Monthly Archives: October 2011

Film Kitap Seyahat

Nijerya

Bir süredir blog’a hiçbir şey yazamadığım için içimde bir huzursuzluk var. İşler bu dönem çok yoğun ve geçen hafta Moskova’ya gitmem gerektiği için fırsat bulup da herhangi bir şey yazamadım Blog’a. Ancak bu süre zarfında, çok güzel bir iki kitap bitirdim ve yine çok güzel üç film izledim. Bunlarla ilgili yazıları, ilk boş vaktimde yazacak ve yayınlayacağım. Bu filmlerden birisi Salı akşamı sinemada Çağla ile birlikte izlediğim Üç Silahşörler (3D versiyonuydu ve inanılmaz keyifliydi). Diğer ikisi ise evde, yeni almış olduğum mkv playerda üstün bir görüntü kalitesi ile Ali Pusat’ın arşivini benimle paylaşmış olması sayesinde izlediğim The Greatest Game Ever Played ve The Red Violin. Kitaplar ise, Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi’nin ikinci kitabı olan On Üç Yıl Sonra ve Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisinin ilk kitabı olan Açlık Oyunları. Kitaplar da, filmler de çok güzeldi. Sakin bir zamanda ilgili yazıları yazacağım.

Mkv player ile ilgili de bir cümle yazmak istiyorum. Herkes WD (Western Digital) öneriyordu ancak tesadüf eseri Bimeks’te Philips’in bir modelini görüp aldım. Son derece memnunum Philips Mkv Player’dan. Üstelik WD’nin yarı fiyatına, 110 TL civarına Bimeks’te bulmak mümkün..

Gelelim başlığa ve resme.. Öyle sanıyorum ki, genellikle Rusya ve Ukrayna gibi güzel ülkelerde olmamı çekemeyen insanların nazarına geldim ve yarın sabahtan yaklaşık 1 hafta sürecek bir Afrika seyahatine gidiyorum.

İstikamet Nijerya..! İş açısından yoğun bir gündemim olacaksa da, bol bol not tutup, döndüğümde bu notları mutlaka Blog’da paylaşacağım. Ve elbette hem seyahat, hem de boş vakitlerimde Kindle’ım yanımda, biricik kurtarıcım olacak :)

Düşünce

Şehitler Ölür..

Acı ama gerçek.. Her ne kadar her defasında o meşhur millileşmiş sloganda yüzlerce ağızdan, şehitlerin ölmeyeceği, vatanın bölünmeyeceği haykırılsa da, şehitler ölür.. Onların süper kahramanlar olduklarını düşünenimiz yoktur sanırım içimizde. İzlediğimiz filmlerde bazen uçan, bazen kurşun işlemeyen, bazen de hep şansı yaver gidip ölüme asla teslim olmayan süper kahramanlar vardı elbette. Ama bu kahramanların gerçek hayatta olabileceklerine dair inancımız sanırım 10′lu yaşların başında yok olup, yerini daha gerçekçi inançlara bırakmış olsa gerek..

Yazılacak pek de bir şey yok aslında. Beynimizin içine sokmalıyız. Balık hafızalarımızdan arınmalıyız. Ve şunu bilmeliyiz ki, kurşun deler..! Can yanar..! Beden yıkılır..! Ömür biter..! Her ömür gibi..

Elbette savaşta insanlar, askerler ölecekler. Tıpkı trafik kazalarında olduğu gibi. Ama böyle pisi pisine gelmemeli ölüm. Ya da herkese eşit olmalı. Bazısı kulağının az duyduğunu söyleyip, askere gidemeyebiliyor. Bu kişinin vicdanı sızlamaz mı? Bazısı, babasının mevkisinden ötürü, sebebini bile söyleme tenezzülünü göstermeyip gitmeyebiliyor. Bugün sızlamış mıdır babasının yüreği? Hiç sanmıyorum.. Çok değil, 1 hafta önce acı gününde herkes onun için üzüldü, ondan nefret etse de. Birisinin “kral çıplak” demesi gerekiyor sanırım. Türkiye Cumhuriyeti hiç bir döneminde teröre bu kadar fazla kayıp vermedi. Ortada savaşacak asker bırakmadılar, saçmasapan sebepler göstererek aylardır, yıllardır hapislerde çürüyor o şerefli insanlar. F tipi’nden daha iyi korudukları kesin Atatürk’ün emaneti vatanı.. Artık bence birilerinin ses çıkarması gerekiyor..

