Monthly Archives: March 2012

Düşünce

Pompaya Dikkat..

Şemsiyenin hangi durumlarda açıldığı, hangi durumlarda açılamadığı sanırım hepinizin malumudur. Rüzgarlı havalarda dahi hafif zorlayarak açabildiğimiz şemsiye, ortam rüzgarsız dahi olsa ne yazık ki iş işten geçtikten sonra açılamamaktadır. Ondan sonra da içimize dert olmaktadır..

Hep anlatılan bir Karadeniz fıkrası vardır. İnsanlar benzin zamlarından şikayet ederken, kendisine bu konu ile ilgili görüşü sorulan Temel, soruya cevaben “Bu durum beni hiç rahatsız etmiyor. Çünkü ben hep 100 TL’lik benzin alıyorum. Değişen bir şey yok..” der. Kuş beyinli Temel’in aksine, bu durum beni çok rahatsız etmeye başladı. O yüzden de hem biraz araştırayım, hem de yazayım istedim.

1.5 yıl önce çok yaktığı için şikayet ettiğim 2.0 motorlu BMW aracımı satıp yerine 1.4 TFSI motorlu bir Audi aldım. Sattığım aracın deposu 70 lt idi. Araba kullanmaya başladığım günden beri alışkanlık edindiğim üzere, benzin uyarı ışığının yanmasıyla birlikte depoyu hep tam olarak doldurturum, yani fullerim. O dönemlerde 220-240 TL civarında tutardı benzin istasyonuna her girişimin bana olan maliyeti.. 2-3 gün önce benzin ışığı yanarak, benzinimin azaldığını bana bildirdiğinde, evim işime çok yakın olduğu için çok da kaale almadım. Umarım okurken kıskanmazsınız ama evim ve işim arası sadece 1.2 km. Haftasonu benzin lazım olur düşüncesiyle, Çarşamba akşamı spordan çıktıktan sonra depoyu doldurmak amacıyla benzin istasyonuna gittim ve depo yine 220 TL’ye doldu.. Üstelik aracımın benzin deposu 70 lt’den 50 lt’ye düşmüşken.. İçimden “hay ben bu benzine zam yapanın ta ……” diye saydırmadım elbette. Daha doğrusu ayıp olur endişesiyle saydıramadım. O kişiyi tanıyordum çünkü..

Yazlığımız Alanya’da ve komşularımızın büyük bir çoğunluğu İzmit Tüpraş mensubu. Komşularımızdan, çok sevdiğim yazlık arkadaşım Deniz’in babası, uzun yıllar Tüpraş’ta benzin fiyatlandırması ile ilgilenen departmanın yöneticisi olarak çalışmıştı. O dönemler benzine öyle her gün zam gelmezdi. Geldiğinde de, zamdan önce Deniz arar ve “Babam yine olmadık saatte ofise gitti. Sanırım benzine zam geliyor kanka” şeklinde beni uyarırdı. Ben de soluğu derhal benzin istasyonunda alır, “amma uyanığım ya” egomu tatmin ederdim.

Sonrasında Boğaziçi’nde MBA yaparken Serkan ile tanıştım. Serkan o dönemler Shell’de bölge satış yöneticisi olarak çalışıyordu. Sağolsun zammın yapılacağı gecenin hemen öncesinde, akşamki dersin sonuna doğru, kulağıma usulca eğilip “Benzine bu gece zam geliyor Başkan..” diye beni uyarırdı.. Tabi bunu duyan Onur eve uğramadan önce doğru benzinciye giderdi. “Ulan amma cimriymişsin be” demeyin..! 70 litre deponuz olsa ve böyle de bir tiyo alsaydınız, siz ne yapardınız?

Gerek Deniz’in babasının emekli olması, gerekse de Serkan’ın başka bir şirkete transfer olması nedeniyle artık zam haberleri bir gece önceden kulağıma gelmiyor. Hoş, zaten gelmesine gerek de kalmadı. Maşallah daha depodaki benzin bitmeden, yenisi geliyor zammın.

Biraz petrolden bahsedelim. Petrol benzinin hammaddesi. Petrol kelimesi, latince Petra (taş) ve Oleum (yağ) kelimelerinin birleşmesi ile oluşan petroleum kelimesinden türemiş. Dünyanın en büyük enerji kaynağı.. Sanırım bu sebeple son 100 yılın en değerli varlığı olarak nitelersek yanılmamış oluruz. Tüm enerji kaynakları içerisinde, 32% üretimi ile petrol, %31 paya sahip kömürün hemen üzerinde ilk sırada yer alıyor.

Malum, biz petrol ithal eden bir ülkeyiz. Günde ortalama 50.000 varil üretim yapabiliyorken, tüketimimiz bunun tam 10 katı, yani 500.000 varil. Aradaki fark kadar, yani günde 450.000 varil yurtdışından petrol ithal etmemiz gerekiyor. Kıyaslama olması için, dünyanın en çok petrol tüketen ülkesi olan Çin’in günlük tüketimi 8.000.000 varil.

Bu kadar sıkıcı bilgiden sonra biraz da petrol fiyatlarından bahsetmek sanırım iyi olacak. 2000 yılında 0,58 TL/lt fiyata satın alabildiğimiz 95 oktan kurşunsuz benzini bugün itibariyle 4,69 TL/lt’ye satın alabiliyoruz. 12 yılda 8 kat artmış fiyatı. Elbette ki hesabı doğru yapmak için NPV hesabını kullanabiliriz. Ama 100% doğru sonuç vermese bile yakın bir sonuç verecek olan daha kolay bir şey yapayım. O günkü satın alım gücü ile bugünkü satın alım gücüne bakalım.

2000 yılında asgari ücret 86 TL iken, benzinin litresi 0,58 TL idi. Yani asgari ücret ile 148 litre benzin alınabiliyordu. Aradan geçen 12 yıl aslına bakarsanız pek de bir şey değiştirmemiş. Şu an asgari ücret 701 TL iken, benzinin litresi 4,69 TL. Yani şu anda da 149 litre benzin alabiliyoruz bir aylık asgari ücret karşılığında. Ara yıllara bakınca dönem dönem 136 litre, 160 litre, 155 litre gibi değerler çıkıyor karşımıza. Yani değerler arasında bir uçurum yok..

