Monthly Archives: August 2012

Kitap

Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar ismini duyalı ne yazık ki çok uzun zaman olmadı. Geçen yıl bir arkadaşım Kitab-ül Hiyel isimli kitabını tanıtırken, İhsan Oktay Anar’ın daha önce yazmış olduğu kitaplardan birinin de Puslu Kıtalar Atlası olduğunu söylediğinde benim jeton düşmüştü. Tüm kitaplarının İletişim Yayınları’ndan çıktığını duyduğumda da, daha bir içim ısınmıştı bu isme..

Yıllar önce, belki 10 yıl olmuştur, Puslu Kıtalar Atlası isimli kitabını duymuştum. Neden bilmiyorum, o dönem kitabı alıp okumak aklıma gelmedi hiç. Bu yazdığım belki sizlere komik gelecektir ama ben isminden dolayı kitabı gezi kitabı sanmıştım. Bir gezginin, dolaşmış olduğu yerler ile ilgili notlarından oluşan bir kitap gibi gelmişti bana.. Ve bu nedenle de bu kitabı okumaktansa o dönemler popüler olan ve ardı ardına kitapları çıkan Dan Brown ve benzeri yazarları okumayı tercih etmiştim. Oysa ne büyük bir hataymış..!

Eren’in tanıtımından sonra hem Kitab-ül Hiyel’i, hem de uzun zamandır ismini duymuş olduğum Puslu Kıtalar Atlası’nı D&R’dan sipariş etmiştim. 3 ay önce de bir fırsat yaratıp bir çırpıda okudum Puslu Kıtalar Atlası’nı. Ve benim için yepyeni bir ufuk açıldı. Sınıflandırmaların her türlüsüne karşıyım karşı olmasına ama bazen sınıflandırma yapma ihtiyacı duyar insan. Eğer bu kitabı da bir sınıfa koymam gerekseydi, öyle sanıyorum ki en iyi tarif tarihsel fantastik olurdu.

1960 doğumlu olan yazar lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimlerini Ege Üniversitesi Felsefe bölümünde  almış. Uzun yıllar öğretim görevlisi olarak çalışmış ve 2011 yılında emekliye ayrılmış. Bugüne kadar Puslu Kıtalar Atlası, Kitab-ül Hiyel, Efrasiyab’ın Hikayeleri, Amat ve Suskunlar isimli kitapları yayınlanmış. Bugünlerde de Yedinci Gün isimli kitabı yayına çıkıyor. 2009 yılında Amat isimli kitabıyla Erdal Öz Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüş. Erdal Öz’ün kim olduğunu, Can Yayınları ile ilgili yazımda belirtmiştim.

Puslu Kıtalar Atlası’nı yazar 1992 yılında yazmış ve kitap 1995 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış. Okumak için neden bu kadar geç kaldığımı düşündükçe kendime kızıyorum. Türkçe ve eski dildeki kelimelerle bu kadar güzel cümleler kurabilen, tarih ile fantastik bir hikayeyi böylesine birleştirebilen bir yazar beklemiyordum açıkçası. Bunlarla karşılaştığımda kendisine hayran kaldım. Yazarın dili hakkında bilgi almak için kitabın aşağıdaki ilk cümlesini okuyabilirsiniz:

“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı kâinattan 7079 yıl, isa mesih’ten 1681 ve hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.”

Kitap Fransızca yayınlandığında, editörü kitabu şu şekilde özetlemiş:

“17. yüzyılda Konstantiniye’de yaşayan, düşgücü zengin bir ihtiyar, kendini kuşatan dünyayı düşler. Kendi iç dünyasına doğru yolculuklara çıkan bu haritacı, düşlerinde gerçekliği arar ve düşlerinden devşirdiklerini Puslu Kıtalar Atlası adlı bir kitaba döker ve kitabını, savaşa gitmek üzere olan oğluna emanet eder. İhtiyarın oğlu, tuhaf bir siyah sikke bulduktan sonra inanılmaz bir serüvene sürüklenecek ve sonunda Puslu Kıtalar Atlası’nı okumaya başladığında, başından geçenlerin tümünün bu kitapta anlatılmış olduğunu görecektir”

