ve Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili onlarca kitap yazmış.

John Freely’e kendimi yakın hissetmemis sebebi sanırım kızı Maureen Freely.. Mauren Freely, Orhan Pamuk sevenleri için çok da yabancı bir isim değil.. Orhan Pamuk’un romanlarının İngilizce çevirmenliğini yapan kişinin ta kendisi..! :)

John Freely’nin 2 gün önce Akmerkez Remzi Kitabevi’nde dolaşırken yeni bir kitabıyla karşılaştım. “Osmanlı Sarayı: Bir Hanedanlığın Öyküsü”. Okumayı planladığım sıradaki kitaplardan birisi bu kitap oldu.. Bitirdiğimde onunla ilgili de birşeyler mutlaka yazarım..

Yazarın hayat hikayesini de öğrendiğim ve burada yazmama vesile olan Miraç Zeynep Özkartal’ın John Freely ile Milliyet Blog adına yapmış olduğu söyleşiye buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Kitap

Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi – Cihangir Gener

Açıkçası Cihangir Gener ismini daha önce hiç duymamıştım. Bunu kendime bir mahcubiyet olarak addediyorum ve yazdığını öğrendiğim yeni kitabını yayınlamasını da sabırsızlıkla bekliyorum.

Gelelim Sevgili Cihangir Gener’in Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi isimli kitaba..

Kitabı alternatif bir tarih kitabı olarak nitelersek sanırım pek de yanlış bir nitelemede bulunmuş olmayız. Kitap pek de iyi bilinmeyen Mu ve Atlantis batık uygarlıklarını anlatarak başlıyor ve tektanrı inancının kökenlerini, ilk tektanrı inanırlarının kimler olduğunu irdeliyor. Tufan öncesi bu uygarlıkların Mısır ve Mezopotamya’ya aktardıkları, oradan Yunan uygarlığı ve Yahudilik üzerinden Hristiyanlık ve İslamiyet’e aktarılan, gizli kalmış pek çok felsefi görüş ve dini uygulamalar ele alınıyor.

Kitapta aşağıdaki gibi bir kronolojik sıralama ile ezoterik doktrinlerin tarihi anlatılıyor. Tüm devirler, birbirleriyle mantık çerçevesinde ilişkilendirilmiş ve bu yüzden de kitap son derece akıcı bir şekilde okunabiliyor.

  • Mu Uygarlığı ve Naacaller
  • Atlantis ve Osiris
  • Maya ve Uygur Kolonileri
  • Mısır ve Hermes Okulu
  • Musa ve Yahudi Ezoterizmi
  • Antik Yunan Ezoterizmi: Orfeus-Pisagor-Platon
  • Farklı Bir İnisiye: İsa
  • İslamiyet ve Batıniler
  • Mutasavvıflar, Aleviler, Bektaşiler
  • Yesevilik
  • Bektaşilik
  • Ahilik
  • Mevlana
  • Yunus Emre
  • Batı Dünyası ve Ezoterizm
  • Templierler
  • Sion
  • Rose Croix
  • Ezoterizmin Zaferi: Hümanizm ve Rönesans
  • Masonluk ve Ezoterizm

 

Bu kitapta dikkatimi çekenleri de aşağıya yazıyorum:

Aşağıdaki iki ayrı tarihi kaynak birbirine çok benzer bir hikayeyi anlatıyor. Hatta daha da enteresanı, bu hikayenin geçmiş bir tarihte gerçekleşmesi çok güç geliyor kulağa. Biz bu sahneleri Nagazaki ve Hiroşima’da gördük.. Acaba bundan binlerce yıl önce var olduğu her efsanede anlatılan Mu Kıtası ve Atlantis’in yok olmasında atom bombasına benzer bir güç mü sebep oldu?

Günümüzden 3 bin yıl önce Hindistan’da yazılmış Mahabharata’da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: “Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden, her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda, sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Her yer yeniden aydınlandığında, koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı..”

Hint Samsaptakadha yazıtlarında da, göksel kuvvetlerle yol alan uçaklardan ve patlama kuvveti on bin güneşe denk bir silahtan bahsedilmektedir. Sanskritçe yazılmış Mausola Purva’da, tüm bir kavimi kül eden bir demir yıldırımdan bahsedilmektedir. Sağ kalan çok az insanın saçları ve tırnakları dökülmüş, cesetler tanınmayacak ölçüde yanmış, kuşlar bembeyaz kesilmiş ve yiyecekler yenmez olmuştur.

