Yearly Archives: 2012

Hayat Hayat Hikayesi Kitap

Jasper Kent ile Söyleşi

Daha önce Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi Serisi ile ilgili blogda yazılar yazmıştım. Fantastik tarihi romanlar arasında gelmiş geçmiş en başarılı 6. eser seçilen bu kitabın yazarı ile tesadüfler sonucu başlayan iletişimimiz, bizi önce karşılıklı olarak e-mailleşmeye, ardından da yazarın İstanbul Kitap Fuarı’na konuk yazar olarak davet edilmesi sayesinde yüz yüze tanışmaya kadar getirdi. Bu yazımda bu hikayeden bahsedeyim istedim..

Yaklaşık 1 ay önce, Jasper Kent’in konuk olarak fuara katılacağını öğrendiğimde kendisiyle nihayet yüz yüze tanışabileceğimiz için çok sevinmiştim. Ancak hevesim hemen kursağımda kalmıştı. Çünkü Jasper’ın fuarda olacağı hafta sonu Aslı ile çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın düğünü için Ankara’da olmamız gerekiyordu. Sen yazarı o kadar takip et, kanka ol, adam Türkiye’ye gelsin ve senin o gün başka bir şehirde işin çıksın! Çelik Bilek olsa, “hay bin kunduz!!” derdi sanırım bu durumda. Ancak bu sefer durum farklı gelişti..

Jasper’a hemen durumu bildiren bir e-mail attım ve Türkiye’deki programı hakkında bilgi istedim. Kendisi geçen hafta Çarşamba akşamı Türkiye’ye geldi ve dün (Pazartesi) de İngiltere’ye geri döndü. Perşembe günü akşam, birlikte bir şeyler içmek üzere sözleştik ve o akşam Taksim’deki Rixos Hotel’in barında buluştuk. Yanında, birlikte yaşadığı arkadaşı Helen de vardı. Yazdığı kitaplardan, Türkiye’deki başarısından, Danilov Beşlemesi’nden sonraki planlarından ve kitapların içerisinde okuyucunun fark etmesi oldukça zor olan ufak sırlardan bahsetti..

Önce çok kısaca, Danilov Beşlemesi’ni nasıl keşfettiğim hakkında biraz bilgi vereyim:

Serinin ilk kitabı olan On İki, Can Yayınları tarafından yayınlandığında, yazarı daha önce hiç okumamış olmama rağmen cesaret edip kitabı satın almış ve tabir yerindeyse bir çırpıda okumuştum. “Malum, Can Yayınları bu tarz kitapları pek yayınlamazdı. Madem ki yayınlamışlar, o halde okumaya değer olsa gerek” düşüncemde ne kadar haklı olduğumu kitabın sonunda görmüştüm. Hemen ardından serinin ikinci kitabı olan On Üç Yıl Sonra‘yı da D&R’dan sipariş edip, yine soluksuz bir şekilde okumuştum.

Danilov Beşlemesi’ni keşfettiğim bu dönemde, serinin üçüncü kitabı İngiltere ve ABD’nde yayınlanmıştı. Can Yayınları’ndan Türkçe’sinin çıkmasını yaklaşık 6 ay beklemiş, bu süre zarfında Can Yayınları’nın epeyce kafasını şişirmiş ve en nihayetinde bu kitabı da çıktığı ilk gün satın alıp, 4 gün içerisinde bitirmiştim. İngilizce orijinali The Third Section olan kitabın ismi nedense Üçüncü Şube olarak değil de, Çarın Laneti olarak çevrilmişti. Can Yayınları’nın neden bu şekilde bir değişikliğe gittiklerini anlamamıştım. Can Yayınları’nın da bu konuda kafası karışmış olsa gerek ki, kitabın ön kısmında bir yerde “Çarın Laneti”, diğer bir yerde ise “Üçüncü Şube” olarak yazılıydı kitabın ismi.

Kitapta ana kurgu, Rus Gizli Servisi’nin Üçüncü Şubesi üzerinde geçtiği için bu isim verilmişti kitaba. Hem aynı zamanda serinin üçüncü kitabı olması sebebiyle de The Third Section ismi verilmiş diye düşünüyordum.

Jasper ile sohbet ederken, bu düşüncemde haklı olduğumu öğrendim. Ancak daha önce hiç düşünmediğim bir sebep daha varmış kitabın isminin seçiminde.. Bu konuda sadece bir ipucu vereyim: “section” kelimesini daha çok bölüm anlamında kullanıyoruz, ama aynı zamanda kesmek anlamında da kullanılıyor. Örneğin sezaryen ameliyatı, “caesarean section” demektir. Kitabı okuyanlar, bu ipucundan sonra The Third Section kitabındaki üçüncü kesiği bakalım hatırlayabilecekler mi?

