Manzaradan Parçalar – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un 2010 yılında yayınlanan Manzaradan Parçalar isimli kitabını bir süredir okumak istiyordum. İlk çıktığı dönemlerde kitabı satın almıştım ve nihayet geçen hafta bir fırsat bularak kitabı okumaya başladım. Kitabı okurken aklıma hep yazarın 2003 yılında yayınlanan İstanbul: Hatıralar ve Şehir isimli kitabı geldi. Çünkü o kitabı okurken de sanki Orhan Pamuk karşımdaymış ve kendisiyle sohbet ediyormuşuz gibi hissetmiştim. Manzaradan Parçalar kitabında Orhan Pamuk sevdiği yazarların hayatlarını ve yazım stillerini, kendi yazdığı kitaplar ile ilgili bazı konuları, bu kitaplarda yayınlanmayan bazı bölümleri aktarırken, bir yandan da ucundan da olsa siyasete giriyor ve düşüncelerini aktarıyor.

Kitapta adı en çok geçen yazarlar Nabakov, Dostoyevski, Thomas Mann, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Stendahl. Orhan Pamuk’un bu yazarlardan özellikle ilk üçüne olan saygısının büyüklüğünü kitabı okudukça anlayabiliyoruz. Dostoyevski’nin bir çok kitabını yıllar önce okumuştum ama ne yalan söyleyeyim, Manzaradan Parçalar’ı okuduğumda içimden tüm Dostoyevski kitaplarını yeniden okumak geldi. Yakın bir zamanda buna başlayabilirim. Ve tabi ki Thomas Mann’ı okumaya da.. Öncelikle Buddenbrooklar isimli kitabını okumalıyım. Kitap Orhan Pamuk’un ilk yayınlanan kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları‘ndaki gibi bir çağ ve aile romanı. Thomas Mann’a yaklaşık 100 yıl önce bu kitap Nobel Edebiyat ödülünü de bu kitap kazandırmış. Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları isimli kitabının Buddenbrooklar’dan çalma olduğu konusunda çok yerde eleştiriler vardır. Elbette ki henüz Buddenbrooklar’ı okumadan, “hayır! kesinlikle böyle bir şey yoktur” gibi mesnetsiz bir Orhan Pamuk savunmasına girişmeyeceğim. Ancak Manzaradan Parçalar’da Orhan Pamuk, Thomas Mann’a olan hayranlığından, Buddenbrooklar kitabı ile Cevdet Bey ve Oğulları‘nın benzerliğinden bahsetmiş. Ve yine yazarların okudukları kitaplardan, yazarlardan ve yazarların tarzlarından etkilenebileceklerinden de bahsetmiş. Bir kitabı yazarken bu tip bir etkilenme son derece normal olsa gerek.

Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları‘ndan sonra yazmaya başladığı ancak ihtilal ve diğer nedenler ile yayınlamaktan vazgeçtiği bir siyasi romanı olduğunu bilmiyordum. Bir gün yayınlanırsa okumaktan zevk alacağım şüphesiz. Şu ana kadar yayınlanan tek siyasi romanı Kar‘ı okumaktan büyük zevk almıştım. İkinci bir roman daha olursa, bundan da zevk alacağıma şüphe yok.. Masumiyet Müzesi, Sessiz Ev ve Benim Adım Kırmızı isimli kitaplarını yazarken, çizmiş olduğu mekan detaylarını da bu kitabında okuyucuları ile paylaşıyor Orhan Pamuk. Bu sayede eşyalardan bahsederken herhangi basit bir hata yapmaksızın, 10 bölüm sonra dahi her şeyi doğrulukla yazabiliyor.

Kitapta anlatılan Çin’li ressam hikayesini ve bu hikayenin ardından Deniz Bilgin isimli ressamın hikayesini burada paylaşmak istiyorum. Deniz Bilgin, 1956 doğumlu bir ressam. Ne yazık ki 1999 yılında soğuk bir Ankara gününde kendisini boş binanın çatısından aşağı atarak intihar etmiş. Ölmeden önce çizdiği son resminin ismi bazılarına biraz komik gelebilir ancak yine de yazayım: Minareden at beni, in aşağı tut beni.

Orhan Pamuk’un kitabında bu konu ile ilgili yazdığı yazıyı aşağıda bulabilirsiniz. Ayrıca Deniz Bilgin’in intihar etmeden önce çizmiş olduğu son resmi de yine aşağıya ekliyorum.