 

Ve yine kitaptan çok güzel bir şiir:

“Hayatın başlangıcı değildir doğum,

Ölüm bir yok oluş değildir..

Ölüm, çözülmesidir,

Yıpranmış bir bedenin..”

 

Bir şiir de Goethe’den:

“Gönlünü ne kadar büyük olursa olsun,

O görünmez nesneyle doldur.

Ona istediğin adı ver;

Mutluluk, Sevgi, Gönül, Tanrı..

İsim, gürültüden başka bir şey değildir.

Göklerin ihtişamını bizden gizleyen, bir sistir..”

 

İlgimi çeken bir başka konu ise Hz. İsa’nın ölmeden önceki son sözleriydi.. Çoğu kaynakta Hz. İsa’nın çarmıhta ölmeden önce son olarak “Eli, eli lama sabachtani” dediği belirtiliyor. Anlamı “Allah’ım, Allah’ım beni niçin bıraktın” olarak çevriliyor. Oysa Churchward ismindeki bir araştırmacı, Hz. İsa’nın yaşamının bir bölümünde Tibet’te bulunduğu, orada almış olduğu eğitimin yanında Naacal dilini de öğrendiğini belirtiyor. Ve aslında ölmeden önce son sözleri olarak da Naacal dilinde “Hele, hele lamat zabac ta ni” dediğini belirtiyor. Anlamı “Tükeniyorum, tükeniyorum, yüzümü karanlıklar kaplıyor” olarak çevriliyor. Açıkçası kitapta Hz. İsa’nın gerek ölmeden önceki yalantısıyla ilgili, gerekse de çarmıha gerilmesinin ardından aslında ölmediği tezinden hareketle, çarmıha gerilmesinin ardından yaşadığı varsayılan hayatıyla ilgili bir takım iddialar/görüşler mevcut. Saygı duyuyor ve son derece enteresan bulduğumu belirtmek istiyorum. Doğru ya da yanlış, karar okuyan herkesin kendi fikri ve inanışı olacak.

 

Kitapta daha çok sayıda ilginç bilgiler var. Konuyu ilgi çekici bulan herkesin zevkle okuyacağını düşündüğüm bir kitap ve bu yüzden de rahatlıkla tavsiye edebilirim..

Hayat Kitap

Okuduğum İlk Kitap

Okumayı 3-4 yaşlarımda öğrenmiştim. Neden ve nasıl öğrendiğim konusunda da pek bir fikrim yok.. Evde sanırım bir miktar yardımcı oldular. İlkokula da 6 yaşımda, 2. sınıftan başlayarak eğitim hayatıma hızlı bir giriş yaptıysam da, arap atının ters istikametinde ben bir erken açılıp yavaşlayanlardanım sanırım. Gerçi sonlara doğru şükürler olsun ki tekrar bir hızlanma sürecine girdik :)

Cumartesi akşamı bir arkadaşımla sohbet ederken bir anda aklıma “Paydos” geldi.. Cevat Fehmi Başkut’un, çok keyifli bir tiyatro eseridir Paydos. Sırtında kalın harflerle PAYDOS yazılı, mavi ciltli bir kitap olarak hatırlıyorum. 1948 yılında yazılmış, 3 perdelik bir oyun. Başrolde İlkokul Öğretmeni Murtaza var. İkinci dünya savaşı nedeniyle meydana gelen sosyal ve ekonomik sıkıntılardan dolayı oluşan ahlak değerlerindeki çatışma, bu eserde aktarılıyor. Okuduğumda sanırım 5 ya da 6 yaşımdaydım. O yaştaki bir çocuğun okuması, O’na ne kazandırır, ve O’nda neler hissettirir konusuna pek girmeyeceğim.

Kitapla ilgili hatırladıklarım ne yazık ki bunlar. Bir de, kitabın sonunda öğretmen bir konuşma yapıyor ve öğrencilerine “Ders bitti, PAYDOS” diyerek kitap sona eriyordu.