Jasper serinin dördüncü kitabını bitirmiş sayılır. Kitap Mayıs ayında İngiltere’de satışa çıkacak ve ismi The People’s Will olacak. Bu sefer 1855 yılından, 1881 yılına geleceğiz ve hikaye Türkmenistan ve Rusya’da geçecek. Bir bölümü de Türkiye’de..

Daha önce Çarın Laneti ile ilgili yazdığım yazıda anlattığım hikayeyi bilenler vardır. O dönem Jasper dördüncü kitabı yazarken, bana hikayenin bir bölümünün Türkiye’de geçeceğini söylemişti. Bu haberin üzerine tahmin edersiniz ki, yazar arkadaşı olan her Türk genci gibi kitaptaki karakterlerden birisine ismimi vermesini rica etmiştim. Jasper beni kırmamıştı. Ancak bir kaç gün sonra aklıma bir anda o gerçek gelmişti! 1881 yıllarında Onur ismi kullanılmıyordu! :(

Sevgili Kardeşim Dinç, kitapta Komsomolskaya olarak adlandırılan meydanın isminin,  hikayenin geçtiği 1856 yılında Kalanchyovskaya meydanı olduğu konusunda yazarı twitter aracılığı ile kibarca uyarmıştı. Bunun üzerine bir de isim konusunda bir mantıksızlık oluşturmamak adına, Jasper’ı uyarmayı kendime görev bilmiş ve Onur isminin o dönemde henüz kullanılmadığını, bu nedenle saçma bir durumun oluşmasının önüne geçmek adına ricamı geri aldığımı kendisine bildirmiştim.

Bilenler bilirler, sol kolumda Honore (Latince, “Onurlandırılmış olan”) yazılı bir dövme vardır. Jasper sağolsun, bana bir jest yapmış. Dördüncü kitaptaki kahramanlardan birisine “Honore” ismini vermiş.. Kahraman dediysek, superman değil! Ne yazık ki, kötü bir kahraman. Yuda’nın geçmişinde çok önemli yeri olan vampirlerden biri.. Tam adıyla “Honoré Philippe Louis d’Évreux, Vicomte de Nemours”. Jasper bana, karakterin kötü bir karakter olmasının benim için bir sorun olup olmayacağını sorduğunda, haliyle “senin canın sağolsun. İ..e olmasın da ne olursa olsun” cevabını verdim. Umarım kötü bir sürprizle karşılaşmam ; ))) Bu seride Dimitry Danilov’un Yuda ile ilişkisini okuduktan sonra her şeye hazırlıklı olmak gerek :)

Seri, İngilizce, Türkçe, Lehce, İtalyanca, Fransızca ve Romence dillerine çevrildi. Jasper’a, kitabın neden Rusça’ya çevrilip, Rusya ve Ukrayna’da satışa çıkmadığını sorduğumda, bunun cevabını kendisinin de bilmediğini, tüm dünyadaki anlaşmaları İngiliz Bantam Press’in yaptığını söyledi. Rusya ile ilgili bir anlaşma yapılacaksa, bunu Bantam’ın yapması gerektiğini, ancak yakın zamanda böyle bir anlaşmanın görünmediğini de ekledi. Umarım, ve aslında eminim, ilerleyen yıllarda kitap Rusça’ya da çevrilir.

Serinin son kitabı ise, The Last Oprichnik adıyla 2014 yılında İngiltere’de satışa çıkacak. Ne yazık ki Türkiye’de dördüncü kitap için 2014 yazını, son kitap için de 2015 yazını beklemekten başka çare yok.. İngilizce okumak isteyenler, Amazon.com’dan basılı ya da e-book olarak kitapları satın alabilirler.

Herkesi Jasper Kent okumaya davet ediyorum..

Hayat Hikayesi Kitap

George Orwell

1984 ve Hayvan Çiftliği kitapları ile çok ses getirmiş ve son derece de popüler olmuş bir yazar George Orwell.. Hayat hikayesi de çok enteresan, yazdığı kitaplar da.. Hayatı hakkında çok da bilinmediğini düşündüğüm şeyleri öğrendiğimde, bunu blogda paylaşayım istedim.

Esas adı Eric Arthur Blair olan İngiliz yazar, 1903 yılında Hindistan’ın Bihar eyaletinin Motihari şehrinde doğuyor. Dedesi Jamaika’daki köle çiftliği sayesinde oldukça zengin olmuş. Ancak sonrasında mal varlıkları bir miktar azalmış ve George Orwell’in ifadesiyle ekonomik anlamda “orta sınıf” bir aile haline gelmişler.