“E peki bu benzini oluşturan hammadde olan petrolün dünyadaki fiyatı sürekli değişiyor. Arttığında zam yapılıyor, peki neden petrolün varil fiyatı düştüğünde bu bizde indirim olarak yansımıyor?” sorusu benim de aklıma geldi. Üşenmedim, son 10 yılın petrol varil fiyatları ile, Türkiye’de satılan benzinin satış fiyatının grafiğini oluşturdum ve karşılaştırdım. İnanın çok farklı bir manzara yok. Emin olun ben de çok ümitliydim, “hah şimdi kesin buradan bir şey bulurum da lafı geçiririm” şeklinde ama malesef fiyatlardaki değişim hep mantık çerçevesinde çıktı. Son 10 yıl içerisinde ham petrolün varil fiyatı 20 USD’den başlayıp 139 USD’leri gördü, ama 2008′deki ani düşüşün haricinde hep yükseldi. Türkiye’de de durum aynı. 2008 krizinin ardından petrol fiyatının düşmesiyle birlikte, Türkiye’de de petrol fiyatı bir nebze düştü. Elbette aynı oranda değil, ama çok da önemsenecek bir fark ile karşılaşmıyoruz.

“Peki problem nerede? Neden dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz ve yandaki arkadaş gibi bu durumda sessizce arkamızı dönüp, görevimizi yapıyoruz?” sorusunun cevabı; “Çünkü ne yazık ki petrol üretimimiz yok” değil. Üretemediği gibi, üretilen yerlere çok uzak olmasına rağmen bizden çok daha ucuza benzin satışı yapılan ülkelerin sayısı bir hayli çok. Ki Türkiye, aslında üretim yapan bir ülke. Ancak ne yazık ki tüketimimizin sadece %8 – %10 ‘u kadarını üretebiliyoruz. Türkiye’deki benzin fiyatının pahalılığının sebebi çok açık.. Üzerine eklenen vergiler.. Başka türlü borçlarımızı yönetme şansımız yok..

Yılda yaklaşık 30 milyon ton petrol tüketiyoruz. Yani yaklaşık 40 milyar litre. O da yaklaşık 250 milyon varil yapıyor.. 2,60 $/lt fiyatın yaklaşık %67′si vergi. Yani 1,75 $/lt. 40 milyar litre’den alınan ücret 70 milyar USD/yıl. Tabi bu hesaplar, tüm tüketilen petrol 95 oktanlık benzin olsaydı mantıklı olurdu. Elbette ki, 97 oktan da tüketiliyor, diesel yakıt da.. Bazı durumlarda vergi oranları da değişebiliyor. Tüm bunları da hesabımıza katıp, 70 yerine 40 milyar $ diyelim.. E yine yuh yani..! İnanılır gibi değil.. Elbette ufak tefek küsürat hataları yapmış olabilirim, ama çıkan sonuç bu.. Şaka gibi.. Bence şemsiyenin açılmamasının nedeni bu.. Sebepsiz, sonuçsuz alınan vergilere karşı sesimizi yükseltemiyoruz. Ekonomiyi yönetmek için elbette ki devletin vergi alması kaçınılmaz. Ama her türlü zararı örtmek için, benzinden alınan vergiler ile halkın bu kadar da üzerine gitmek bana insafsızlık gibi geliyor..

Son olarak Nijerya ile ilgili bir bilgi vermek istiyorum. Nijerya dünyanın en büyük 6. petrol üreticisi. Afrika kıtasında ise, Sub-Sahara’nın  en büyük petrol üreticisi. Ancak ne yazık ki gelişmiş rafinerileri olmadığı için, ham petrolü yeterince işleyemiyorlar. Bu nedenle de onlar da bizim gibi petrol ithalatına mecburlar. Benzinin fiyatı yaklaşık 0,40 $/lt iken, Devlet Başkanı Goodluck Jonathan (evet.. ismi komik..) bu yıl Ocak ayında bir anda benzine uygulanan sübvansiyonu kaldırdığını açıkladı ve benzin fiyatı 0,86 $/lt ‘ye geldi. Meğer benzinin üzerine ek vergiler almaktansa, üstüne bir de fiyatı ucuzlatıp aradaki farktan doğan yıllık 8 milyar $’ı da kendi bütçesinden karşılıyormuş şimdiye kadar Nijerya. Ama halk ayaklandı. Barışçıl bir genel grev yaptılar ülke genelinde (barışçıl marışçıldı ama 4 gün boyunca kalaşnikoflu korumalarla gezmek zorunda kaldım). Tam 1 hafta sürdü. “Hadi oradan hödük, grevi yaşamış gibi anlatıyorsun” demeyin, çünkü yaşadım. İş yaptığımız kişilere söz vermiş olduğum için grev olduğunu bile bile oraya gittim ve o grev sırasında orada bulundum.

Grevin sonunda fiyatı orta bir yere getirip anlaştılar: 0,60 $/lt. Bazılarına göre her bir litrede 0,20 $ zararda, diğerlerine göre ise 0,26 $ kardalar.. Nereden baktığınıza göre değişir. Ama unutmayalım, biz Türkiye’de külliyen zarardayız..! Üstelik şemsiye o kadar girmiş ki, açılmak bir kenara artık durmuyor.. National Geographic’te izlediğimiz, anasından babasından ayrı yöne giden, bataklığa saplanmış zeka özürlü antilop yavrusunun dibe doğru istemsizce ilerleyişi gibi, içimizde sürekli ilerliyor.. Biz böyle sesimizi çıkarmamaya devam edelim..

 

Not: 2. resim, Leman dergisinin kapağıdır.

Seyahat

Belçika – Brüksel İzlenimlerim

Geçtiğimiz haftalarda Nijerya’da inşaa etmeyi planladığımız oteli işletecek olan Starwood Hotels (Sheraton, Le Meridien, W, Four Points, etc. markalarının sahibi olan grup) ile bir toplantım olduğu için Brüksel’e gittim. Bu seyahatim esnasında bir kaç saatliğine şehri tanıma fırsatım da olunca, bunu blogda yazmaya karar verdim.
Kaldığım otel şehrin tam merkezinde yer alan Tren İstasyonu’nun karşısında yer alan Le Meridien idi. Akşamüzeri otele yerleşir yerleşmez, lobide Nijerya’lı dostlarıma rastlayınca akşam yemeğini birlikte yemeye karar verdik. Nijerya’lılar otele aynı günün sabahında yerleşmişler ve sanırım akşama kadar da hiçbir şey yemeden-içmeden beni beklemişlerdi. Saat 18:30′da yemek yemek üzere sözleşmemizin ardından, odama yerleşip bir duş aldım ve üzerimi değiştirip yeniden lobiye indim. Klasik Afrika’lı davranışı ile, 18:30′da yiyelim dediğimiz yemek için saat 20:30′da henüz karşı tarafta bir hareketlenme görmeyince, müsade isteyip dışarıda yemek yemek üzere yanlarından ayrıldım.