Kitapta Arap İhsan, Uzun İhsan Efendi, Ebrehe, Vardapet, Alibaz, Rendekar isimli karakterler var. Kitabın arka kapağında ise şöyle yazılı:

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapattı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
“Dünya bir düştür. Evet, dünya.. Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Peki kimdi bu Rendekar? “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Rendekar kim olabilir ki? Ya da bir başka dilde, “Cogito ergo sum” diyen? Rene Descartes olabilir mi? Türkçe okunuşuyla, Röne Dekart.. Yani hafiften değişmiş haliyle Rendekar.. Evet, kesinlikle o.. :)

Bu kitap hayatım boyunca okuduğum en güzel 5 kitaptan birisi diyebilirim kendimden gayet emin bir şekilde. Sınırsız bir hayal gücünün, mükemmel bir dille ve belli ki emek harcanmış bir araştırmayla harmanlanmış ziyafetine hepinizi davet ederim. Bu kitabı mutlaka okuyun..! Hatta okumayıp, içine düşün..!

“Dünya bir düştür. Evet, dünya.. Ah! Evet, dünya bir masaldır..”

Hepinize tatlı düşler..

Kitap

İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit

Sebepsiz bir ön yargı ile Ahmet Ümit’in hiçbir kitabını bugüne dek okumamıştım. Neden bilmiyorum ama sürekli benzer temada ve kısa bir periyotta kitabı yayınlanan yazarlara karşı negatif hisler taşıyorum. Bu kişilerin başında da Elif Şafak geliyor. Elif Şafak’ın da yazmış olduğu hiçbir kitabı okumadım, okumayı da düşünmüyorum. Ahmet Ümit de bu kara listedeki yazarlardan birisiydi benim için. Ancak sonradan kendisi hakkındaki fikrim değişir gibi oldu.

Ahmet Ümit’e, Sultanı Öldürmek isimli kitabının yeni yayınlandığı dönemlerde bir iki televizyon programında rastladım. Son dönemde yayınladığı kitaplar sayesinde ismini duymuştum ama kim olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değildim. Konuşma tarzı, kitaplarını nasıl yazdığını soranlara vermiş olduğu yanıtlar sırasında gözlerinde beliren heyecan, ve nedendir bilmiyorum ama kendisinin Ahmet Kaya’ya benzediğini düşünmem neticesinde internetten kendisi ile ilgili bir araştırma yaptım. Araştırma derken öyle uzun boylu değil. Hayat hikayesi ve yazmış olduğu kitaplar hakkında kısa bilgiler edindim.

Ahmet Ümit, 1960 yılında Gaziantep’te doğmuş. Gençlik yıllarıyla beraber sol düşüncelerin etkisinde kalmış ve hayatı boyunca politik düşünceleri nedeniyle bir hayli dönüm noktasından geçmiş. Yazar olmasını da sanırım devrimciliğine borçlu. Türkiye Komunist Partisi tarafından ihtilal sonrasında, 24 yaşındayken Moskova’ya gönderilmiş. Burada Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim almış. Daha ziyade polisiye tarzda kitaplar yazıyor ve ben kendisinin Türk yazarlar arasında bu konuda şimdiye kadar okuduklarım arasında en başarılısı olduğunu düşünüyorum.

8-9 yıl kadar önce Dünya Klasikleri’ni satın almaya başlamıştım. Kendime ait ilk kütüphanemi oluşturma çabam olarak da o dönemi sayabilirim. Yaklaşık 200′e yakın kitabım olmuştu o dönem. Ukrayna’ya taşınırken de, tüm kitaplarımı Ankara’ya göndermiştim. Ayşe’nin evinde duruyorlardı. Geçen ay yine 2-3 haftalık bir süre zarfında Ankara’da kalmam gerekti. Bu sırada geceleri bir hayli kitap okuyacak zamanım oluyordu. Rus hikaye yazarlarını okumaya koyuldum. Gogol’un Bir Delinin Hatıra Defteri, Palto isimli hikayelerini okudum. Sonra biraz Puşkin okudum. Ve sonra bir anda gözüme Ahmet Ümit’in İstanbul Hatırası isimli kitabı ilişti. Ben satın almamıştım, sanırım sonradan satın alınmış ve kütüphaneye konmuş. Bir gece hastaneye giderken yanıma o kitabı aldım.

