Monthly Archives: July 2012

Alışveriş Kitap

Can Yayınları – Yaz Kampanyası

Biz, 80 kuşağı sanırım gerçekten çoğu konuda şanslı bir kuşağız. Okuma alışkanlığının en rahat kazanılacağı çocukluk dönemimizin, bu şirin amblemli yayınevinin kuruluşuna denk gelmesi de bence büyük bir şanstı.

Can Yayınları 1981 yılında Erdal Öz isimli yazar tarafından kurulmuş. Aradan geçen bu 30 yılda hem Dünya hem de Türk Edebiyatı’nın bir çok değerli eserini yayınladılar. Dünya Edebiyatı konusundaki başarılarında, öyle sanıyorum ki kendileriyle birlikte çalışan çevirmenlerinin de emeği bir hayli çoktur. Samim Sakacı benim favorimdir..

Camus, Çehov, Dostoyevski, Kafka, Dickens, Balzac, Mann, Orwell ve bir çok dev yazarın eserlerinin en güzel çevirilerini Can Yayınları’nda bulmak mümkün. Popüler kitaplar arasında da, son dönemde özellikle Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi ve Adam Blake’in Onlar isimli kitabı Can Yayınları için başarılı yayınlar olsa gerek..

Yerli yazarlar konusunda ise, ben Can Yayınları’nı biraz başarısız buluyorum. Son dönem Türk yazarlarından hangilerinin kitapları Can Yayınları’nda yayınlanıyor diye sorsalar, aklıma bir tek Can Dündar gelir.

Bir de çocuk kitapları için, Can Çocuk vardır. Orada da Goscinny ve Sempe’nin birlikte yazdıkları Pıtırcık serisi geliyor aklıma hemen. Ve kapakları çocukların ilgisini çeken, bir çok kitap daha vardır çocuklar için yazılmış..

Bu yazıyı yazma sebebim, sizleri Can Yayınları’nın bir kampanyasından haberdar etmek. Geçen yıl, D&R’da Can Yayınları’nın kitaplarının 5 TL’ye satıldığını görmüştüm. Yaz kampanyası yapmışlardı. Tüm kitapları olmasa da, bir çok kitabı tek fiyata satıyorlardı. Mutlaka çok az da olsa maddi getiri sağlıyordur bu satışlar onlara, ama esas amaçlarının insanlara kitap okutmak olduğuna eminim. Bu sene de D&R’larda yaz sonuna kadar aynı kampanya geçerli. Yaklaşık 3 haftadır devam ediyor. Size en yakın hangi D&R’da satışların olup olmadığını görmek isterseniz, tıklayın:

İyi alışverişler, iyi okumalar..

Hayat

Yeşil Bisiklet

Ben çocukken yazları harman zamanı köyümüze giderdik. Oradan da yazlığa.. Böyle geçerdi yaz tatillerim. Polatlı’da buğday biçim sezonu, Temmuz ayının başında başladığı için 30 Haziran, 1 Temmuz gibi giderdik Uzunbeyli’ye. 20-25 gün kalırdık. Sonra bir iki gün Polatlı. Oradan da ver elini yazlık..

Yaz tatilinin en zevkli günleri köyde geçenleriydi. Kuzenlerim de köye gelirdi yazları. Öyle bir iki kuzen de değil. Onlarca.. Beni tanıyanlar bilirler ne kadar çok kuzenim olduğunu. Onlarla beraber geçen sıcak günlerin sonunda, akşam serinliğinde akrabalarla birlikte yenen yemekler, çardakta oturup çitlenen daha yarım saat önce koparılmış ayçekirdeği, bisikletle çıkılan gezintiler.. Köy güzeldi..

Üç tekerlekli bir bisikletimiz vardı çok ufakken. Biz ufaktık ama köydeki konak çok büyüktü. Ayşe, Rüya ve ben o bisiklete binerdik konağın halı saha büyüklüğündeki antresinde. Kırmızıydı bu bisiklet ve çok sağlamdı. Bir kişi sürerken, diğeri de arkasında ayakta durabilirdi. Omuzundan sıkı sıkıya güvenle tutarak..