İlk gelişim olduğu için şehri hiç bilmememe rağen, zihnimden geçen “acaba nerede yemek yenir?” sorusuna aradığım yanıtı bulmak için, her Türk gencinin başvuracağı yönteme başvurdum: İşaret parmağını yala ve rüzgara doğru tut. Rüzgar seni doğru yöne yönlendirecektir..!

Ama öyle olmadı.. Rüzgar ne yazık ki; “ne işin var dışarıda, içeride zıkkımlan sonra da yat zıbar” dercesine otele doğru esti..! Belki yorgunluktan, belki de sevdiğim bir iş arkadaşımın 3 ay önce St. Petersburg’da benzer bir yürüyüş esnasında saldırıya uğramasının verdiği hafif endişe ile (ki biz buna halk arasında (_;_) korkusu diyoruz); ” – Ulen gece gece şimdi başımıza bela almasak mı? – E ama hem dışarıda hafif birşeyler yer, hem de yürüyüş yapmış olurum.. – Adamlara terslenip masadan kalkarken iyiydi, şimdi 1 dakika sonra ne yüzle geri döneceğim?” gel-gitlerinin ardından, zihnimde bir anda bir ışık yandı..

Odadaki pencereden dışarı bakarken gördüğüm manzara, şu an karşımda duran Tren İstasyonu manzarası değildi. Evet, kabul ediyorum.. Kimine göre bu ışık Edison’un ampulü bulmadan önce, Newton’un başına düşen elmadan sonra, ve hatta Stiffler’in annesi ile başbaşa kalan Finch’in zihninde beliren ışık ile kıyaslanamayabilir. Ama durumu o anki açlığım ve masadakilere kızıp yaptığım pavyon kalkışı ile (İstanbul’lular buna zengin kalkışı der ama biz Ankara’da pavyon kalkışı deriz) beraber değerlendirirsek, yanan ışığın ne denli kıymetli olduğu daha net anlaşılacaktır. Bu otelin arkası gayet kalabalık bir meydandan teşkil idi.. Yani belki de dostumuz rüzgar otelin içini değil, otelin arkasını işaret ediyordu..! Rüzgarı takip ettim..

Otelin yanında bulunan merdivenlerden arka tarafa doğru indim. Kendimi Don Kişot ve Sancho Panza ‘nın tariflendiği bir heykelin bulunduğu boş bir meydanda buldum. Biraz daha yürüdüm ve sağ tarafımda yer alan, insanların yoğun bir şekilde girdiği bir kapıdan içeriye doğru girdim. Burası bir pasajdı. Tavanı cam ile kaplanmış, uzun bir koridoru andırıyordu. Sağda ve solda yine ufak tefek dükkanlar vardı. Çoğunluğu çikolata dükkanları.. Yandaki resim sanırım şu an bir çok kişinin beynini uyarıp, müteakiben ilk buldukları marketten alacakları çikolatayı midelerine indirecek olmaları münasebetiyle, alış gücünüzün kapasitesine bağlı olarak fazladan bi 400 – 800 kcal almasına neden olacaktır.. Ben sizin gibi dayanıksız değildim. Dayandım ve yemedim. En azından ilk akşam..!

Pasajın ortasında, sol tarafa doğru dönünce, kendimi bir anda dar sokakların her iki yanına sıralanmış olan restoran ve tavernaların arasında buldum. Belçika’daki tavernalar, bizdeki meyhaneleri andırıyor. Öyle çalgılı, dansözlü mekanlar değil elbette. Bu sokaklar bana Nevizade’yi hatırlattı. Aynen bizim Nevizade’deki gibi kapıda siyah saçlı, esmer tenli arkadaşlar yemeği kendi restoranlarında yemem için beni menülerini incelemek üzere restoranlarına davet ediyorlardı. Sonradan öğrendim ki, bu kişilerin hepsi Tunusluymuş. Brüksel’de Belçikalı’lar haricinde en çok Tunuslu, Türk (hatta daha da özelleştirip, Emirdağlılar da diyebiliriz) ve Kongolular yaşıyormuş.

Hafif bir başlangıç ve sıradan bir yemek yememe ve yanında da sadece bir bira içmeme rağmen 47 EUR hesap ödeyince, Brüksel’in yeme-içme konusunda pahalı bir şehir olduğu kanısına vardım.. İçtiğim bira Hoegaarden olunca, bunları dert etmedim elbette. Hoegaarden’la Kiev’de yaşadığım dönemde tanışmıştım. Hoegaarden Belkçika’da ufak bir kasabanın adı. 1400′lü yıllarda Hoegaarden’da üretilmeye başlanılan bu bira ile ilgili yakında başka bir yazı yazacağımdan dolayı, şimdilik çok detayına girmeden Brüksel izlenimlerime devam edebilirim.

Ertesi gün sabah çok erkenden başlayan toplantım, akşama kadar sürdü. Toplantının sonrasında ise Starwood Hotels Başkan Yardımcısı’nın ricası üzerine, akşam yemeğini birlikte çok güzel bir restoranda yedik. Başkan Yardımcısı’nı ilk gördüğümde “Lübnan’lıdır herhalde” diye düşünmüştüm. Beni yemeğe davet ederken, “Çok ortak yönlerimiz var. Akşam yemeğinde mutlaka sohbet etmek istiyorum” dediğinde işin ucunun Osmanlı’ya dayanacağını açıkcası tahmin etmiştim. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Sonradan çok samimi olduğum bu kişi, Suriye doğumluymuş ve uzun yıllardır Avrupa’da yaşıyormuş. Haftasonları Paris’te, hafta içi de Brüksel’de.. Biz de kendi yaşadığımıza hayat diyoruz be..!

Suriye’li ortak tanıdıklarımız çıkınca, sohbet iyice ısındı. Eşinin de Suriye’li olduğundan, Muhteşem Yüzyıl dizisinin Arapça yayınlandığını ve uydu aracılığı ile bu diziyi izlemeye başladıklarından, anneannesinin Osmanlı Sarayı’ndan olduğundan, Mimar Sinan’ı araştırdığını ve kendisine hayran olduğundan bahsetti. Doğruluğu tam olarak bilinmese de, artık bir şehir efsanesi haline gelmiş olan Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a duyduğu aşkın hikayesinden bahsettim.

Efsane o ki, Mimar Sinan Mihrimah Sultan’a aşık olmuş ve kendisiyle evlenmek istemiş. Kanuni Sultan Süleyman bu evliliğe razı olmayıp, Mihrimah Sultan’ı bir başka Paşa ile evlendirince de, Mimar Sinan bu acısını Mihrimah Sultan adına inşaa ettiği 2 adet camisinde gerçekleştirdiği mimari mucize ile sonsuzluğa aktarmış. Denemedim, bilmiyorum ama söylenen o ki, Topkapı Sarayı’nda Mihrimah Sultan’ın yaşadığı odanın balkonuna Mihrimah Sultan’ın doğumgününde çıkıldığında, Üsküdar ve Edirnekapı’da bulunan, aynı isme sahip Mihrimah Sultan Camiilerinin birinin üzerinde ay, diğerinin üzerinde ise güneş gözükürmüş.. “E iyi de ne alaka?” diyenler için gelsin: Mihrimah’ın orjinali Mihr-i Mah, yani Türkçesi ile Güneş ve Ay demekmiş..