İstanbul Hatırası 2010 yılının Haziran ayında yayınlanmış. Kitapta ailesini kaybetmiş olan Komiser Nevzat baş kahraman. Sarayburnu’ndaki Atatürk heykelinin önünde bulunan cesedi, peşi sıra diğer cinayetler ve cesetler takip ediyor. Seri katil/katillere ulaşmaya çalışan Nevzat Komiser, kendisini hiç de beklemediği bir karışıklığın içerisinde buluyor. Cinayetleri çözebilmek için İstanbu tarihinden yararlanıyor ve olaylar bu şekilde devam ediyor. Kitapta, Balat civarının eski hali, orada yıllar önce yaşamış olan gayrimüslimlerin yaşam tarzlarından sıklıkla bahsedilmiş. Ve esas çerçeve ise, İstanbul şehrinin binlerce yıllık tarihinden oluşuyor. Kitabı okurken, 14 yıldır yaşamakta olduğum şehir hakkında meğerse hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Eminim ki sizler de kitabı okurken bu şehirle ilgili birçok bilgi edineceksiniz.

Kitap, bahsettiğim üzere son 10 yıldır dünya genelinde popüler hale gelmiş olan bir tarza sahip. Kurgu sistematik bir şekilde tasarlanmış, içerisine insanların kitaba olan ilgisini artırmak amacıyla İstanbul tarihi ile ilgili hikayeler serpiştirilmiş. Kısa ve net cümleler ile okuyucuyu yormadan olayların nasıl gelişeceğine dair merakını her geçen sayfa daha da artırarak sürükleyici bir şekilde ilerleyen kitap, son 30 sayfasına kadar pek de beklemediğim bir sonla bitti. Kitabı genel itibariyle beğendiğimi söyleyebilirim. Ben her okuduğum kitapta edebi bir şeyler aramıyorum. Kitap okumak bir hayat biçimi olmalı. Edebi yönden kuvvetli kitapları okumak bazen insanları yorabiliyor ve bu tarz okuması kolay kitapların insanı kitap okuma konusunda zinde tuttuğuna inanıyorum.

Bu düşüncemi benimle paylaşan herkese, İstanbul Hatırası isimli kitabı okumalarını rahatlıkla önerebilirim. Ben Ahmet Ümit’in diğer kitaplarını da okuyacağım..

Kitap

Çarın Laneti – Jasper Kent

Uzun süredir bloga yazı yazamamıştım. Bunun elbette ki çeşitli sebepleri var. Hayat bazen zorluklar çıkartabiliyor insanın karşısına ve bu gibi dönemlerde bazı şeylerden uzak kalabiliyorsunuz. Bloga yazı yazmaktan uzak kalmış olsam da, kitap okumaktan uzak kalmadım bu dönemde. Bu birkaç gün, son 1.5 ayda okumuş olduğum kitaplar hakkında yazılar yazacağım..

Çarın Laneti, Jasper Kent’in yazmış olduğu Danilov Beşlemesi’nin üçüncü kitabı. Geçen yıl Ekim ve Kasım aylarında serinin ilk iki kitabını (On İki ve On Üç Yıl Sonra) okumuştum ve üçüncü kitabı sabırsızlıkla beklemeye koyulmuştum. Seriyi tarihsel fantastik roman olarak adlandırırsak sanırım hata yapmış olmayız.

Üçüncü kitap için 2011′in Kasım ayında amazon.com’u kontrol ettiğimde, kitabın hem basılı hem de e-book formatında yayınlandığını görmüştüm. E-book olarak satın alıp, Kindle’ımdan okumayı düşünsem de, kitabı Türkçe okumak istediğim için beklemeye başladım. Ve o dönemde büyük bir sürpriz gerçekleşti. Jasper Kent blogumda ilk iki kitabı ile ilgili yazdığım yorumlarımı okuyup, benimle iletişime geçti.

Yazılarımı google translation kullanarak okuduğunu ancak tercümenin çok da başarılı olmadığını söyleyerek, benden yazılarımı İngilizce olarak kendisiyle paylaşmamı rica etti. Elbette ki kendisini kırmadım ve böylelikle mailleşmeye başladık. Ardından birbirimizi twitter’dan ekledik ve o günden beri dönem dönem iletişim kuruyoruz.