Sonra biz biraz büyüdük. Bianchi Aspid oldu bu defa bisikletimiz. Hem de 18 vitesli. Babamın arkadaşı Mehmet Amca getiriyordu Polatlı’ya Bianchi bisikletlerini o zaman. Babamla o Cumartesi Mehmet Amcanın petrol istasyonuna gittik. Esasen petrolcüydü, ama yurtdışından bisiklet de getiriyordu. O zamanlar vitesli dağ bisikleti bulmak öyle kolay değildi. 21 vitesli bir modeli aldık ve çıktık oradan. Babam önde arabayla, ben arkasında bisikletle eve kadar gittik. Hemen Ayşe’yi çağırdım. Beraber sürmeye başladık 13 Eylül İlkokulu’nun bahçesinde. 10 dakika ben, 10 dakika Ayşe.. Daha 1 saat sürememiştik ki, Mehmet Amca’nın oğlu Necati Abi belirdi yanımızda. Yanında yeşil bir bisiklet vardı. “Onur, Baba’m İtalya’dan 21 vitesliyi bana getirtmişti. Yanlışlıkla sana verilmiş. Sana gelen bu 18 vitesli olandı. Ver bakalım” dedi. Aldı ve gitti bizim canavarı. 3 vites geriye düştük..

Sonra başına gelmedik kalmadı bizim yeni canavarın. Henüz 5. dakikasında, bir arkadaşım “Ver bakalım şu bisikleti. Zamanında sen benim Pinokyo’ya çok bindin. Ben de şuna bir bineyim” dedikten sonra, bisikleti sürmeye başladı. Daha on metre gitmemişti ki, önünü kaldırdı bisikletin. Ardından bisikletin ön tekeri sola, bisiklet sağa, bizim arkadaş da ortaya doğru uçtu. Hay Allah o da ne!.. Meğer yeni bir bisiklet alındığında, önce vidaları sıkmak gerekirmiş..!

Bisikletin dağılan parçaları gibi biz de dağıldık. Ayşe ve Ben bir elimizde bisikletin ön tekeri, diğerinde kalan parçası doğru bisiklet tamircisine.. Arkadaş ise kanayan yaralarına pansuman yaptırmak için annesinin eczanesine.. Korkmuştuk Ayşe ile. “Akşam Baba’ma nasıl izah edeceğiz?” diye içimizde bir endişe ile yürüdüğümüzü hatırlıyorum yanyana. Acaba bisiklet tamir edilebilecek miydi? Ne diyecekti bisiklet tamircisi? Bu endişeli yürüyüşlerimiz büyüdüğümüzde de devam etti. Bisiklet tamircisinin rolü değişti bir tek. Bilen bilir, endişe ile yürümek zordur. Ama yanında kanından birisi varsa, güç de olsa bir şekilde ileri atılır adımlar..

Bir yıl şehir hayatı süren bisikletimiz, ertesi yaz köy hayatıyla tanıştı. Tozun toprağın içinde, her gün tekerleri patlaya patlaya geçirdi koca yazı.. Tekerleri patladıkça, sıcak kaynak yapardık Ali Şan ile. Eti’nin Finger isimli bir bisküvisi vardı. Elips ile dikdörtgen arası bir şekle sahipti bu bisküvi. Sıcak kaynağın boyutu ve şekli de aynen Eti Finger gibiydi. Ne zaman kaynak yapsak, aklıma düşerdi Eti Finger. Kaynak sonrası Bakkal Recep’e gider, iki paket alır mideye gömerdik. O zamanlar da böyle düşkündüm mideme demek ki..

Ertesi yaz köye geldiğimizde ise patlayacak tekeri kalmamıştı bisikletin. Beton zeminin üzerine uzun süre bırakılmazmış bisiklet. Ters çevirmek gerekirmiş. Yoksa havası inermiş tekerlerinin. Bunu da öğrenmiş olduk.. Havasını şişirip, o yaz da devam ettik delilerce sürmeye. Kuzenim Ali Şan ile saatlerce bisiklet sürer, atının üzerinde sohbet eden kovboylara nispet, biz de bisikletten bisiklete sohbet ederdik. Köyde asfalt yol da yoktu pek. Asfaltta sürmek için 8 km boyunca stabilize yoldan gider, Polatlı-Konya yoluna ulaşır, orada giderirdik asfalt yol özlemimizi.