Biz yine dönelim Brüksel’e.. İlginçtir etrafımda neredeyse hiç Türk görmedim. “Nerede bu Emirdağlılar?” diye içlenmedim de değil.. Sanırım onlar şehrin merkezinde değil, kendi kolonilerini kurdukları bir semtte yaşıyorlarmış. Ama enteresandır, dönerci de görmedim şehirde.. Bunun yerine bol bol çikolata mağazaları, waffle dükkanları ve tavernalar gördüm. Özellikle Grand Palace ‘tan, İşeyen Çocuk Heykeli’ne doğru giden sokak, Eskişehir’deki ETİ fabrikasının yanından geçerken duyulan o mis gibi koku ile insanı dininden imanından çıkartmaya yelteniyordu.

Grand Palace, 68 m x 110 m büyüklüğünde dikdörtgen bir meydan ve etrafı tamamen tarihi binalarla çevrili. 400-500 yaşındaki bu güzel binalarıyla meydan UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almayı fazlasıyla hakediyor. Her 2 yılda bir Ağustos ayında meydan, çiçeklerin bir halı gibi yerleştirilmesi şeklinde kaplanıyormuş. Bu sefer göremedim ama artık bir başka sefere kısmetse.. Meydan üzerinde Godiva’nın çikolata mağazası da yer alıyor. Yalnız o kadar sade, bakımsız ve şirindi ki, aklıma Beyoğlu’ndaki profiterolcü İnci geldi.

Grand Palace’taki sokaklardan birisini (insanların en yoğun olarak girdiği) takip ederseniz, etrafınızdaki onlarca çikolata mağazası, waffle dükkanı, Ten Ten müzesi, ve hediyelik eşya dükkanlarını geçtikten sonra bir anda Brüksel’in bir diğer popüler yapısını görüyoruz. İşeyen Çocuk Heykeli.. Orjinal ismiyle, Menneken Pis. Ufacık heykel nasıl bu kadar popüler hale getirilmiş hayret doğrusu.. Turizm becerisi bu olsa gerek..

Bunların dışında Atomium ve Mini Europe’un da mutlaka görülmesi gereken yerler olduğunu okumuş olsam da, pek fazla zamanım olmadığı için göremedim. Bira ve çikolata ile ilgili ilerleyen zamanlarda başka yazılar yazacağım. Bu yazdıklarıma ek olarak Brüksel’de farklı lokasyonlarda duran ve uygun ücretlerle kiralayabildiğiniz bisikletler, 10 farklı sos ile hazırlanan patates kızartması, 100′lerce çeşit bira ve elbette brüksel lahanası da çok popüler.

Ülkenin kuzeyi Felemenk, güneyi ise Fransız asıllı kişilerden oluşuyor. Bu nedenle, Felemenkçe, Fransızca, hatta nadiren de olsa Almanca konuşulduğuna şahit olabiliyorsunuz. Brüksel’de daha ziyade Fransızca konuşuluyordu..

Brüksel’in, 2 günlük kısa bir tatil için gidilebilecek yerlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Gidip görmenizi, o buram buram çikolata ve waffle kokusunu koklayıp, kendinizi o mucizevi tatlarda kaybetmenizi kesinlikle tavsiye ederim..

Hayat

Cicişler: Esra ve Ceyda ile Evde Başbaşa

Cicişler olarak bilinen Esra ve Ceyda kardeşler ile evde başbaşa geçen bir akşamımı paylaşayım istedim. Yazıyı sonuna kadar okuyan kişiler, cicişler hakkındaki görüşlerimi de bulabilirler.

Üniversite’deki en samimi arkadaşlarımdan Serhat bu haftasonu fuar için İstanbul’a gelmişti. Pazar günü için daha önceden Boğaziçi Executive MBA’deki arkadaşlarımla kahvaltı yapmak konusunda sözleşmiştik. Serhat’ı da bu kahvaltı organizasyonuna dahil ederek, 1 taşla iki kuş vurmuş oldum. (Seda, gördüğün gibi artık bu atasözünü doğru kullanabiliyorum)

Kahvaltının sonlarına doğru Şubat ayında başımdan geçen ilginç bir olayı arkadaşlarımla paylaştığımda, “bunu bloga yazsana” şeklinde bir taleple karşılaştım. Ben de yazayım dedim, cicişlerle evde geçen geceyi..

6 Şubat Pazartesi günü kendimi çok iyi hissetmediğim için işe gitmemiştim. Bir önceki gün olan Pazar günü de traş olmadığımdan, sakallarım bir hayli uzamış, amiyane tabirle saç sakal karışmış şekilde yatağıma uzanmış kitap okuyordum. Akşam saat 22:00′de kapım çalındı. “Allah Allah, bu saatte kim ki acaba?” diye düşünerek kapıya doğru yöneldim ve gözetleme deliğinden baktığımda kapının diğer tarafında sarışın bir kızı görünce, “Hay bin kunduz! Saç sakal karışmış, Anne’min aldığı enine çizgili şort&tshirt pijama takımımla evde pineklerken mi düşecekti gökten zembille bu sarışın kız!” şeklinde kendi kendime veryansın ettim. Allahtan inekli terliklerim ayaklarımda değildi. Ne demişler, beterin beteri var..

Bu durumla karşılaşabilecek her masum Türk gencinin atikliğiyle, yatak odama dönüp sağ elimle yakaladığım parfümü üzerime boca ederken, sol elimle saçlarımı düzeltmek, o esnada da sanki evde hep bayramlıklarımla otururmuşum gibi ışık hızıyla bayramlık elbiselerimi giymek aklımın ucuna dahi gelmediği için, “Kim o?” demiş bulundum. “Benim..” cevabına karşı “Ben de onu soruyorum zaten akıllım, sen kimsin?” diyecektim ama gecenin körü münakaşa yaşamak istemedim..! Duymamış gibi yapıp tekrar “Kim o?” dedim ve “Ben komşunuzum, yan blokta oturuyorum, evinize bakmak için gelmiştim” şeklinde gelen cevaptan sonra, “Ev sahibi evi kiraya mı verdi benden habersiz?” şeklinde dumur olmuş vaziyette kapıyı açmış bulundum. Kapıyı aralık bıraktım ki, göt göbek ortada gözükmeden usulünce başımı kapıdan uzatıp karşımdaki kişiyi kibarca geri gönderebileyim. Bulanıklaşmış olan zihnimde bu düşünceler uçuşurken, karşımdaki sarışın kızcağızın masum bir şekilde “3. kattaki daireyi satın almayı düşünüyoruz da, sizin evinizle aynı plana sahipmiş, o nedenle bir girip bakabilir miyim?” teklifine, “Pekala” cevabını verebildim sadece. Elbette bunda hanım kızımızın gayet hoş ve bakımlı olmasının da etkisi olabilir. Hiç boşuna karizma yapacağım diye “İnsanlık vazifesi gereği içeri buyur ettim. Yoksa elimin tersiyle iterdim” yalanına başvurmanın alemi yok..