Şehitler ne yazık ki ölür.. Ama sadece bizim aklımızın erdiği bu dünyada ölürler. Çok güzel bir söz vardır, “Hiçbir şey ölmez, her şey yaşar..” Ama nasıl? Onları hatırlayarak, uğruna canlarını verdikleri nedeni kutsal sayarak, bıraktıkları görevden kaçmak yerine tam tersine eksikliği gidererek yaşatabiliriz onların aziz hatıralarını.

Şehitlerin yaşaması bizim elimizde. Onları unutmayarak, intikamını sadece onu öldürenden değil, Somali’yi, Filistin’i, Hamas’ı, Hizbullah’ı onlardan daha çok önemseyen kişilerden de almak lazım her ne kadar intikam kelimesini ağızlarına dolasalar da.. O gün gelecek elbette..!

Ne yazık ki 24 can bugün aramızda değil.. Ölmelerine izin vermeyelim, hiç değilse bugünden sonra..

 

Şiir

Şalamar

İlhan İrem ile ilgili çok fazla ayrıntıya girmeden, sadece bir şarkısının sözlerini yazmak geldi içimden. İlhan İrem bence bu yazıya sığdırabileceğim birisi değil. Çok daha detaylı ve sadece ona özel bir yazıyı hakettiğini düşünüyorum ve bu yüzden de bir süre sonra onunla ilgili olarak bir yazı yazmayı planlıyorum..

Şalamar kelimesinin anlamı konusunda da ne yazık ki net bir bilgi vermem imkansız. Şalamar, kimine göre bir kuş türü, kimine göre mevlevilerin giysilerinin bir bölümü, kimine göre ise bambaşka bir şey. Esas anlam bazı yerlerde gizli, bunu biliyorum. Albümün kapağında, başka şiirlerde, kendimizde, bu şarkının sözlerinin içinde bir yerde.. Ama eminim ki şalamar kelimesinin en doğru anlamı sadece İlhan İrem’de.. Umarım ki bir gün sevecenleri bu konuda aydınlatır..

Bu arada dün gece bu şarkıyı aklıma getiren Ayça’ya da teşekkürler. Kendisi bu blog’un sıkı bir takipçisi olduğunu ifade etti dün akşam :)

Sağ taraftaki menüde, şu sıralar ne dinliyorum kısmında şarkıyı dinleyebilirsiniz..

Şalamar

Tırnaklarım ipeği çizdi beyaz,
Parmaklarımın arasından akıyordu..
Dansı sürüyordu büyücülerin.. titrek..
Ne yana kanatlansam o yana uçuyordu şalamar..

Saklandığı gecede gizli ayaz,
Saçlarının arasından esiyordu..
Zehir sızıyordu yalnızlığından.. soğuk..
Ne yana kanatlansam o yana uçuyordu şalamar..

Şalamar.. Şalamar..
Firardasın tersine..
Yine de eteklerin geçmiyor başına.. Şalamar..

Pencerelerine resim yapmış cüceler
Dünya diye seyrettiğin odanda.
Dokundular, fırladın yataklardan..
Basubadelmevt

Tersine akıttın nehirleri çığlık çığlığa,
Kuyularda yüzümüzü gördük,
Saçlarımızı aradık,
Gitar sololar..