Sonraki yaz köye geldiğimizde ise ortada bisiklet yoktu! “Baba eve hırsız girmiiiişşşş, bisiklet yok” dediğimizde gelen cevap, “Yok be ne hırsızı, ben onu Kazım’ın oğluna verdim” olmuştu. Babam bisikleti bizim kahyanın oğluna vermiş meğer..

Son yıllarda çekilen filmlerde, “Ege’nin köylerine yaz tatillerinde giden çocuk” teması işleniyor hep. Bizim oralar biraz çorak olduğu için, ne yazık ki o filmlerdeki gibi zeytin ağaçlarının altında, denizin mavisinde geçmedi köy tatillerimiz. Bildiğiniz güneşin altında, buğdayın sarısında, gölgesine sığınılabilecek bir ağaç bile bulamadan, aynen anlattığım gibi geçti. Anne’mle, Baba’mla, Ayşe’yle, Zelal Abla’mla (hatta bir yaz Edi de katıldı aramıza), kuzenlerle.. Bir de rahmetli Ali Amcam ve Güzin Yengem ile..

Fıstığın aslında kabuklu bir yiyecek olduğunu Ali Amca’mdan öğrendim ben. Ne zevkliydi onunla oturup, kabukları parçalaya parçalaya fıstıkları yemek. Ama çok yiyemezdi Amca’m. Yıllar önce gırtlak kanserine yakalandığı için ameliyat olmuştu. Boğazına takılıyordu fıstıklar ve Amca’m öksürüklere boğuluyordu..

Bir de kıskaç yapardık Amca’mla. İki tane petit beurre bisküvinin arasına lokum koyunca, ortaya çıkan bu müthiş atıştırmalığa kıskaç denir bizim oralarda. Biz yine Amca’mın evinde bir gün kıskaç yapıp yerken televizyonda aniden haberler yayına girdi. 12 yaşımdaydım. Sivas’ta olaylar çıkmıştı. Bir otel yanıyordu. Söylenen buydu önce TRT’de. Sonra anlaşıldı ki, asıl yanan otel değil, içindeki insanlardı. Bu sefer ikimizin birden boğazına takılmıştı yediklerimiz…! Diri diri insanlar yanıyordu. Hepsi birer ozandı. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için oradalardı.

“Pir Sultan Abdal kim Amca?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Anlatmıştı bildiğince. Sonra televizyonlarda hep Aziz Nesin ismi geçmeye başlamıştı. Olayları onun kışkırttığı söyleniyordu. Bu söylentiye dayanakları da, ağızlarından salyalar saçan yobazlardı.

“Aziz Nesin kim Amca?” diye sormadım.. Tanıyordum çünkü. İlkokul öğretmenimiz Zeynep Çakmak, Şimdiki Çocuklar Harika isimli kitabını okutmuştu bize. Çok sevmiştim. O kitabı yazan pamuk saçlı dede nasıl suçlanabilirdi ki? Çocuk aklım almıyordu. Büyüdüm, hala da aklım almamaya devam ediyor..

 

Bugün Ayşe’nin doğum günü. Ailemizle birlikte hepbirlikte, nice mutlu, sağlıklı ve güzel yaşlara Ayşe’cik..

Ve yine bugün Aziz Nesin’in ölüm yıldönümü.. Işıklar içinde yattığın, güzellik ve haklılığınla hatırlandığın nice yıllara..

Uzun oldu bu sefer yazı. Biraz da hüzünlü. Aziz Nesin’in olanların ardından yazdığı şiirin son iki dizesiyle bitsin..

 

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye..

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde..

Film

Can Dostum – Intouchables

2 hafta önce, o gün akşam için Aslı ile sinemada film izlemeye karar verdik. Internetten hangi filmlerin vizyonda olduğuna baktığımda ne yazık ki çok da ilgimizi çekebilecek bir film göremedim. Malum, cicim aylarında olduğumuz için duygusal bir film bulmaya çalıştım.