Babası Hindistan Gizli Servisi’nde, narkotik bölümünde çalışmış. George Orwell doğduktan 1 yıl sonra, Anne’si George’u ve kızlarından birisini de yanına alarak İngiltere’ye geri dönüyor. Uzun bir süre İngiltere’de yaşadıktan sonra, 1922 yılında 19 yaşındayken Burma’ya gidiyor. Burma, aynı zamanda Myanmar ve Birmanya isimleriyle de bilinen bir Güney Doğu Asya ülkesi. Burada yaklaşık 5 yıl kalıyor. Bir dönem polislik de yapıyor.

5 yıl kadar Burma’da yaşadıktan sonra bir rahatsızlık geçirip, bir süreliğine tedavi olmak amacıyla İngiltere’ye dönüyor. Tedavi sürecinde ailesi ile bir tatildeyken, bir anda hayatını değiştirecek bir karar alıyor. Hindistan’daki Polis Teşkilatı’ndan istifa ediyor ve yazar olmak üzere İngiltere’de kalarak yeni bir yaşama başlıyor.

1927 yılında Londra’da ekonomik anlamda zor günler yaşadıktan sonra, 1928 yılının ilkbaharında hem Londra’ya nazaran daha ucuz yaşanabilecek bir şehir olması, hem de bir yazar için ilham kaynağı olabilecek bohem yaşam ortamını sunuyor olması nedeniyle Paris’e taşınıyor. Paris’te yaşadığı süre boyunca, orada yaşayan teyzesinden maddi ve manevi destek alıyor. Bu dönemde para kazanabilmek için otellerde bulaşıkçılık da dahil olmak üzere, bir çok işte çalışıyor ve oldukça zor günler geçiriyor.

1929 Şubat’ında ciddi bir rahatsızlık geçirerek, tıp öğrencilerinin pratik yapmaları amacıyla kurulmuş oldukça kötü şartlara sahip bir hastanede 2-3 ay kalıyor. Hastaneden çıktıktan sonra, “The Spike” isminde bir deneme kaleme alıyor ve Ağustos ayında bu denemesi yayınlanmak üzere Londra’daki New Adelphi dergisi tarafından kabul ediliyor. (Bu arada; Spike kelimesi İngiltere’de halk arasında düşkünler evi manasında kullanılıyor.)

2 yıl Paris’te yaşadıktan sonra tekrar İngiltere’ye ailesinin yanına dönüyor. Ailesinin maddi durumunun orta sınıfın biraz üstünde olması sayesinde rahat bir nefes alıyor ve başından geçen olayları konu alan kitaplarını ve denemelerini birbiri ardına yazmaya başlıyor. Yayınlanma sırasına göre;

  • The Spike, 1931
  • Paris ve Londra’da Beş Parasız, 1933
  • Burma Günleri, 1934
  • Papazın Kızı, 1935
  • Zambak Solmasın, 1936
  • Wigan İskelesi Yolu, 1937
  • Katalonya’ya Selam, 1938
  • Daralma, 1939

Dikkat edilebileceği gibi, dergide yayınlanan denemesinin ardından her yıl bir kitabı yayınlanıyor. Oldukça verimli geçen bu dönem sonlarına doğru 1936 yılında siyasal görüşü nedeniyle Franco’ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya’ya gidiyor. Marksist Birlik Partisi’ne katılıyor. Bu dönemde silahlı çatışmalara giriyor. Hatta bir çatışma esnasında bir sniper tarafından gırtlağından vuruluyor, ancak şansı yaver gidiyor ve bir süre tedavi olduktan sonra iyileşiyor. Marksist Birlik Partisi, sonradan yönetimi bir süreliğine ele alan İspanyol Komünist Partisi tarafından yasa dışı ilan edilince, tutuklanmamak için İspanya’yı terk ediyor.

Bu döneme kadar yazmış olduğu eserleri daha çok otobiyografi ağırlıklı roman olarak değerlendirmek mümkün. Hemen hemen çoğunda orta sınıfın yaşamış olduğu zorluklardan, yoksulluklarından bahsediyor. Bu eserlerin bir çoğunda hicve yer veriyor. Örneğin Türkçe’ye “Zambak Solmasın” ismi ile çevrilen, “Keep The Aspidistra Flying” isimli kitabında, o dönemde İngiltere’de yaşayan dar gelirli aileler arasında moda olan çiçek yetiştirme özentiliğinin yaratmış olduğu durumu hicvediyor. Aspidistra bir zambak türü ve bakımı da oldukça masraflı. Buna rağmen aileler, kendilerini sosyal anlamda daha yukarı bir sınıftalarmış gibi hissedebilmek amacıyla zaten az olan paralarını bu çiçeğin bakımıyla çar çur ediyorlar. George Orwell bu durumla bir nevi dalga geçiyor bu kitabında.

Katalonya’ya Selam isimli kitabında ise, yukarıda da az önce belirttiğim İspanya günlerinden bahsediyor. 1936 ile 1939 yılları arasında süren İspanya iç savaşı sırasında başından geçen olaylara bu kitabında yer veriyor.