Hayat Hikayesi Kitap Resim

Halil Cibran

Halil CibranHalil Cibran ile tanışmamı sağlayan, lise son sınıftayken Ayşe’nin satın alıp okumuş olması sayesinde evde bulduğum, Türkçe’ye Ermiş olarak çevrilmiş, The Prophet isimli kitabıydı. Kitap şu şekilde başlıyordu: “Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al-Mustafa, tam on iki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi. Ve on ikinci yılda, hasat ayı olan Ielool’un yedinci gününde, şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.”

Al-Mustafa gemi ile geri dönmeye karar veriyor ancak, kaldığı on iki yıl boyunca onu çok seven ve ona büyük saygı besleyen Orphales halkı onun gitmesini istemiyorlar. Ancak Al-Mustafa’nın geri dönmekteki kararlılığını farketmelerinin ardından, hiç değilse bu son gününde ondan daha fazlasını öğrenebilmek adına ona bazı konular hakkındaki görüşlerini soruyorlar. Bu konular aşk, evlilik, yasalar, özgürlük başta olmak üzere toplam 26 adet ve Al-Mustafa her bir konu hakkında bir şiir okuyor. Buraya tıklayarak, Al-Mustafa’nın, sevgi anlayışını okuyabilirsiniz..

Tekrar Halil Cibran’a dönecek olursak; geçtiğimiz yüzyılın gördüğü en büyük ressam, şair ve filozoflardan birisi olan Cibran, 1883 yılında Lübnan’da katolik bir ailede doğuyor. Babasının başı kumar borçları nedeniyle belaya giriyor ve hapse atılıyor. Bunun üzerine annesi yanına Halil, Sultana, Marianna ve Peter’i de alarak, erkek kardeşinin daha önceden göç ettiği ABD’ne gidip, Boston’a yerleşiyor. Eğitimine Boston’da devam eden Cibran, üniversite eğitimi için yeniden Lübnan’a, bu sefer Beyrut şehrine dönüyor. 1902 yılında üniversite eğitimini tamamlamasının ardından yeniden Boston’a dönüyor. Döüşünden 2 hafta önce kız kardeşi Sultana tüberküloz nedeniyle hayatını kaybediyor ve Halil Cibran için, ömrünün kalanında hayatına yön verecek olan hüzün dolu günler başlamış oluyor. Ertesi yıl erkek kardeşi Peter’i yine tüberkülozdan kaybederken, annesini ise kanserden kaybediyor. Henüz 20 yaşındadır ve hayatta sadece kız kardeşi Marianna kalmıştır. Bu dönemde Marianne hayatlarını idame ettirebilmeleri için bir terzide çalışmaya başlıyor. Cibran’ın hayatında en önemli rolü oynayan bayanlardan birisi de 1904 yılında açmış olduğu ilk sergisinde tanıştığı ve hayatı boyunca hep yakınlarında olacak olan Mary Elizabeth Haskell’dir.

1908 yılında Halil Cibran iki yıl sürecek olan bir sanat eğitimi nedeniyle Paris’e gidiyor. Burada, kalan ömründe en yakın dostu olarak göreceği Youssef Howayek ile tanışıyor ve 1910 yılında yeniden ABD’ne dönerek, 1918 yılına kadar çeşitli kitapların kapaklarında basılmak üzere resimler çiziyor ve Arapça denemeler yazıyor. 1918 yılında ilk kez İngilizce bir kitap yazıyor ve bu kitap The Madman ismiyle yayınlanıyor. Türkçe’ye Deli ismiyle çevrilmiş bu kitap, özellikle içerdiği kısa pasajlardaki anlamlar ile birçok kişi tarafından çeşitli filmlerde replik olarak kullanılmıştır ve hala Cibran’a saygısızlık etmek  pahasına kaynak verilmeden kullanılmaya da devam etmektedir. Bir zamanlar çok sevilen ve izlenen, başrolünde Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı Deli Yürek isimli mafya dizisindeki Kuşçu karakteri, binanın çatısında çayını demlerken, Kenan İmirzalıoğlu’na bilge bir üslupla hikayeler anlatırdı hatırlarsınız. Neredeyse tamamı Deli kitabından alınan hikayelerdi. Ne dizinin sonunda ekranda beliren yazılarda bununla ilgili bir not gördük, ne de hikayeleri bir miktar değiştirme çabası.. Düpedüz aynısını, tabirim uygun olursa, araklamışlardı!