Dün Baba’mla sohbet ederken O’na kitabı hatırlayıp hatırlamadığını sordum. “Evet hatırlıyorum, evde vardı” dedi. “Bir ilkokul öğretmeni vardı sanırım, hatta sonunda da dersi Paydos diyerek bitiriyordu” dedi.

Vay be.. Aradan neredeyse 25 yıl geçmiş. Ve ikimizin aklında da aynı final kalmış. Bakış açılarımız mı aynı, yoksa yazar mı çok iyi bir final yazmış, yoruma açık..

 

Düşünce

Pisagor İnisiyasyonu – Sınavlar

Pisagor inisiyasyonu, Pisagor’un Güney İtalya’daki bir Dor site-devlet’i olan Croton’da uyguladığı inisiyasyon biçimidir.

Sınavlardan bazıları:
Pisagor inisiyasyonunda adayların geçirdiği sınavlar, ölümle sonuçlanabilen Mısır inisiyasyonundakilere kıyasla daha yumuşatılmış sınavlar olarak bilinirler. Bu sınavlardan ilki içinde hayaletlerin dolaştığına inanılan bir mağarada geceyi tek başına geçirmekti. Sınavı rededdenler veya mağaradan sabahı beklemeden kaçanlar, kapı dışarı edilir ve ikinci sınava alınmazlardı. Sonraki sınav sembol çözme sınavı olarak bilinir. Aday yarım günlüğüne tek başına bir odaya kapatılır, kendisinden söylenen sembolün ne anlama geldiğini çözmesi istenirdi (örneğin üçgenli daire). Daha sonra adayı “tahriklere rağmen kendine hakim olabilme” sınavı beklerdi. Bu sınavda, çömezler, kendilerine de daha evvel yapılmış olduğu gibi, kasıtlı olarak, adayı kızdırmaya, onunla alay etmeye, gururunu kırıcı sözlerle onu küçük düşürmeye çalışırlardı.

İlk aşama:
Sınavları başarıyla geçenler, inisiyatik eğitimin birkaç yıl süren ilk aşamasına kabul edilirlerdi. Bu ilk aşamada inisiye adayları yalnızca dinlemek zorundaydılar; öğretmenlerine itiraz hakları olmadığı gibi, öğrettikleri hakkında öğretmenleriyle tartışmaya girme hakları da yoktu. Aldıkları bilgileri aynen kabullenip, bu bilgiler üzerinde tefekkür (uzun uzun düşünme, derin düşünme) yapmalıydılar. Bu ilk aşamanın çömezlerine bu yüzden “dinleyenler” adı verilmiş ve bu ilke, parmağını “sus!” anlamında ağzına götürmüş “sükut müzü” heykeliyle simgelenmiştir. Bu ilk aşamadaki yöntemler, adayda “sezgi kapısı”nı aralamaya yönelik yöntemlerdi. Kendilerinden ikişerli grup oluşturmaları istendiklerinden her çömez kendisine bir arkadaş bulmak zorundaydı. Verilen bilgileri başkalarına açıklayıp açıklamadıklarının sıkı bir şekilde kontrol edildiği bu aşamadaki çömezlere derin bilgiler pek fazla verilmemekle birlikte, evrensel yasalar, imajinasyon denetlemesi, nefis denetlemesi ve psişik yetenekler hakkındaki temel teorik bilgiler kısmen verilirdi. Kimileri bu aşamadakileri “dış halka” olarak nitelendirir.

İkinci aşama:
Çömezler (novice) “altın gün”ü geçirdiklerinden sonra ikinci aşamaya geçtiklerinde nomoteth veya “matematikçi” unvanını alırlardı. Bu aşama hem teorik olarak öğrenilenlerin kısmen uygulandığı (adayın yüksek şuur hallerini, görünmez alemi deneyimlemesi) hem de daha derin bilgilerin alındığı aşamaydı. Bu aşamadaki adayların aldıklar bilgiler, genelde ruh, ruhsal gelişim, geometrik sembolizm, harflerin gizemi ve nümeroloji alanlarını kapsardı. Nomoteth’lere bu bilgilerin verildiği dairesel “Müzler tapınağı”nda her biri bir bilimi simgeleyen dokuz müz heykeli bulunurdu. Bu heykellerin ortasında ise, sol eliyle bir meşale tutup sağ eliyle göğü (ilahi ateş sembolizmi) gösteren ilahe Vesta’nın (Hestia) heykeli bulunurdu. Bu müzlerden üçü, astronomi ve astroloji müzü Uraniye, kehanet ve öte-alem biliminin müzü Polimniya ve sürekli olarak tekrar doğma ve doğum-ölüm biliminin müzü Melpomen olarak bilinir.