Herneyse.. Sarışın hanım kızımız eve ayakkabıları ile girmek için izin isteyip, olumlu cevabı da aldıktan sonra bir anda salona doğru yöneldiği esnada kapıdan bir başka sarışın hanım kızımız içeriye hızla duhul ederek, yatak odama doğru yöneldi. Ben içimden bir yandan “körün istediği bir göz Allah verdi iki göz” derken, diğer yanımla da “Bunlar şimdi bana doğru sprey sıkıp, beni bayıltıp, evi soymasınlar?” tereddütüne düştüm. O esnada “her halukarda arkayı sağlama almakta fayda var” düşüncesiyle hemen apartman kapısını, ayağımla geriye doğru ustaca bir hamle ile itip kapattım. Sertçe kapanan kapı sesine irkilen kızlardan bir anda “Aaa kapıyı kapattınız. Ama Annemiz de vardı” çığlıkları yükselince, yediğim bokun farkına varıp kapıyı hemen tekrar geri açtım. Karşımda az evvel tam eve girmek üzereyken yüzüne hiç beklemediği anda daaaannnn..!! diye kapatılan kapının vermiş olduğu asabiyeti gözleriyle haykıran bir teyze hanım vardı. “Şey, çok pardon ben sizi görmedim” dediğimde, “Önemi yok!!! Girebilir miyim?” şeklinde sert bir cevapla karşılaştım. “Bir sen eksiktin. Gir, sen de gir..!” demedim tabi. “Ne demek efem” nezaketiyle teyze hanımı da içeriye buyur ettim. Birisi yatak odasında, diğeri mutfakta, diğeri salonda etrafı incelemeye koyuldular.

Ben artık olayın şaşkınlığından kurtulmuş şekilde, sordukları sorulara yanıt vermeye çalıştım. İnşaat işinde olduğumu öğrenmelerinin ardından misafirlerimin soruları gittikçe profesyonelleşti. “Acaba 3. kattaki evi alsak değer kazanır mı? Kaç para eder? Depreme dayanıklı mıdır? Siz olsaydınız alır mıydınız? Mutfağın duvarını yıktırıp orayı Ceyda’nın yatak odası yapsak, Esra sizin yatak odanızda kalsa? (neden olmasın teyzem, kalabilir elbette, diyesim geldi ama demedim. kadıncağız 3. katın yatak odasını kastediyordu. zaten kapıyı da istemeden suratına kapatmışız, kesin parçalardı beni) Şuraya buzlu camdan duvar yapsak içerisi aydınlık olmaz mı?” vb. bir sürü soru sorulmaya başlanınca, bu işin ayaküstü konuşulmayacağına kanaat getirerek “Hele bi çökün gençler” ‘in kibarcası, “İsterseniz buyrun oturalım, ayakta kalmayın” dedim. Annesi ilk başta stratejik bir hata yapıp tekli koltuğa oturunca, üçlü kanepede sağımda Ceyda solumda Esra oturma fırsatını elimin tersiyle ittiğim gibi, ayakta dikilmeye devam ettim. Kızlardan daha zeki olduğunu düşündüğüm Esra durumu hemen anladı ve “Anne sen böyle gelsene, Onur Bey ayakta kaldı” ikazıyla teyze hanımı araya aldılar.

Şimdi çoğunuzun inanmayacağı bir şey söyleyeceğim: Ben olayın bu anına kadar karşımdaki kızların Cicişler olarak bilinen Esra ve Ceyda Kardeşler olduğunu anlamadım. Üstüne bir de, “Neden illa Etiler’den alıyorsunuz ki? Ofisiniz ne tarafta, oraya yakın bir yer alın. Etiler çok prim yapmaz artık” dedim. “Ofisimiz yok” cevabıyla hala uyanmayan bendeniz, bir de “E peki ne iş yapıyorsunuz da 1+1 eve 450.000 TL verebiliyorsunuz?” sorusunu da sordum. Evet kabul ediyorum, önce sıçtım, ardından da yetmemiş olsa gerek, sıvamaya başladım.. “Ayy.. şeyy.. Biz halka ilişkiler, stand hostesliği, vb. işler yapıyoruz. 6 ay önce TV’de program sunuyorduk” dediler. İnanın bana ben bu cevaplara rağmen hala karşımdaki kişilerin kim olduğunu anlamadım.

Sanırım benim onların kim olduğunu anlamayıp, gayet içten ve doğal bir şekilde kendileriyle sohbet etmem onları da rahatlatmış olsa gerek ki, bu şekilde 22:00′den 23:30′a kadar evde sohbet ettik. Üniversitelerinden, memleketlerinden, buldukları diğer evlerden, havadan, sudan,  bahsettiler. Daha sonrasında haberleşmek, kendi evlerindeki eşyaların benim ev ile aynı büyüklükte olan 3. kattaki eve sığıp sığmayacağıyla ilgili görüş vermem ve başka satılık ev olursa bu bilgiyi paylaşmamız amacıyla Ceyda numaramı alıp kendi numarasını verdi. Sohbet muhabbet derken saat 23:30 oldu ve misafirlerim artık kendi evlerine gitmeye karar verdiler. “Onlar gittikten sonra ben de yatağıma uzandım ve bohem hayatıma, kitabıma geri döndüm” diyebilmeyi inanın çok isterdim. Ama merakımı yenemedim ve Google’dan “TV programı Ceyda Esra” şeklinde search ettim. Karşıma çıkan resim ve videodaki kişilerin az önce evimde 1.5 saat oturup gayet düzgün bir şekilde sohbet eden kızlar olduğunu görmenin şokunu yaşadım.

Ah benim eşşek kafam, sohbetin bir yerinde “Ya acaba yarın ne giysem? Hava nasıl olur ki?” diye sormaz mı insan?!!! Belki bana da hava durumunu sunarlardı diye çok iç geçirdim o geceden sonra :)

Merak edenler için izlenimlerim:

1-) Kızlar gerçekten güzel. Ceyda’nın dudakları ve göğüsleri sanırım silikondu.