Ve 1939′dan sonra George Orwell’de büyük bir değişim yaşanıyor. Marksizme yakınlığıyla bilinen yazar Stalin’in 1930′lu yıllarda Rusya’daki yönetim sisteminde yaptığı değişikliklerden rahatsızlık duymaya başlıyor. 1945 yılında “Hayvan Çiftliği” ismiyle yayınlanan alegorik romanında Stalin rejimini çok ağır bir dilde eleştiriyor. 1949 yılında yayınlanan “1984″ isimli distopik romanında ise, yine Stalin’in sistemine eleştiriler bulmak mümkün.

1939 yılına kadar sosyal adaletsizlik temalı ve bazıları kendi yaşam öyküsünü içeren kitapları yayınlanan yazar, bir süre yazmaya ara verdikten sonra öleceği tarih olan 1950 yılına kadar bu iki baş yapıtı yazıyor. Ve 20. yüz yıl içerisinde yaşayan yazarlar arasında, 2 kitabının toplam satışı en yüksek olan yazar haline geliyor.

Totalitarizmin çok ağır eleştirisi olan bu iki kitabın ayrı ayrı yazılar ile anlatılmayı hak ettiği düşüncesiyle bu yazıda bu kitaplara çok fazla değinmeyeceğim. Kısa bir süre içerisinde iki ayrı yazı ile bu kitapları da elimden geldiğince tanıtacağım.

Ve gelelim yaşamının sonuna..

Yazarın ağır sigara tiryakiliği nedeniyle sürekli hastalıklarla boğuştuğu yaşamı, 1949 yılı sonlarında tüberküloz hastalığıyla yaptığı mücadeleyi kazanamaması nedeniyle 21 Ocak 1950′de son buluyor. Ve ardında 9 kitap, onlarca deneme ve Big Brother kavramını bizlere bırakıyor.

Totalitarizm kaybolmaktansa, her geçen gün ortaya daha çok çıkıyor. Ve Büyük Birader hepimizi izliyor..

Düşünce Kitap

Uzun Kitaplar Okuyucuyu Yorar mı?

Şu anda okuduğum Buz ve Ateşin Şarkısı serisi sayesinde, bu aralar fantastik edebiyata merak salmış durumdayım. Seri 7 kitap olarak planlanıyor. Yazarı George R. R. Martin şu ana kadar 5 kitabı yayınladı, planlanan 2 kitap ise yakın gelecekte yayınlanacak. Şu aralar serinin ilk kitabının ismi ile bilinen Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi de hayli popüler.

Bu seri ile ilgili ilerleyen zamanda bir yazı yazmayı düşünüyorum. Ama şimdi başka bir şey yazmak istiyorum.. İnsanlar çok sayıda kitaptan oluşan serileri okurken, patır patır dökülüyorlar. Büyük bir hevesle başlanan bir serinin, devam kitaplarına sıra gelince okur sayısı düşüyor. Okur aradığını bulamamış olabiliyor bazen ve hemen ilk kitabın ardından seriye devam etmeyi bırakıyor. Bazen ise o sabrı göstermek zor olabiliyor. Bunlar hep anlaşılabilir şeyler elbette ki..

Goodreads.com ‘u bilen biliyordur. Bu sitede, şu ana kadar okuduğum kitapları oylayıp, haklarında yorumlar yazabiliyorum. Bundan sonrası için okumayı planladığım kitaplar hakkında yazılan yorumları okuyup, oylama sonucunda almış oldukları puanları inceleyebiliyorum. Türkçe bir benzeri için vikitap.com ‘u önerebilirim.

Fantastik edebiyatın baş yapıtlarından birisi olarak, Zaman Çarkı serisi söylenir. Ve tabi ki Yüzüklerin Efendisi ve Dune serileri de oldukça sağlam yapıtlar. Zaman Çarkı serisi, içlerinde en uzunu. Serinin yazarı Robert Jordan. İlk 11 kitabı Robert Jordan yazıyor. 11. kitabı 2005 yılında yazdıktan sonra, 2007 yılında vefat ediyor. Ancak seri, 2007 yılında 12. kitabı Brandon Sanderson’un yazmasıyla devam ediyor. Elbette ki Brandon Sanderson, Robert Jordan’dan kalma notları kullanarak bu kitapları tamamlıyor. Ve nihayet 8 Ocak 2013 tarihinde, 14. kitabın yayınlanmasıyla da seri sona erecek. Ortalama her kitap 900 – 1.000 sayfadan oluşuyor. Seri toplamda 10.000 sayfanın üzerinde dersem, ne denli uzun olduğu hakkında bir fikre sahip olursunuz sanırım..

