Belçika – Brüksel İzlenimlerim

Geçtiğimiz haftalarda Nijerya’da inşaa etmeyi planladığımız oteli işletecek olan Starwood Hotels (Sheraton, Le Meridien, W, Four Points, etc. markalarının sahibi olan grup) ile bir toplantım olduğu için Brüksel’e gittim. Bu seyahatim esnasında bir kaç saatliğine şehri tanıma fırsatım da olunca, bunu blogda yazmaya karar verdim.
Kaldığım otel şehrin tam merkezinde yer alan Tren İstasyonu’nun karşısında yer alan Le Meridien idi. Akşamüzeri otele yerleşir yerleşmez, lobide Nijerya’lı dostlarıma rastlayınca akşam yemeğini birlikte yemeye karar verdik. Nijerya’lılar otele aynı günün sabahında yerleşmişler ve sanırım akşama kadar da hiçbir şey yemeden-içmeden beni beklemişlerdi. Saat 18:30′da yemek yemek üzere sözleşmemizin ardından, odama yerleşip bir duş aldım ve üzerimi değiştirip yeniden lobiye indim. Klasik Afrika’lı davranışı ile, 18:30′da yiyelim dediğimiz yemek için saat 20:30′da henüz karşı tarafta bir hareketlenme görmeyince, müsade isteyip dışarıda yemek yemek üzere yanlarından ayrıldım.

İlk gelişim olduğu için şehri hiç bilmememe rağen, zihnimden geçen “acaba nerede yemek yenir?” sorusuna aradığım yanıtı bulmak için, her Türk gencinin başvuracağı yönteme başvurdum: İşaret parmağını yala ve rüzgara doğru tut. Rüzgar seni doğru yöne yönlendirecektir..!

Ama öyle olmadı.. Rüzgar ne yazık ki; “ne işin var dışarıda, içeride zıkkımlan sonra da yat zıbar” dercesine otele doğru esti..! Belki yorgunluktan, belki de sevdiğim bir iş arkadaşımın 3 ay önce St. Petersburg’da benzer bir yürüyüş esnasında saldırıya uğramasının verdiği hafif endişe ile (ki biz buna halk arasında (_;_) korkusu diyoruz); ” – Ulen gece gece şimdi başımıza bela almasak mı? – E ama hem dışarıda hafif birşeyler yer, hem de yürüyüş yapmış olurum.. – Adamlara terslenip masadan kalkarken iyiydi, şimdi 1 dakika sonra ne yüzle geri döneceğim?” gel-gitlerinin ardından, zihnimde bir anda bir ışık yandı..

Odadaki pencereden dışarı bakarken gördüğüm manzara, şu an karşımda duran Tren İstasyonu manzarası değildi. Evet, kabul ediyorum.. Kimine göre bu ışık Edison’un ampulü bulmadan önce, Newton’un başına düşen elmadan sonra, ve hatta Stiffler’in annesi ile başbaşa kalan Finch’in zihninde beliren ışık ile kıyaslanamayabilir. Ama durumu o anki açlığım ve masadakilere kızıp yaptığım pavyon kalkışı ile (İstanbul’lular buna zengin kalkışı der ama biz Ankara’da pavyon kalkışı deriz) beraber değerlendirirsek, yanan ışığın ne denli kıymetli olduğu daha net anlaşılacaktır. Bu otelin arkası gayet kalabalık bir meydandan teşkil idi.. Yani belki de dostumuz rüzgar otelin içini değil, otelin arkasını işaret ediyordu..! Rüzgarı takip ettim..