Mistisizmle çok derinden ilgilenen Halil Cibran 1918 yılında The Madman ‘in yayınlanmasının ardından, The Forerunner (1920), The Prophet (1923), Sand and Foam (1926) başta olmak üzere bir çok kitap yayınlamıştır. Bu kitaplardan en çok bilineni, Türkçe’ye Ermiş olarak çevrilmiş olan, ve Türkçe’nin haricinde 40′ın üzerinde dile de çevrilmiş olan The Prophet’tir. Halil Cibran 1931 yılında siroz ve tüberküloz nedeniyle iflas etmiş vücudundan çıkan son nefes ile New York’ta öldüğünde henüz 48 yaşındaydı. Arkasında çok değerli kitaplar ve resimler bırakan bu büyük filozofun mezarı, kendi isteği üzerine bir yıl gecikmeyle de olsa Lübnan’ın Bsharri kentinde, kızkardeşi Marianna ve Mary Elizabeth Haskell tarafından satın alınıp, ardından da kendi adı verilen bir müzeye gömülmüştür. Dünyanın birçok yerinde adına anıtlar bulunmaktadır. Bsharris’teki mezarında hayattayken bırakmış olduğu vasiyet üzerine şu sözler yazılmıştır: “I am alive like you, and I am standing beside you. Close your eyes and look around, you will see me infront of you.”

Dinler arasında yaşanan problemler nedeniyle duymuş olduğu rahatsızlığın ardından ifade ettiği şu cümle de son derece anlamlıdır: “You are my brother and I love you. I love you when you prostrate yourself in mosque, and kneel in your church, and pray in your sinagogue. You and I are sons of one faith: the Spirit..”

Ve son olarak da yeni öğrendiğim bir bilgiyi daha yazmak istiyorum. The Beatles ‘ın 1968 yılında çıkarmış olduğu albümde yer alan Julia isimli şarkısında, Halil Cibran’ın Sand and Foam isimli kitabındaki şu sözler yer alıyor: “Half of what I say is meaningless, but I say it to so that the other half may reach you..” John Lennon’ın sözleri şarkıda kullanırken çok az değiştirmiş: “Half of what I say is meaningless, but I say it just to reach you..” O dönem inkar mı etti yoksa kabul etti mi bilemiyorum ama efsane John abimiz de sanırım Kuşçu gibi, Halil Cibran’dan bu sözleri araklamış :) Kral, yani Elvis abimiz hiç değilse hayranı olduğu Halil Cibran’ın yüzlerce kitabını satın alıp, çevresindekilere onu tanıtmak için hediye ediyordu. Ne diyelim, Kuşçu hariç hepsi şu an öbür dünyada ve eminim ki hesabı ödüyorlardır :)

Şiir

Bize sevgiden bahset..

Bazen insanlar birbirlerine sorarlar, “sevgi sence nedir? aşk nedir?” gibi soruları. Hepimizin hissettiği şeyler farklıdır,ve tabi bu sorulara verdiğimiz cevaplarımız da.. Ancak ne yazık ki çoğu zaman hissettiklerimizi, kelimelerle ifade ederken zorlanırız. İçimizdeki, kalbimizdeki o hissi bir türlü tam istediğimiz gibi aktaramayız.