Henüz bu seriye başlamadım ama üniversite dönemindeki ev arkadaşım Çağlar, tüm seriyi okumuştu. Onun kütüphanesinden aşina olduğum bu seriyi okuyup okumama konusunda kararsızlık yaşarken, aklıma Çağlar’a danışmak geldi. Ondan gelen olumlu referansa istinaden de, Goodreads.com ‘daki puanlamasına bakayım dedim. Ve 14 kitaplık serinin aldığı oy sayıları dikkatimi çekti..

Yorumsuz:

1- 84.185, 2- 60.509, 3- 55.586, 4- 46.122, 5- 35.685, 6- 34.831, 7- 32.289, 8- 30.366, 9- 28.939, 10- 24.350, 11- 23.865, 12- 29.166, 13- 25.102.. Bakalım 14. kitabı kaç kişi oylayacak?

Grafiğe dökersek;

Grafikten çıkan sonuç süper..! Yapılan oylama sayılarını, kitabın okunma oranı olarak da düşünebiliriz. Bu bizi yanıltmayacaktır..

İlk kitabı okuduktan sonra bırakan kişiler olmuş. Sonrasında ise, yorgunluğa bağlı bir azalma var gibi. Her kitap ortalama 900 – 1.000 sayfa diye düşünürsek, okuyucular elbette ki uzunluğundan dolayı kitaptan vazgeçmiş olabilirler. 12. kitaptaki artışı ise, yazarın 11. kitaptan sonra vefat etmesinin ardından gelen merak olarak yorumlarsak, çok da yanılmayız sanırım. Acaba ben ne yapmalıyım? Seriyi okuyan var mı? Yorumlarınıza açığım :)

Film

Uzun Hikaye

Çok güzel bir film izledim bugün. Senaryo, yönetmen, oyuncular harikaydı. Üşendim konusundan bahsetmeye.. Anlatması şimdi “Uzun Hikaye”..

Cumartesi akşamı bu tweeti atmama sebep olan filmden, Osman Sınav’ın son filmi Uzun Hikaye’den bahsetmek geldi içimden..

Kitaplar ile ilgili yazılar yazdığımda, ön plana hep yazar çıkıyor. Tek kişilik show olarak düşünüyorum kitapları. Yazar bir hikaye yaratıyor, ardından birkaç karakter, sahneler ve devamında gelen cümleler.. Elimize aslında kağıtlardan oluşan bir eşya alıp okuyoruz. Zihnimizde bu okuduklarımıza dair mekanlar, sahneler, düşünceler oluşturuyoruz. Bunları yaşatabilmek hayli zor. Bu sebepten ötürü de, bu zorluğu başaran yazarlara her daim çok büyük saygı duymuşumdur.

Oysa filmler bu kadar zorlukla yaratılmıyor diye düşünüyorum. Senaryonun senarist tarafından yazılması, filmin yönetmen tarafından yönetilmesi ve rollerin de oyuncular tarafından sergilenmesi gerekiyor, bana göre en basit manada. Bu performansların üçü de iyi olunca, yani demek istediğim bu emeklerin tümü hakkıyla sarf edilince ortaya gayet güzel filmler çıkıyor.

Bazen de sadece birisi alıp yürüyor. Bizler, yani filmi izleyenler her şeye rağmen tatmin olabiliyoruz. Örneğin en baba aktörlerin filmde rol almaları ve oyunculuklarının hakkını vermeleri sayesinde, senaryolarının birbirlerine çok benzediğini düşündüğüm filmler arasından bazıları sıyrılıp, “iyi film” şeklinde etiketlenebiliyor benim zihnimde. Bazen ise oyunculuğa çok gerek kalmadan, senaryo sayesinde film benim için “iyi film” olabiliyor. Hem senaryonun kötü, hem de oyunculukların sıradan olduğu kimi zamanlardaysa yönetmen ve görsel efektler ön plana çıkarak filmin “iyi film” olmasını sağlayabiliyor. Bu yüzden, filmden çok kitaba saygı duyarım ben. Orada yazarın yardım alabileceği kimse yoktur. Yalnızdır. Kitabını yazar ve okutur.

Ancak ortaya iyi bir film çıkmışsa, filmin sonunda yaşadığım mutluluk, biten her kitabın son sayfasını kapatırken yaşadığım mutlulukla eşit oluyor. Uzun Hikaye de böyle bir filmdi benim için..

Kenan İmirzalıoğlu’nu genelde kabadayı rollerinde görmeye alışık olduğum için, filmin afişini ilk gördüğümde bu filmde de benzer şeyler olabileceğini düşündüm. Hatta ne yalan söyleyeyim, Histeria isimli filmi daha önceden evde mkv formatında izlememiş olsaydım kuvvetle muhtemel Histeria’yı seçmemiz için kandırmaya çalışırdım Aslı’yı. Akmerkez’de çok sayıda salon olmaması nedeniyle çok fazla film seçeneğimiz de kalmayınca ya Uzun Hikaye ya da Paranormal Activity 4′ü izleyecektik. Korku filmlerinden feci şekilde korkan bendeniz için seçim zor olmadı. Aslı’yı da kandırdım ve çok güzel bir film izlemiş olduk..