Sinemalarda hangi filmlerin oynadığına baktığım web sitesinde, filmler vizyonda olduğu tarihe göre kronolojik olarak sıralanmıştı. Biraz altlara doğru indiğimde, Can Dostum (Intouchables) isimli filmi gördüm. Vizyona gireli 5 hafta olmuştu ve çok az salonda gösterimdeydi. Yakında olan salonlara baktım. Üyesi olduğum Hillside Etiler’de yer kalmamıştı. Şansıma, Akmerkez’deki sinemada yer buldum. Biz mi yer bulduk, salon mu müşteri buldu açıkçası karar veremedim. 100 kişilik salonda toplamda 7 kişiydik. Ayağını öndeki koltuğa uzatan uzatana.. Öyle rahattı yani ortam.

Film konusunu gerçek bir hikayeden almış ve 2011 yılında Fransa’da çekilmiş. François Cluzet ve Omar Sy başrollerinde oynuyor. Bu isimlerin oynadığı bir filmi daha önce hiç izlememiştim. Fransız sineması hakkında da pek bir bilgim yok açıkçası. Hatta daha doğrusu ben sinemadan pek anlamam. İzlemeyi severim ama sanmıyorum ki yapacağım tespitler doğru olsun. Daha çok hissettirdikleri ile değerlendiriyorum filmleri. Bazen çok sevdiğim bir film oluyor, IMDB’den kaç puan aldığına bakıyorum. O da ne? 6.5/10. “E ama ben ayıla bayıla izlemiştim bu filmi..?” diyorum içimden. Can Dostum’u seçmeden önce de fikir vermesi açısından, ışık hızıyla IMDB’den kaç puan aldığına baktım. 8.5/10 yeni çıkan bir film için oldukça iddialı bir puandı. E tür olarak da “duygusal/komedi” yazıyordu. O halde konusunu okumaya ne gerek vardı?

Dediğim gibi, filmi duygusal ve IMDB’den almış olduğu yüksek puan nedeniyle tercih etmiştim. “Duygusal bir film” dendiğinde otomatik olarak, iki kişi arasında geçen bir aşkın hikayesi olarak algılıyor insan. Ve genelde bu aşk bir kız ve erkeğin arasında olur. Bu filmde ise biraz farklıydı. Boynundan altını hareket ettiremeyen tekerlekli sandalyeye mahkum bir aristokrat (Philippe) ile, kendisine yardımcı olması için bakıcı olarak işe aldığı, hapisten yeni çıkmış olan bir gencin (Driss) arasında oluşan sevgiyi anlatıyordu.

Oysa bu muydu benim hain planlarım? Dediğim gibi cicim aylarında olduğumuz için, ben aşk filmi seçmek istemiştim. Ve öyle de sanmıştım. Filmin ilk 5 dakikasında başrollerde bu iki zat-ı şahanenin olduğunu kavramıştım. “Yok canım daha neler? Birisi 50′li yaşlarda, boyundan aşağısı hareket etmeyen beyaz bir aristokrat, diğeri ise hapisten yeni çıkmış iri yarı ve 30′lu yaşlarında bir zenci. Tövbeler olsun, daha neler!” endişesi ile 15. dakikaya geldik. Korktuğum başıma gelirse, acil olarak salondan çıkabilmemiz için, kaçış güzergahını ezberledim. Aslı’yı kolundan tuttuğum gibi, ikimizi de bu cehennemden kurtaracaktım. Zenci arkadaş, korumasız beyaz amcayı her an öpebilirdi..

Bu dakikadan sonra durumun sandığımın aksine olduğunu, kıbleyi bu defa o kadar da yanlış hesap etmediğimi çok şükür farkettim. Onların sevgisi, abi-kardeş ya da baba-oğul sevgisi olarak nitelendirilebilecek türdendi. Tamam belki tam beklediğim konu bu değildi ama böyle olsa ne olacaktı ki? Filmde vardır sanıp da göremediğim aşk, bizim aramızda zaten vardı..

Filmin büyüsü bozulmasın, merakınız sürsün düşüncesiyle elbette ki filmi anlatmayacağım. Mutlaka izleyin isterim. Sanırım artık dvd olarak da bulunabilir. Evde oturup, ailece izleyebileceğiniz bir film. Duygulanmanızın yanında, kahkahalara boğulacağınız da garanti..