2-) Bana sorarsanız her ikisi de gayet zeki. Özellikle Esra baya baya zeki..

3-) Anneleri daha da zeki. Kadının evin planını değiştirme ile ilgili sohbet esnasında sorduğu soruları, çoğu mimar soramaz.

4-) Hem kızlar, hem de anneleri gayet içten ve düzgün tipler.

5-) Hayır! Numarasını size göndermem! :)

 

Buradan Annelerine de bir çift sözüm olacak: Teyze Hanım, seni o kadar misafir ettik. “Mersin’liyiz evelallah” demeyi biliyordun. Bekar yaşadığımızı da gördün. İnsan bir günden bir güne yüzük çorbası, içli köfte, tantuni,vb. hazırlayıp da davet etmez mi?

Düşünce

Uyuşturucuyla Mücadele

Uyuşturucu kullanımı, özellikle son 10-15 yılda oldukça artmış durumda. Uyuşturucuyla mücadele konusunda bugün okuduğum bir makaledeki yazı çok ilgimi çekti ve bunu paylaşmak istedim. Yine başka bir kaynağa göre Türkiye, %2.25′lik (%1,9 esrar, %0,2 amfetamin, %0,1 kokain, %0,05 opiatlar) uyuşturucu kullanım oranı ile dünya ortalamasının altında yer alıyor.

Ancak bu rakamın yüzdesel olarak verilmiş olması bizleri bir miktar yanıltabilir. Bu rakamlara göre, nüfusumuz 75 milyon ise, 1.7 milyon uyuşturucu kullanıcısı olduğu görülüyor. Türkiye nüfusunu, 0-18, 18-55, 55 ve üzeri olarak 3 sınıfa ayırırsak, uyuşturucu kullanıcılarının bulunduğu 18-55 ‘lik dilimde yaklaşık 33 milyon kişi olduğunu görüyoruz. Bu mantıkla, uyuşturucu kullanabilecek grupta yer alan 33 milyon kişiden 1.7 milyonunun, uyuşturucu bağımlısı olduğunu görüyoruz. Yani her 20 kişiden 1′i uyuşturucu kullanıyor. “Çok da değilmiş..!” demeyin. Örneğin çalıştığınız ofisi düşünün. Kaç kişisiniz? 80 mi? O halde istatistiki olarak aranızda 4 tane uyuşturucu bağımlısı var. Birkaç kez esrar denemiş kişilerden bahsetmiyorum. Direk bağımlı olan kişilerden bahsediyorum. Durum gayet ciddi..!

Okuduğum makaleyi sizinle paylaşmak istiyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin Virginia eyaletinde, polis uyuşturucu ticareti yapan 7 kişiyi takip ediyor. Takipleri sırasında da bu kişiler hakkında çok sağlam deliller topluyorlar. Ancak bu 7 kişiyi yakalayıp, hapse atmak yerine çok farklı bir yönteme başvuruyorlar. 7 kişinin hepsine mektup gönderip, kendilerini bir süredir takip ettiklerini, ellerinde kendilerini suçlamaya yetecek sağlam deliller bulunduğunu belirtiyorlar. Kendilerini tutuklamak yerine, polis merkezine davet edip, bu konu hakkında görüşmek istediklerini bildiriyorlar. Eğer kendi rızaları ile gelirlerse de, kesinlikle resmi işlem yapmayacaklarına, kendilerini tutuklamayacaklarına dair söz veriyorlar.

İçlerinden üçü bu daveti kabul edip, polis merkezine gidiyorlar. Gittiklerinde ise büyük bir sürprizle karşılaşıyorlar. Karşılarında sadece konuşmayı planladıkları polis ve savcıları değil, kendi ailelerinden bireyleri, komşularını, devam ettikleri kilisedeki papazları buluyorlar. Kendilerine, yapmış oldukları uyuşturucu satışlarından dolayı ailelerinin ve toplumun nasıl zarar gördüğü belirtiliyor. Yaptıkları işin yanlışlıkları samimi bir şekilde, tanıdıkları kişilerce söyleniyor. Bu görüşmenin sonunda polis kendilerine, ellerini sallaya sallaya rahat bir şekilde gidebileceklerini belirtiyor. Eğer bir daha uyuşturucu sattıkları görülürse tutuklanacaklarını, ancak bu işten vazgeçerlerse çevrelerindeki insanların kendilerine yardımcı olup onları yeniden topluma kazandıracaklarını belirtiyorlar.

Polis merkezinden gelen davete uyarak görüşmeye katılan 3 kişi, uyuşturucu satışından uzak durarak, bir daha bu suçu işlememişler. Ancak davete icabet etmeyen 4 kişiden 2′si daha sonra uyuşturucu satışı yaparken yakalanıp tutuklanmış. Diğer 2′si ise hala kaçak durumda ve haklarında yakalama kararı bulunuyor.

Polisin uyuşturucu ile mücadele ederken kullandığı bu yöntem 2004 yılından beri ABD’nde otuzdan fazla eyalette kullanılmış ve çok başarılı sonuçlar ortaya çıkmış. Makalede, bu işin kökünün kazınmasının gerekliliği vurgulanıyor. Bataklık ve sinek hikayesi gibi. Bataklığı kurutmadığınız müddetçe, üzerindeki sinekleri ne kadar kovalarsanız kovalayın, aradan bir süre geçtikten sonra yeniden sinekler bataklığın üzerinde uçuşacaktır. Ancak bataklığı kurutursanız, bir daha böyle bir probleminiz olmaz. Bir veriye göre, gerçekleşen her 15.000 kokain satışından sadece 1 tanesinde tutuklama yapılabiliyor. Diğer 14.999 satış sorunsuz bir şekilde gerçekleştiriliyor. Yani çölde kum.. Bu şekilde sorunun çözümü sanırım imkansız.

Bu işteki en önemsiz aktörler ise sokak satıcıları. Asıl önemli olan iki faktörden birisi kullanımı azaltmak. Bu şekilde talep azalacaktır. Diğeri ise bu işin büyük patronlarıyla mücadele etmek. Bu mücadelenin türlü nedenlerle ne denli zor olduğu da hepimizin malumu.. Siz her gün 10 sokak satıcısını tutuklasanız, arkalarından bu işi yapacak olan yeni 10 tanesinin türeyeceği aşikar. Bu tip satıcılar, genellikle ekonomik yönden zorluk çeken bölgelerden çıkıyor. Kendilerini hayata bağlayan çok şey yok. Örnek alabilecekleri rol modeller olsa, bu sokak satıcıları belki de rol modellerini örnek alıp, onlar gibi başarılı olmak, onların sahip oldukları güzel hayatlara sahip olabilmek için yasa dışı yollara girmeden düzgün bir hayata sahip olabilirler. Ve bir de, bu tip çevrelerde hapse girmek çok da “dünyanın sonu” anlamına gelmiyor. Hatta bazıları için ise bir nevi gurur duyabilecekleri referans halini alabiliyor hapiste geçirdikleri süre.