Filmin yönetmeni Osman Sınav, başrollerinde ise Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Batuhan Karacakaya ve ilk kez izlediğim Ushan Çakır yer alıyordu. Ushan Çakır’ı çok beğendim. Bu kişilerin yanı sıra, büyük ustalar Cihat Tamer ve Mustafa Alabora da filmde rol alıyordu. Hatta Mustafa Alabora o kadar başarılıydı ki Belediye Reisi rolünde, O’nun O olduğunu ancak filmden sonra internetten kadroya bakarken anlamış oldum.

Yönetmen Osman Sınav’ı çok başarılı bulmam. Şimdiye kadar en çok Ekmek Teknesi ve Süper Baba’yı beğenmiştim yapmış olduğu işler arasında. Sinema filmi konusunda ise son 15 yılda sadece 2 filmini duymuştum. Pars ve Deli Yürek Bumerang Cehennemi. Bu iki filmin tarzını da beğenmediğim için izlememiştim. O tarz yapımları sevmediğim için, afişte yönetmen olarak Osman Sınav ismini gördüğümde Uzun Hikaye’yi izleyip izlememe konusunda kararsızlıklarımın ilkini yaşamış oldum.

Kenan İmirzalıoğlu’nu ise kişiliği ve duruşu ile beğenirim. Ama O’nun da daha önceden rol almış olduğu projelerden sadece Yazı Tura ve Şener Şen’in sayesinde Kabadayı isimli filmleri beğenmiştim. Bu filmde de yine klasik mahallenin dürüst, yakışıklı ve delikanlı genci ortalığı toz dumana mı katacak acaba? şeklinde kafamda beliren şüphe, filmin afişinde Kenan İmirzalıoğlu’nun takmış olduğu kemik çerçeve gözlük sayesinde kaybolmuş oldu. Sanki daha farklıydı bu film diğerlerinden..

Ve elbette afişteki lokomotif figürü.. Benim gibi demiryolu hastası bir kişi için, o bile yeter sebepti aslında..

Bu umutlarla girdik filme. Uzun Hikaye ismi gibi uzun bir film olmasına rağmen hiç sıkılmadım diyebilirim. Film, 1940′lı yıllarda Bulgaristan’dan dedesi Pehlivan Süleyman (Hortum Süleyman ile alakası yok elbette) ile Türkiye’ye kaçan Bulgaryalı Ali’nin hikayesini anlatıyor. Ali, eşi Münire ve oğlu Mustafa ile bir o kasabaya bir bu kasabaya göç eder durur. Ali’nin bir türlü aynı kasabada tutunamamasının sebebi ise haksızlığa gelememesidir. Yine böyle bir buhran gecesinde hayatının hatasını yapar ve bu ona çok pahalıya mal olur. Ve sonrasında hayat mücadelesi devam eder..

Filmin başlarında Ali ve Münire’nin oğulları Mustafa’ya nasıl tanışmış olduklarını anlattıkları sahne çok hoşuma gitti.. Bazı sahnelerde ise bir iki damla yaş döküldü gözümden.. Yani anlayacağınız, hem güldüren, hem ağlatan, hem de insanın içini mutlulukla ısıtan bir hikayeydi izlediğim.. Yazar Mustafa Kutlu’yu da ayrıca tebrik etmemek olmaz..

Daha fazlasını anlatmayayım, hazır önümüzde uzun da bir tatil varken bir fırsat yaratıp izleyin bence bu filmi..

Düşünce

Zeka Seviyesi – Sinan Çetin

Bu sabah kahvaltıdan önce okuduğum bir haberden sonra, hem güldüm hem de sinirlendim. Sinan Çetin, kendince PKK’yı bitirecek bir formül oluşturmuş. Bu formüle göre, zorunlu askerliği kaldırıp yerine profesyonel askerlik getirmek sayesinde kazanılacak parayla PKK’yı satın alıp, milletçe bu problemden kurtulabilirmişiz. Profesyonel askerlik sistemi için gerekli bütçeyi de, bedelli askerlik sayesinde oluşturabilirmişiz.

Bunu söyleyen birisinin, yaptığı bazı kabuller olmalı, şüphesiz. Ama görünen o ki, Türkiye’nin dış borcunu kapatmak amacıyla rakı sofrasında 3. kadehten sonra yapılan hesaplara benzer bir hesap yapmış Sinan Çetin.

Aşağıdaki haberi Hürriyet Gazetesi’nden aldım:

Malatya’da kısa dönem askerlik yapan Tarkan ve Mustafa Sandal örneklerinden yola çıkan yönetmen, “Mustafa Sandal’ı, Tarkan’ı askere alsan ne, almasan ne… Tarkan askerde patates soysa ne olur, soymasa ne olur” dedi.