Alışveriş Yeme-İçme

Olinda Foods – Zeytinyağının Alex’i

 

1998′de Seda ile teknik resim ve statik derslerindeki istikrarlı birlikteliğimizin, özellikle teknik resimdeki 2. aktrisi (2. aktris yazdım, ben aktörüm çünkü!) Firuzan idi. Bu yola baş koymuştuk. Dersi veren hocadan daha kıdemli olmalıydık!.. Bu nedenle teknik resim dersini 6, statik dersini isi 5 kez aldık. Ben aslında teknik resim dersini 2. alışımda geçecektim ama, bir gece yarısı Seda’dan gelen telefondaki “Ya bu ödevi de yapmayıverelim be Onur. Notlarımız iyi, kesin geçeriz” sözlerine kandım. Finaller öncesi panoya asılan listede isimlerimizin yanında yazan “G” harfine yapmış olduğumuz, “Sanırım notlar iyi diye direk geçtik. Baksana hoca ‘Geçer’ yazmış” yorumu ise sanırım bir çocuğun masumiyetini en güzel şekilde ifade ediyordur. Hoca eksik ödevden ötürü finale ‘Giremez’ manasında yazmış o ‘G’ harfini. Hep bu umutlar..

6. alışımızda ise hiçbir sorunla karşılaşmadık. Derste o kadar uzmanlaşmıştık ki, artık zihnimizde koca bir gökdelenin tüm ayrıntılarını hayal edebiliyorduk. Bir nakkaşın tüm ayrıntılarıyla bir manzarayı çizmesi gibi, biz de öyle profesyonelce nakşediyorduk kağıda çizimlerimizi. Birkaç defa daha alsaydık; “Kelebek, Zeytin ve Leylek” yerine, “Firuzan, Seda ve Onur” olurdu Benim Adım Kırmızı’daki karakterlerin ismi. Hatta bir adım ileriye taşıyorum iddiamı,  o gün “Biz diploma filan almayalım, tezkere bırakalım ve bizi Teknik Resim Öğretmeni yapın” deseydik kesin kabul edilirdi. Dersi ilk alışımızda asistan olan kişi (YTÜ İnşaat mezunları için gelsin: Hani Serpil Çakmaklı’ya benzeyen) de artık hocamız olmuştu son seferde. Serpil Çakmaklı deyince aklıma hep Yaşar Alptekin geliyor nedense. O zamanlar da o geliyordu. Her ne kadar Salıncakta Üç Kişi filminde (o meşhur sahneyi izlemek için tıklayın) Serpil Çakmaklı oynamamış olsa da; “Ulen acaba Yaşar Alptekin’e benzetsem kendimi, o filmdeki gibi üzerime dar, sarı bir tayt giysem, ellerimle o nazik hareketleri yapsam, iki bel kırsam, bu kadın beni geçirir mi ki dersten?” diye düşünüp durdum. 156 erkek, 4 kızın olduğu bir ortamda hoca mı dersten geçirirdi, yoksa arkadaşlar mazallah başka bir şey mi geçirirdi bilemiyorum artık. Allahtan o son dönem Faber Castell’in çizim setini keşfettim de, adım fakültenin tarihine altın harflerle yazılmadı.

Evet, belki de sorun T cetvelindeydi. Kendimizden 3 yaş küçüklerle birlikte, elimizde T cetveli, A300′lerdeki o sınıfa girmek sinir bozucuydu. Ben son sefer paraya kıyıp, Eminönü’nden Faber Castell‘in çizim setini satın almıştım. O set sayesinde geçmiştim. Bu çizim seti sayesinde, bana yapacak pek bir şey kalmıyordu. Kağıdı yerleştiriyordum içine, o kendi kendine çiziyordu.. Belki de; o kadar zaman harcayıp, paraya kıyacağıma, dersi bizim aktrislerin almadığı gruptan almalıydım. Dersi direk geçerdim…. mi acaba?

Ama o zaman da böyle 2 dost kazanamazdım. Kızlar bu yazıyı okuyorsanız bilin ki, pişman değilim. 6 değil, 16 kez de olsa sizle alırdım (Sanırım 16 tane bonusu da toplamışımdır bu arada). Schoeller ailesini biraz daha zengin ederdik, hepsi bu.. Fazlı Hoca’yı emekli etmiştik, Serpil Çakmaklı’yı da ederdik evelallah.