Otelin yanında bulunan merdivenlerden arka tarafa doğru indim. Kendimi Don Kişot ve Sancho Panza ‘nın tariflendiği bir heykelin bulunduğu boş bir meydanda buldum. Biraz daha yürüdüm ve sağ tarafımda yer alan, insanların yoğun bir şekilde girdiği bir kapıdan içeriye doğru girdim. Burası bir pasajdı. Tavanı cam ile kaplanmış, uzun bir koridoru andırıyordu. Sağda ve solda yine ufak tefek dükkanlar vardı. Çoğunluğu çikolata dükkanları.. Yandaki resim sanırım şu an bir çok kişinin beynini uyarıp, müteakiben ilk buldukları marketten alacakları çikolatayı midelerine indirecek olmaları münasebetiyle, alış gücünüzün kapasitesine bağlı olarak fazladan bi 400 – 800 kcal almasına neden olacaktır.. Ben sizin gibi dayanıksız değildim. Dayandım ve yemedim. En azından ilk akşam..!

Pasajın ortasında, sol tarafa doğru dönünce, kendimi bir anda dar sokakların her iki yanına sıralanmış olan restoran ve tavernaların arasında buldum. Belçika’daki tavernalar, bizdeki meyhaneleri andırıyor. Öyle çalgılı, dansözlü mekanlar değil elbette. Bu sokaklar bana Nevizade’yi hatırlattı. Aynen bizim Nevizade’deki gibi kapıda siyah saçlı, esmer tenli arkadaşlar yemeği kendi restoranlarında yemem için beni menülerini incelemek üzere restoranlarına davet ediyorlardı. Sonradan öğrendim ki, bu kişilerin hepsi Tunusluymuş. Brüksel’de Belçikalı’lar haricinde en çok Tunuslu, Türk (hatta daha da özelleştirip, Emirdağlılar da diyebiliriz) ve Kongolular yaşıyormuş.

Hafif bir başlangıç ve sıradan bir yemek yememe ve yanında da sadece bir bira içmeme rağmen 47 EUR hesap ödeyince, Brüksel’in yeme-içme konusunda pahalı bir şehir olduğu kanısına vardım.. İçtiğim bira Hoegaarden olunca, bunları dert etmedim elbette. Hoegaarden’la Kiev’de yaşadığım dönemde tanışmıştım. Hoegaarden Belkçika’da ufak bir kasabanın adı. 1400′lü yıllarda Hoegaarden’da üretilmeye başlanılan bu bira ile ilgili yakında başka bir yazı yazacağımdan dolayı, şimdilik çok detayına girmeden Brüksel izlenimlerime devam edebilirim.

Ertesi gün sabah çok erkenden başlayan toplantım, akşama kadar sürdü. Toplantının sonrasında ise Starwood Hotels Başkan Yardımcısı’nın ricası üzerine, akşam yemeğini birlikte çok güzel bir restoranda yedik. Başkan Yardımcısı’nı ilk gördüğümde “Lübnan’lıdır herhalde” diye düşünmüştüm. Beni yemeğe davet ederken, “Çok ortak yönlerimiz var. Akşam yemeğinde mutlaka sohbet etmek istiyorum” dediğinde işin ucunun Osmanlı’ya dayanacağını açıkcası tahmin etmiştim. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Sonradan çok samimi olduğum bu kişi, Suriye doğumluymuş ve uzun yıllardır Avrupa’da yaşıyormuş. Haftasonları Paris’te, hafta içi de Brüksel’de.. Biz de kendi yaşadığımıza hayat diyoruz be..!

Suriye’li ortak tanıdıklarımız çıkınca, sohbet iyice ısındı. Eşinin de Suriye’li olduğundan, Muhteşem Yüzyıl dizisinin Arapça yayınlandığını ve uydu aracılığı ile bu diziyi izlemeye başladıklarından, anneannesinin Osmanlı Sarayı’ndan olduğundan, Mimar Sinan’ı araştırdığını ve kendisine hayran olduğundan bahsetti. Doğruluğu tam olarak bilinmese de, artık bir şehir efsanesi haline gelmiş olan Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a duyduğu aşkın hikayesinden bahsettim.