Çetin, yeni sistem için bir de formül önerdi: “Askere giden 4 milyar maaş alır. Nereden alır parayı, askere gitmeyenden. Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok. Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin dolar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapandı!”

Habere çok güldüm. Sinan Çetin’in hesap konusundaki yeteneğine imrendim. Kendine olan güvenine ise hayran kaldım. “Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok.”. Tövbe tövbe :)

Kendince bir ödeme skalası da oluşturmuş. En yüksek bedel 1 milyon $. En düşük ise 10 bin $. Hadi diyelim ki ortalama 100 bin $ verilecek. 33 milyar $’ı denkleştirmek için kaç kişinin bu parayı ödeyip askere gitmesi gerekiyor? 330.000 kişinin! Bu rakam da Sinan Çetin komik duruma düşmesin diye 100 bin $ kabulüyle. 20 bin $ kabulü ile bu sayı 1.650.000 kişiye çıkar.

Olaya başka bir açıdan bakalım. Hadi herkes 1 milyon $ versin. Türkiye’de kaç dolar milyoneri var? Merrill Lynch’in 2011 raporunda, Türkiye’de 37.900 dolar milyoneri olduğu söyleniyor. Her bir $ milyoneri askere gitmemek için 1 milyon $ verir mi? Elbette ki vermez.. Zaten bu 37.900 kişinin yaklaşık 8.000′i malvarlığı 1 milyon $’ın hemen üzerinde olanlar. 1 ile 5 milyon $ arasında olanların sayısı ise 31 bin. İnsanlar varını yoğunu harcayıp, askerlikten kaçmaz herhalde. Kalan 6.900 kişiden de, eminim ki en çok 1.000 kişi verir 1 milyon $’ı.

Bedelli askerlik fiyatları hesaplanırken de, devlet gelirini maksimize etmek amacıyla bir optimizasyon yapılıyor. Fiyat da buna uygun olarak çıkartılıyor. Öyle 5-10 ayrı seçenek de olmaz. İşin bokunu çıkartmamak lazım. Turkcell’den tarife seçer gibi, askerlik tarifesi seçecek değiliz. Sinan Çetin’e göre seçilebiliyor ya neyse..

En son bedelli askerlik yasasından yaklaşık 30 bin kişi yararlandı. Bedel de 30 bin TL idi. 1999′da ücret 15 bin TL idi ve yararlanan 72 bin kişi olmuştu. 1992′de 32 bin kişi, 1987′de ise 18 bin kişi yararlandı. 1999′da en yüksek katılım sağlanmış. Bedelli askerlikten yararlananların çoğu üniversite mezunları. Bu mezunlar askerliklerini izin kullanmamak şartıyla, kısa dönem yaparlarsa 5 ay 5 günde bitirebiliyorlar artık. Ben de o şekilde yaptım. Benimle birlikte askerlik yapan üniversite mezunlarının %94′ü de kısa dönem yaptılar. Yani en Sinan’cıl hesabın dahi yakınından-uzağından geçmiyor.

Çok merak ediyorum, 33 milyar USD nasıl ortaya çıktı? Hangi sıfatla böyle demeç verebiliyor? Ve bu müthiş hesabı yapabilmek amacıyla kurduğu ekip kaç kişiden oluşuyor? Baksanıza, “Biz hesapladık” diyor. Adam resmen ekip kurmuş.. Ancak ekibin yaptığı hesap ne yazık ki 30 kat fazla çıkıyor.

Bu soruları, Sinan Çetin’e soracak kimse de olmayacak. Çünkü kimse kaale almayacak yaptığı açıklamaları. Ama o her yıl ortaya çıkıp, böyle saçma açıklamalarına devam edecek. Bunun yerine terör örgütüne doğrudan destek mesajı verse, daha cesurca olurdu diye düşünüyorum. Zira, düşünce yapısı ve kimleri desteklediği herkesce bilinmekte olan bu kişinin, imaj anlamında kaybedeceği bir şey yok, diye düşünüyorum.

Ve bir de merak ettiğim, Tarkan’ın ya da Mustafa Sandal’ın benden ne farkı olduğu? “Onlar patates soysa ne olacak” mış..! Ben soysam ne olacak? Ya da bu yazıyı okuyan, “Sen” , “Senin Baban” , “Senin Abin” , “Senin Kardeşin” soydu da ne oldu? Futbolcuların milyonlarca dolar para kazanıp da, iş devlete vergi vermeye  geldiğinde benden çok daha düşük vergi verdiği bir ülkede, yakında albüm çıkaranlar askerlikten muaf tutulursa hiç şaşırmam. Kimse sesini çıkarmıyor nasıl olsa. Allah’ın her günü 5-10 asker şehit düşüyor. “Bıçak kemiğe dayandı” edebiyatından öteye gidemiyoruz. Bize her şey müstehak!