Tüm bunların önüne geçmek için halktan ve ailelerden destek almak şüphesiz ki şart. ABD’nde uygulanan bu yöntemde de, işin bu yönüne ağırlık verilmiş. Bence çok da doğru bir yöntem uygulanmış. Türkiye’de de bu tip, problemi kökünden bitirecek uygulamalar var mı bilmiyorum ama olması sanırım son derece yararlı olacaktır. Sadece uyuşturucuyla mücadelede değil, diğer birçok toplumsal problemde bu şekilde çözüm üretilebilir.

Siz siz olun, uyuşturucudan uzak durun. Uyuşturucular arasında, en masumuymuş gibi sunulan sigaradan ise 2 kez uzak durun..!

Düşünce Kitap

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok – Erich Maria Remarque

Yıllar önce şöyle bir cümle duymuştum: “Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okuyan bir kimse asla cinayet işleyemez”. Bu sözlerin sahibi, çok sevdiğim ve iş hayatım ile ilgili olarak bende çok emeği olduğunu düşündüğüm sevgili Mehmet Başer idi. Remarque ‘ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı kitabını okuduğumda da, çok benzer bir cümle döküldü dudaklarımdan: “Bu kitabı okuyan hiç kimse savaşlara neden olacak kararlar alamaz..”

Her ne kadar 1980 ihtilalinde bu kitap Türkiye’de bir süreliğine yasaklanmış olsa da, tam aksine tüm karar vericilere zorla okutulması gerekir diye düşünüyorum.

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Remarque ‘ın okuduğum ilk kitabı. Oda Yayınları’ndan en son Batıda Yeni Bir Şey Yok ismiyle yayınlanmış. Yavuz ile birlikte yürüyüş yaparken uğradığımız Suadiye D&R’da kitap reyonundaki çalışanın önerisi ile satın almıştım. Thyke okuma kulübünün Mart Ayı kitabını seçme görevi bana verilince de bu kitabı seçip, okumaya koyuldum. “Şu ana kadar okuduğum en iyi kitap!” şeklinde çok iddialı bir cümle sarfederek, kitabı mutlaka okumamı önermişti bana D&R’daki görevli. Kendisine kesinlikle hak veriyorum. Hayatım boyunca okuduğum en iyi 3 kitaptan birisi kesinlikle Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Bu kadar çarpıcı, bu kadar etkileyici bir kitabı çok uzun zamandır okumamıştım. O kadar sıradan cümleler ile sürüklenirken bir anda balyoz gibi çarpıcı paragraflar ile neye uğradığını şaşırtıyor insana.

En iyisi bu paragraflara örnekler vermeden önce 1898 – 1970 yılları arasında yaşamış olan bu Alman yazarı biraz tanıyalım. Remarque, 1916 yılında, henüz 18 yaşındayken 1. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda istihkam tugayında savaşa katılmış ve savaş sırasında da bir kaç defa yaralanmış. Alman ordusundan 1918′de savaşın sona ermesi ile ayrılmış ve aradan 10 yıl geçtikten sonra, 1928 yılının sonlarında Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok isimli kitabını yazmış. Kitabı yazması sadece 6 haftasını almış. 1929 yılı Ocak ayında kitap yayınlanmasının ardından, 1930 yılına gelmeden 26 dile çevrilerek dünya genelinde bir ün kazandırmış yazarına bu kitap.

Yazar halkı savaş karşıtlığına kışkırttığı gerekçesiyle Nazi Almanya’sında hiç de sürpriz olmayan bir şekilde baskıya maruz kalmasının ardından, 1931 yılında İsviçre’ye yerleşmiş. 1933 yılında ise, Hitler’in emri ile kitap yakma olayları esnasında, Remarque ‘ın kitabı da yakılan kitaplar arasına girmiş. 1938 yılında da Hitler’in emriyle Alman vatandaşlığından çıkartılmış.1939 yılında ABD’ne yerleşmiş ve uzun bir süre orada yaşamış. 72 yaşındayken ise İsviçre’de vefat etmiş.

Bu uzun ömrüne ne yazık ki çok sayıda kitap sığdıramamış. Bilinen 9 tane kitabı var. Bunlardan ilk ikisini ard arda 1929 ve 1931 yıllarında yazmış. Daha sonrasında ise baskılar nedeniyle uzun bir süre kitap yazmamasına rağmen, 1950′li yıllarda ardarda 6-7 kitap daha yazmış.

Remarque’tan bu kadar bahsettikten sonra, gelelim Batıda Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’a. Kitabı savaş karşıtı olarak nitelersek sanırım pek de haksızlık etmiş sayılmayız. 18 yaşındaki öğrencilerin, öğretmenlerinin dolduruşuna gelip gönüllü olarak askere yazılmalarının ardından savaş sırasında yaşadıkları sıkıntılar, bu öğrencilerden Paul Baumer’in ağzından anlatılıyor. Savaştaki kahramanlıklardan bahsetmektense; savaşın gerçekliğinden, verdiği acılardan, insanlardan kopardıklarından bahsediyor.

“18 yaşındaydık. Tam yaşamaya ve dünyayı sevmeye başlamıştık ki bizi dünyayı yok etmekle görevlendirdiler. İlk bomba bizim yüreğimizin içinde patladı. Çalışma, çaba, ilerleme dünyasıyla ilişkimiz kesildi. Böyle şeylere inanmaz olduk. Biz yalnızca savaşa inanıyoruz artık.”

Bir alıntı da aşağıdaki gibi:

“Asker ateş altında kendini boylu boyunca yere attığı zaman, ölüm korkusuyla yüzünü toprağa bastırıp, ellerini ayaklarını yere geçirdiği anda toprak onun biricik arkadaşı, kardeşi, anasıdır. Asker korkusunu ve iniltisini toprağın sessizliği ve güvenliği içinde dindirir. Toprak onu bağrına basar, ona yeniden can verir. Bu yeni hayatın süresi bazen birkaç saniyeciktir. Sonra bir bomba düşer.. Ve o zaman da toprak kollarını askere sonsuzluklar boyunca açar.”

Bunlar gibi ne paragraflar var kitabın içinde, okuduğunda insanın kalbini iki değirmen taşı arasındaki buğday tanesi gibi sıkıştıran..