Yazılarımın çevirisini kendisine gönderdiğimde; Jasper dördüncü kitabı yazdığını, kitapta bir bölümün Türkiye’de geçtiğini söylemişti. Sanırım 1800′lü yılların sonunda Rus Ordusu’nun İstanbulu yakınlarına kadar geldiği dönemde geçecekmiş bu bölüm. Bunu öğrendiğimde, her Türk genci gibi aklıma dahiyane bir fikir geldi ve Jasper’dan kitaptaki Türk karakterlerden birisine Onur ismini vermesini rica ettim..! Sağolsun o da olumsuz bir yanıt vermedi. Mutlu mesut geçen birkaç günün ardından aklıma o dönemlerde henüz Onur isminin kullanılmıyor olduğu, o dönemde yaşayan bir karaktere Onur isminin verilmesinin bir miktar abes olacağı geldi. Ben de kendisini uyararak, ismimin 1950′lerden beri kullanılmakta olduğunu, o nedenle ismimin kullanılmamasının daha iyi olacağını söyledim.

Biraz da kitaptan bahsedeyim artık.. Kitabın orijinal ismi The Third Section. İnsanın aklına, serinin üçüncü kitabı olmasından dolayı “Üçüncü Bölüm” gibi bir isim geliyor. Oysa 1850′li yıllarda Rusya’da Çar’a bağlı olan istihbarat teşkilatının adı olan Üçüncü Şube’den esinlenilerek konulmuş bu isim. Can Yayınları kitabın ismini neden Çarın Laneti olarak çevirdi bilemiyorum ancak ben bu ismi kitaba pek uygun bulmadım. Ortada herhangi bir lanet yok..

Can Yayınları’na bu kitabın Türkiye’de çok geç yayınlanmasından ötürü de bir miktar kırgınım. Ocak ayı itibariyle, kitabın bir an önce yayınlanması dileğimi kendilerine telefon ve e-mail ile sürekli bildirmeme rağmen kitap Türkiye’de Temmuz ayında yayına çıktı. Çeviriyi yine Samim Sakacı başarılı bir şekilde yapmış. Her ne kadar geç yayınlandığını düşünsem de, kitabın hakettiği gibi güzel bir pazarlama ile piyasaya çıkarıldığını düşünüyorum. D&R’larda kitaba özel standlar vardı. Hatta buradan çektiğim bir resmi Jasper’a göndermiştim ve kendisi de oldukça memnun olmuştu. Neyse, biz yine dönelim kitaba..

Son kitap 1825 yılındaki olayları anlatıyordu. Bu defa 1855′e geçiş yapıyoruz. Aleksey Danilov Sibirya’daki sürgüne devam ediyor ve kitapta ağırlıklı olarak Dimitry Danilov, Yudin ve Tamara baş kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Sivastopol İngiliz ve Fransız orduları tarafından kuşatılmış durumda ve Dimitry Danilov önce ülkesini bu düşman ordularına karşı, sonra da kendisini 30 yıl önce karşılaşmış olduğu babasının düşmanları olan vurdalaklara karşı korumaya çalışıyor. Tamara ise, gerçek anne ve babasını ararken, 1812 ve 1825 yılında gerçekleşen cinayetlerde fark etmiş olduğu ortak yönleri inceleyerek hiç beklemediği bir yanıta ulaşıyor. Yudin ise bildiğimiz Yudin.. Dürzülükten başka bir bok yaptığı yok..! :)

Kitabın kurgusunu beğendim, anlatım dili yine çok ustaca. Ancak ben sanki biraz daha yüksek bir beklenti içerisindeydim ve bu nedenle de bir miktar beklentimin altında kaldı bu kitap. İlk iki kitabın çok üst seviyede olmasının da etkisi olabilir. Ama bunlar sorun yaratmadı ve keyifle okudum kitabı. Sonlara doğru bazı sürprizler insanı şaşırtsa da, dediğim gibi ilk iki kitaptaki kadar vurucu etki yapmıyor.

Ben yine de merakla dördüncü kitabın çıkmasını bekliyorum ve hepinize Çarın Laneti’ni okumanızı öneriyorum..


Hit Counter provided by Best Seo Packages