Gelin Halil Cibran’ın Ermiş isimli kitabında, Al-Mustafa’nın Orphales kentinde yaşayan insanlara, Almitra’nın sorusu üzerine sevgiden bahsettiği bölümü okuyalım.. Elbette en güzel sevgiyi kalbinde hisseden kişinin Halil Cibran olduğunu iddia edecek değilim.. Sevgi’yi en güzel şekilde tanımlayan ve kelimelere döken kişinin Halil Cibran olduğu konusunda ise hiçbir şüphem yok..

———–

Bunun üzerine Almitra, “Bize sevgiden bahset…” dedi.

Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.

Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.

Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:

 

“Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,

Yolları sarp ve dik olsa da…

Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,

Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da…

Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,

Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,

Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de…

Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.

Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de…

 

En yükseklere uzanıp,

Güneşle titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,

Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,

Toprağa tutunmaya çalıştıklarında…

Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;

Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;

Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler…

Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;

Esnekleşene kadar yoğurur;

Ve Tanrı’nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,

Sizi kendi kutsal ateşine savurur…

Sevgi bütün bunları,

Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,

Ve bu biliş, Hayat’ın kalbinin bir cüzzünü yaratır…

Ancak korkunun kıskacında,

Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,

O zaman örtün çıplaklığınızı,

Ve sevginin harman yerine adım atın…

Adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,

Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,

Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil…

 

Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,

Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri…

Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;

Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle…

Sevdiğinizde, “Tanrı benim kalbimde,” yerine,

Şöyle deyin, “Ben kalbindeyim Tanrı’nın …”

Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,

Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,

Sizi değer bulduğunda…

 

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka…

Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,

Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun…

Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,

Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,

Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,

Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla…

Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,

Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak…

Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,

Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek…

 

Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,

Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla…”

———

 

Bir sonraki yazımda, bu büyülü şiiri yazan Halil Cibran’dan bahsedeceğim..

P.S. Halil Cibran ile ilgili yazım için tıklayınız..

Film

The Notebook

D&R siparişlerim arasında, kitapların yanı sıra birkaç filmin dvd’si de vardı. Bu filmlerden birisi de The Notebook idi. IMDB puanı şu an 7.9 olan, 2004 yılında çekilmiş bu film hakkında çok güzel yorumlar duymuş olmama rağmen bir türlü izleme şansım olmamıştı. Ta ki Pazartesi akşamına kadar..

Uzun zamandır izlediğim en iyi romantik film diyebilirim. Konusu biraz bizim Türk filmlerini andırıyor. Bir kasabada yaz tatili sırasında zengin kız ile fakir genç birbirlerine aşık oluyorlar. Ancak yazın sona ermesi ve kızın annesinin bu ilişkiyi tasvip etmemesi nedeniyle bu aşk sona eriyor. Aradan geçen zaman genç çifti yeniden bir araya getiriyor. Bu konu elbette klasik bir Türk filmini çağrıştırıyor. Fakat filmde hikayeyi yaşlı bir adam, alzheimer hastası yaşlı bir kadına anlatıyor. Kadın sürekli olarak hafızasını yitirdiği için, kocası onu bakımevinde bırakmayı kabul etmiyor ve onunla birlikte bu bakımevinde kalarak, ona her gün daha önce kadının yazmış olduğu defterden ilişkilerinin hikayesini okuyor..

Filmde beni en çok etkileyen şey, Noah’ın (Ryan Gosling) en yakın arkadaşının savaş sırasında ölmesi, Noah’ın Allie (Rachel McAdams) ile birlikte yüzlerce kuğunun arasından kayıkla geçiş sahnesi, ve tabii ki filmin sonunda da artık yaşlanmış olan Noah (James Garner) ve Allie’nin (Gena Rowlands) elele hayata gözlerini yummaları..

Sıcak ve güzel bir film izlemek isteyenlere rahatlıkla öneririm.. Ve umarım ki, ileride eşlerimiz yaşlandığında bu filmin çekildiği sırada 74 yaşında olan Gena Rowlands kadar güzel olabilirler :)


Hit Counter provided by Best Seo Packages