Kitapta savaşların gerekliliği sorgulanıyor. Ve bir de, savaşta kimsenin kötü olmadığı, asıl kötünün savaşın kendisi olduğu.. Ben de aynı şekilde düşünüyorum. İnsan elbette ki vatanı için savaşabilir. Bu kutsal bir savaştır. Tıpkı Kurtuluş Savaşı’mız gibi. Yani demek istediğim, bazen savaşmaktan başka çare kalmayabilir. Ancak dünya üzerinde tarihler boyunca binlerce savaş oldu. Bu savaşların hepsi için kutsaldır diyebilir miyiz? Bir çoğu devletleri yöneten kişilerin kişisel beceriksizlikleri, egolarını tatmin etme istekleri, ileride büyük sorunlara yol açacağını hesaba katmadan düşüncesizce gerçekleştirdikleri eylemlerden ötürü gerçekleşmiş bu savaşların. Ya da doymak bilmeyen aç gözlerinden ötürü..

Unutulmamalı ki, savaşta herkes ölür. Kimisi bedenen, kimisi ruhen..!

Düşünce

Koltuk Sevdası

İnsanların sahip oldukları koltuktan bir türlü vazgeçmediklerini bir çoğumuz biliriz. Hatta bu sevdayı “koltuk sevdası” diye adlandırırız. Bazen yandaki resimdeki gibi, koltuklarını kaybetmemek için son nefeslerine kadar herşeylerini verirler. Bu sevdayı ben pek anlayamamışımdır. Anlamak için bazen kendime, “insanlar bir koltuğa neden sevdalanırlar?” sorusunu soruyorum. Ancak, doğru soru “Koltuk neden bazı insanların bir taraflarına yapışır da, bir türlü bundan vazgeçmek bilmezler?” olsa gerek..

Bazı şirketler vardır, pozisyonlarda sirkülasyon olmaz ve aynı pozisyonda yıllarca aynı kişi çalışır. Bu olay bazen ilgili kişinin, kişisel yeterliliğinin limitli olması yüzünden daha çok sorumluluk alabileceği bir pozisyona geçememesi nedeniyle gerçekleşir. Bu ilgili kişinin koltuğa, kişisel egolarını tatmin etmek amacıyla yapışıp da kimselere bırakmaması ile kıyaslanınca, nispeten daha anlaşılabilir bir durum olabilir. Ben, belirli periyotlarda çalışanlarına rotasyon uygulamanın, şirketler için kesinlikle uygulanması gereken bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Böylelikle dinamizmin korunmuş olacağı ve neticesinde de şirketlerin potansiyel atalet riskinden kurtulacakları düşüncesindeyim. Ancak ne  yazık ki ne kendi çalıştığım, ne de takip ettiğim yayınlar, haberler, çevreler sayesinde haberdar olma şansı bulduğum şirketler arasında henüz bu şekilde dinamik olanını göremedim.

Peki böyle bir durumda, koltuk sevdalısı olarak tanımlayabileceğimiz kişilerin kazanımı ne oluyor? Ego tatmini, başkalarının yükselmesinin önüne geçmek, sürekli aynı işi yaparak gittikçe yavaşlayan bir tempoda “salla başı al maaşı” mantığında zaman geçirmek, kendine olan güven eksikliğinden ötürü korktuğu yeniliklerle yüzleşerek onlardan göreceğini düşündüğü zararlardan kendisini korumak, vs.

Aynı koltuk sevdasını çevremizde de görebiliriz. Apartman yöneticiliği yapan tipler bazı apartmanlarda hep aynıdır. Yıllarca aynı kişi bu görevi yerine getirir çoğunlukla. Bu sayede daha az aidat öder (hatta bazen hiç ödemezler), ama bundan daha da önemlisi apartmanın sahibi kendileriymiş hissiyle her şeye karışabilme hakkını kendilerinde bulup, bu egolarını tatmin ederler. Bazen aynı koltuk sevdalısı abileri/ablaları sivil toplum kuruluşlarında da görürüz. Bu kuruluşlar amaçlarından uzaklaşarak amaçladıkları faydaları insanlığa sağlamak yerine, başkanlığını yapmakta olan kişilere kişisel ego tatmini sağlamanın ötesine geçemezler çoğunlukla..

Bu örneklere ek olarak, sanırım bu koltuk sevdalıları karşımıza en çok siyaset sahnesinde çıkıyor. Siyasi parti liderleri için başarı, benim düşünceme göre, girdikleri seçimde yüksek oy oranı almalarıdır. Seçimden birinci parti olarak çıkmasalar dahi, bir önceki seçime kıyasla oy oranlarını ya da milletvekili sayılarını arttırmışlarsa bu bence başarı olarak değerlendirilebilir. Ancak bu oran ve sayılarda bir düşüş varsa, başarıdan bahsetmek mümkün mü? Üstelik üst üste bir çok seçim bu şekilde sonuçlanırsa? Tamam, parti tüzüklerine göre elbette parti içi siyasetten bahsetmek mümkün hale geliyor ama bu tüzüklerdeki parti içi seçim kriterleri hep o anki mevcut liderlerin lehine hazırlandığı için, lider değişiklikleri çok zor gerçekleşiyor.

Aynı sıkıntı devlet yönetimlerinde de gözlemlenebilir. Ancak burada kastettiğim devletler, sosyal ve demokratik anlamda gelişimini tam olarak gerçekleştirememiş devletler. Gelişmiş ülkelerde demokrasi uygulanabildiği sürece, başarı halkın değerlendirmesine tabi tutuluyor ve yapılan seçimlerde başarısız bulunan liderler oy alamayıp, yerlerini halkın çoğunluğuyla seçilen liderlere bırakıyorlar. Gelişmemiş ülkelerde ise demokrasiden bahsetmek zor olduğu için, liderler görevlerine başarılı olup olmadıklarına bakılmaksızın sürekli devam ediyorlar. Bu genellikle dikta rejimlerinin uygulanması sayesinde gerçekleşebiliyor. Bu rejim değişiklikleri bazen radikal bir şekilde aniden oluyor (askeri cunta, devrim, vs.) bazen de alıştıra alıştıra halkı uyutarak gerçekleştiriliyor (İran örneği).

Aşağıda, takip ettiğim bir derginin alt blog’unda yayınlanan bir grafiği yayınlıyorum. İlgili makaleyi okumak için üzerine tıklayabilirsiniz.

Bu grafik sanırım gelişmişlik düzeyini çok iyi yansıtıyor.. Umarım rengimiz koyulaşmaz :)

Ve yine umarım ki, tatlı uykumuzdan yakında uyanırız..


Hit Counter provided by Best Seo Packages