Efsane o ki, Mimar Sinan Mihrimah Sultan’a aşık olmuş ve kendisiyle evlenmek istemiş. Kanuni Sultan Süleyman bu evliliğe razı olmayıp, Mihrimah Sultan’ı bir başka Paşa ile evlendirince de, Mimar Sinan bu acısını Mihrimah Sultan adına inşaa ettiği 2 adet camisinde gerçekleştirdiği mimari mucize ile sonsuzluğa aktarmış. Denemedim, bilmiyorum ama söylenen o ki, Topkapı Sarayı’nda Mihrimah Sultan’ın yaşadığı odanın balkonuna Mihrimah Sultan’ın doğumgününde çıkıldığında, Üsküdar ve Edirnekapı’da bulunan, aynı isme sahip Mihrimah Sultan Camiilerinin birinin üzerinde ay, diğerinin üzerinde ise güneş gözükürmüş.. “E iyi de ne alaka?” diyenler için gelsin: Mihrimah’ın orjinali Mihr-i Mah, yani Türkçesi ile Güneş ve Ay demekmiş..

Biz yine dönelim Brüksel’e.. İlginçtir etrafımda neredeyse hiç Türk görmedim. “Nerede bu Emirdağlılar?” diye içlenmedim de değil.. Sanırım onlar şehrin merkezinde değil, kendi kolonilerini kurdukları bir semtte yaşıyorlarmış. Ama enteresandır, dönerci de görmedim şehirde.. Bunun yerine bol bol çikolata mağazaları, waffle dükkanları ve tavernalar gördüm. Özellikle Grand Palace ‘tan, İşeyen Çocuk Heykeli’ne doğru giden sokak, Eskişehir’deki ETİ fabrikasının yanından geçerken duyulan o mis gibi koku ile insanı dininden imanından çıkartmaya yelteniyordu.

Grand Palace, 68 m x 110 m büyüklüğünde dikdörtgen bir meydan ve etrafı tamamen tarihi binalarla çevrili. 400-500 yaşındaki bu güzel binalarıyla meydan UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almayı fazlasıyla hakediyor. Her 2 yılda bir Ağustos ayında meydan, çiçeklerin bir halı gibi yerleştirilmesi şeklinde kaplanıyormuş. Bu sefer göremedim ama artık bir başka sefere kısmetse.. Meydan üzerinde Godiva’nın çikolata mağazası da yer alıyor. Yalnız o kadar sade, bakımsız ve şirindi ki, aklıma Beyoğlu’ndaki profiterolcü İnci geldi.

Grand Palace’taki sokaklardan birisini (insanların en yoğun olarak girdiği) takip ederseniz, etrafınızdaki onlarca çikolata mağazası, waffle dükkanı, Ten Ten müzesi, ve hediyelik eşya dükkanlarını geçtikten sonra bir anda Brüksel’in bir diğer popüler yapısını görüyoruz. İşeyen Çocuk Heykeli.. Orjinal ismiyle, Menneken Pis. Ufacık heykel nasıl bu kadar popüler hale getirilmiş hayret doğrusu.. Turizm becerisi bu olsa gerek..

Bunların dışında Atomium ve Mini Europe’un da mutlaka görülmesi gereken yerler olduğunu okumuş olsam da, pek fazla zamanım olmadığı için göremedim. Bira ve çikolata ile ilgili ilerleyen zamanlarda başka yazılar yazacağım. Bu yazdıklarıma ek olarak Brüksel’de farklı lokasyonlarda duran ve uygun ücretlerle kiralayabildiğiniz bisikletler, 10 farklı sos ile hazırlanan patates kızartması, 100′lerce çeşit bira ve elbette brüksel lahanası da çok popüler.

Ülkenin kuzeyi Felemenk, güneyi ise Fransız asıllı kişilerden oluşuyor. Bu nedenle, Felemenkçe, Fransızca, hatta nadiren de olsa Almanca konuşulduğuna şahit olabiliyorsunuz. Brüksel’de daha ziyade Fransızca konuşuluyordu..

Brüksel’in, 2 günlük kısa bir tatil için gidilebilecek yerlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Gidip görmenizi, o buram buram çikolata ve waffle kokusunu koklayıp, kendinizi o mucizevi tatlarda kaybetmenizi kesinlikle tavsiye ederim..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>


Hit Counter provided by Best Seo Packages