Bir de şunu merak ediyorum: Sinan Çetin nefes alsa ne olur, almasa ne olur? Gereksiz oksijen tüketimi.. Gereksiz karbondioksit salınımı.. Bence başka bir şey kattığı yok şu dünyaya..

Kitap

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar ismini duyalı ne yazık ki çok uzun zaman olmadı. Geçen yıl bir arkadaşım Kitab-ül Hiyel isimli kitabını tanıtırken, İhsan Oktay Anar’ın daha önce yazmış olduğu kitaplardan birinin de Puslu Kıtalar Atlası olduğunu söylediğinde benim jeton düşmüştü. Tüm kitaplarının İletişim Yayınları’ndan çıktığını duyduğumda da, daha bir içim ısınmıştı bu isme..

Yıllar önce, belki 10 yıl olmuştur, Puslu Kıtalar Atlası isimli kitabını duymuştum. Neden bilmiyorum, o dönem kitabı alıp okumak aklıma gelmedi hiç. Bu yazdığım belki sizlere komik gelecektir ama ben isminden dolayı kitabı gezi kitabı sanmıştım. Bir gezginin, dolaşmış olduğu yerler ile ilgili notlarından oluşan bir kitap gibi gelmişti bana.. Ve bu nedenle de bu kitabı okumaktansa o dönemler popüler olan ve ardı ardına kitapları çıkan Dan Brown ve benzeri yazarları okumayı tercih etmiştim. Oysa ne büyük bir hataymış..!

Eren’in tanıtımından sonra hem Kitab-ül Hiyel’i, hem de uzun zamandır ismini duymuş olduğum Puslu Kıtalar Atlası’nı D&R’dan sipariş etmiştim. 3 ay önce de bir fırsat yaratıp bir çırpıda okudum Puslu Kıtalar Atlası’nı. Ve benim için yepyeni bir ufuk açıldı. Sınıflandırmaların her türlüsüne karşıyım karşı olmasına ama bazen sınıflandırma yapma ihtiyacı duyar insan. Eğer bu kitabı da bir sınıfa koymam gerekseydi, öyle sanıyorum ki en iyi tarif tarihsel fantastik olurdu.

1960 doğumlu olan yazar lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimlerini Ege Üniversitesi Felsefe bölümünde  almış. Uzun yıllar öğretim görevlisi olarak çalışmış ve 2011 yılında emekliye ayrılmış. Bugüne kadar Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikayeleri, Amat ve Suskunlar isimli kitapları yayınlanmış. Bugünlerde de Yedinci Gün isimli kitabı yayına çıkıyor. 2009 yılında Amat isimli kitabıyla Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. Erdal Öz’ün kim olduğunu, Can Yayınları ile ilgili yazımda belirtmiştim.

Puslu Kıtalar Atlası’nı yazar 1992 yılında yazmış ve kitap 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Okumak için neden bu kadar geç kaldığımı düşündükçe kendime kızıyorum. Türkçe ve eski dildeki kelimelerle bu kadar güzel cümleler kurabilen, tarih ile fantastik bir hikayeyi böylesine birleştirebilen bir yazar beklemiyordum açıkçası. Bunlarla karşılaştığımda kendisine hayran kaldım. Yazarın dili hakkında bilgi almak için kitabın aşağıdaki ilk cümlesini okuyabilirsiniz:

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, isa mesih’ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”

Kitap Fransızca yayınlandığında, editörü kitabu şu şekilde özetlemiş:

“17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düşgücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir”

Kitapta Arap İhsan, Uzun İhsan Efendi, Ebrehe, Vardapet, Alibaz, Rendekar isimli karakterler var. Kitabın arka kapağında ise şöyle yazılı:

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapattı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
“Dünya bir düştür. Evet, dünya.. Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Peki kimdi bu Rendekar? “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Rendekar kim olabilir ki? Ya da bir başka dilde, “Cogito ergo sum” diyen? Rene Descartes olabilir mi? Türkçe okunuşuyla, Röne Dekart.. Yani hafiften değişmiş haliyle Rendekar.. Evet, kesinlikle o.. :)

Bu kitap hayatım boyunca okuduğum en güzel 5 kitaptan birisi diyebilirim kendimden gayet emin bir şekilde. Sınırsız bir hayal gücünün, mükemmel bir dille ve belli ki emek harcanmış bir araştırmayla harmanlanmış ziyafetine hepinizi davet ederim. Bu kitabı mutlaka okuyun..! Hatta okumayıp, içine düşün..!

“Dünya bir düştür. Evet, dünya.. Ah! Evet, dünya bir masaldır..”

Hepinize tatlı düşler..


Hit Counter provided by Best Seo Packages