İnsanın dostlarının olması güzel. Zor günlerinde bir karşılık beklemeden yanında olurlar hep. Aradan yıllar da geçse bilirsin, Gotham City’nin semasına silüeti çakıldığında nasıl ki Batman yardıma koşar, sen daha S.O.S. vermeden dostların hisseder canının yandığını ve sana omuz olurlar. Bu iki şeker, benim 14 yıllık vazgeçemediğim dostlarım. Ve bu dostlarımdan Firuzan, inşaat sektörüne bulaşmayıp, gıda sektöründe kendi işini kurdu. Abisi bildiğim kadarıyla uzun yıllardır ABD’de gıda işi ile uğraşıyordu. Firuzan da bu işi devam ettirme kararı alarak Türkiye’de Olinda Foods şirketini kurdu. Katkısız ve doğal gıda ürünleri konusunda satış yapıyorlar. Zeytinyağları, sirkeler, pekmezler, lokumlar.. Daha neler neler.. Web sitelerinden bakabilirsiniz. (“Aaa, düpedüz tanıtım yazısı yazmış..!” demeyin. Ya ne olacaktı? Elbette ki destek olacağız. Hem size de güzellik yapıyorum. Olinda ürünlerini bir deneyin de görün zeytinyağının Alex’i nasıl olurmuş)

Açıkçası, Firuzan’ın bu kadar kısa sürede böylesine profesyonelce şirketi büyütüp, satış ağını genişletmesine çok büyük saygı duyuyorum. Zaten (teknik resim hikayemizden de anlaşılacağı gibi) sabırlı kızdır. Hedefine ulaşmasını bilir. Ama bu sefer ilk alışta geçti dersi. Üstelik mesai saatlerinin 1/3′ünü siestaya ayırmasına rağmen :)

Geçenlerde Carrefour’da alışveriş yaparken bir anda Olinda Zeytinyağları’nı gördüm. Aklıma Ukrayna ve Rusya günlerim geldi hemen..

Il Patio ile ilk kez Kiev’de yaşadığım dönemde tanışmıştım. Kiev’deki Il Patio, TGI Friday’s ile bitişikti. Sonradan farkettim ki, Ukrayna gibi Rusya’da da hep yanyanalar. “Ulan şansa bak arkadaş” diyecekken anladım; distribütörleri aynıymış meğer. O yüzden yanyanalarmış. Ben en çok ince hamur pizzasını ve salatalarını severdim. Ve elbette pizzanın üzerine döktüğüm acı biberli zeytinyağını da.. Eğer acısı ölçüsündeyse, insanın yemek borusunda tatlı bir acılık bırakıyor ve hiç rahatsız etmiyor. Özlediğim bu tadı, Olinda’nın zeytinyağı sayesinde yeniden tadabiliyorum. Ve biliyorum ki, tamamen doğal ve sağlıklı.. Ah bir de 0 (yazıyla sıfır) kalori olsaydı..!

Son iki yıldır da, işim gereği Rusya’ya sıklıkla gidiyorum. Bazen Moskova’da iç hat aktarma yapıp, diğer şehirlere gittiğim de oluyor. Sheremetyevo’daki bu araları genellikle Il Patio’da geçiriyorum. İtalyan mutfağına bayıldığım için ya da pizzasız yapamadığım için değil. Acılı zeytinyağının pizzayla buluşmasına duyduğum hayranlıktan ötürü.. E bir de kanepeleri rahat, wi-fi var, daha ne olsun?

Madem bu kadar okudunuz bu yazıyı sonuna kadar, o halde doğru web sitesine gidip siparişinizi verin. Bak tekrar veriyorum linki: www.olindafoods.com

Yok ben internetten alışveriş yapmam, korkarım derseniz de Carrefour ya da Mopaş’a uğradığınızda alın.

Ya da yolunuz Mangerie, Namlı, Delicatessen gibi yerlere düşerse, garsondan Olinda Zeytinyağı isteyebilirsiniz. Oralarda ücretsiz tabi ki :)

 


Hit Counter provided by Best Seo Packages