Üçüncü aşama:
Üçüncü aşamaya geçenlerin eğitimi Persephone heykelinin bulunduğu Seres tapınağının terasında geceleri yapılırdı. Bu son aşamada verilen ezoterik bilgiler kozmogoni, evrenin yapısı, insan ruhunun insanlık aşamasına gelinceye değin geçirdiği aşamalar, dünyanın geçmiş devreleri gibi konuları kapsardı.

Bu inisiyasyonda temizliğe çok önem verilirdi. İnisiye adayları erkeklerden ibaret değildi, onlara dışarıdakilerle (avam-ı beşer) değil, birbirleriyle evlenmeleri tavsiye edilirdi.

Düşünce

Pisagor – Croton Cumhuriyeti

Ne yazık ki internetten bu konuda çok sayıda kaynak bulmak mümkün değil. Ancak Pisagor’un Güney İtalya’daki bir Dor site-devlet’i olan Croton’da uyguladığı bir inisiyasyon biçimi olduğu bilinmektedir.
Klasik olacak ama, Wkipedia her zaman iyi bir kaynaktır, Croton Cumhuriyeti ile ilgili çok fazla bilgi olmasa da bir miktar Pisagor’un ezoterik yönünden bahsedilebilir..

Ezoterizm’de Pisagor büyük inisiyelerden biri olarak kabul edilir. Delphoi’te, Mısır’ın Teb ve Memphys kentlerinde ve Babil’de bulunmuş olan Pisagor inisiyatik eğitim aldıktan ve uzun gezilerinden sonra, Taranto Körfezi’nin uç noktasındaki bir Dor site-devlet’i olan Croton’da (Crotona) bir enstitü açarak kendi ezoterik ekolünü kurmuştur. İnisiyatik niteliğinin yanı sıra bilimler akademisi niteliği taşıyan bu enstitüde dinler ve manevi bilimlerin yanı sıra maddi bilimler (fizik, matematik, siyaset bilimi vs.) de öğretilmekteydi. Pisagor bu bilimlere “insan bilgisinin tümünü kuşatan” anlamında “matemata”lar adını vermişti ki, bilindiği gibi, matematik sözcüğü bu terimden doğmuştur.

Pisagor’a göre, tüm felsefe ve dinlerde hakikatin (verite) dağınık ışınları yer almaktaysa da, bu ışınların merkezi ezoterik doktrindi. Ayrıca hakikate ulaşmada öncelikle “sezgi” gerekliydi, gözlem ve muhakeme yeterli değildi.

Ve bir miktar da Pisagor inisiyasyonundan bahsetmeli.

Ayrıca bu konu ile daha detaylı bilgiler almak isteyen kişilere Cihangir Gener’in “Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi” isimli kitabını öneririm.

Düşünce

Altın Oran

Klasik olacak ama, Wkipedia her zaman iyi bir kaynaktır :)

Matematik ve sanatta, bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır.

Eski Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmıştır.

 

Bir doğru parçasının (AB) Altın Oran’a uygun biçimde iki parçaya bölünmesi gerektiğinde, bu doğru öyle bir noktadan (C) bölünmelidir ki; küçük parçanın (AC) büyük parçaya (CB) oranı, büyük parçanın (CB) bütün doğruya (AB) oranına eşit olsun.

Altın Oran, pi (π) gibi irrasyonel bir sayıdır ve ondalık sistemde yazılışı; 1.618033988749894…’tür.

Bu oranı göstermek için, Parthenon’un mimarı ve bu oranı resmen kullandığı bilinen ilk kişi olan Phidias‘a ithafen, 1900’lerde Yunan alfabesindeki Phi harfini Amerika’lı matematikçi Mark Barr kullanmıştır. Aynı zamanda Yunan alfabesindekine karşılık gelen F harfi de, Fibonacci’nin ilk harfidir.

 Alternatif kaynak..


Hit Counter provided by Best Seo Packages