Bir zamanlar Çin Padişahı, hüner yarışına giren iki ressamdan birer deniz manzarası yapmalarını istemiş. Genç ressam denizdeki bütün dalgaları, bütün balıkları ve bütün renkleri tek tek resmetmeye girişmiş…

Yaşlı ressam ise yatay bir çizgi çekmiş hızla. Aşağısını deniz mavisiyle boyamış el çabukluğuyla iki de yelkenli eklemiş, bir de rüzgarda uçan martı… Resim o kadar çabuk bitmiş, denize de o kadar çok benzemiş ki, padişah genç ressamın sabrının sonuçlarını beklemeden bir kese altını hüner sahibi yaşlı ressama vermiş.

Genç ressam ise resmine devam etmiş. Tek tek dalgaları, denizdeki binbir çeşit balıkları, balıkların üzerindeki pulları sabırla yıllarca resmetmiş. Doksan iki yaşında resmin yarısına geldiğinde, herkes onu unuttuğunda ölmüş. ‘Çin Resmi’ne Giriş’ adlı kitabında bu hikayenin sonunu anlatan Arthur Waley, bu sabırlı ressamın hayatının sonuna doğru şöyle dediğini belirtiyor:

‘Padişahlar resme bakıp deniz sansınlar diye resmetmiyorum ben. Denize bakanlar onu bir gün resim sansın diye resmediyorum.’

11. yüzyılda yaşamış Ching Hao ise bu sabırlı ressamın neden resim yaptığını aslında bilmediğini söyletir ihtiyar kahramanına. Bu yüzden de resminde yarım kalan, daha sonra bakanların ve kendisinin bile anlayamadığı tuhaf yaratıklar, şeytancıklar, böcekler, acayip bir ışık belirirmiş.

Osmanlı ve İran nakkaşlarıyla da bir kardeşliği olan ikinci cins ressamların sabır eserlerine uzun uzun bakmayı çok severim. Bir tuğla duvarın tuğlalarını tek tek resmeden, bir bahçedeki çimenleri, yaprakları tek tek çizen, bulutların kıvrımlarındaki incelikler ya da dalgaların sırtlarında beliren beyaz köpükler için peygamber sabrı ve çocuk içtenliğiyle bütün bir ömür veren nakkaşlar bende saygıyla hayranlık arası bir duygu uyandırır.

Çocukluğumda, gençliğimde, resim yaparken sokaklardaki parke taşlarını, damlardaki kiremitleri ya da bir kadının elbisesinin üzerindeki küçük çiçekleri tek tek çizmek gelirdi hep içimden. Ressam bir orman resmi çizecekse özenerek ve her birinin diğerinden farklı olduğunu hissederek tek tek bütün yaprakları çizmelidir diye düşünürüm.

1956 doğumlu Deniz Bilgin işte böyle bir ressam. ‘Bahçe’ diye bir resim yapmış, hafızasının bahçesindeki bütün yaprakları -hem de gölgeleriyle tek tek çizmiş. Bahçe duvarının taşlarını da ve arkadan gözüken denizin üzerinde titreşimleri de tek tek çizmiş, sabırla boyamış. Bir kertenkele yapmış üzerindeki pullar tek tek var. ‘Nehir’ diye bir resim yapmış ve bakana sabrıyla meydan okuyan bu tür nakkaşların hoşlanacağı bütün ağaç, yaprak ve ırmak kıvrımları, bu resimde ürpere-üşüye, birbirinin içine geçe geçe bir korku olmuş… ‘Tütün’ diye bir resim yapmış, kurutulan tütün yapraklarını tek tek özenle ve içtenlikle öyle bir çizmiş ki tütünler arasından bir ışık çıkmış ve resme bakanı korkutmaya başlamış.

Sarsıcı, korkutucu olan nakkaşın aylar yıllar süren sabrının sonunda yapraklar, ağaçlar, kıvrımlar arasından hafif bir ışık gibi sızan bu duygu. Elini ve hünerini sabırla terbiye eden nakkaşın bu duyguyu, bu ürperişi bilmeden resme yerleştirdiğini Çinli yazar gibi düşünmek benim de hoşuma gidiyor. Yazarın ya da nakkaşın ısrarla aylarca, yıllarca mutlulukla sabretmesinin ödülü, içindeki ışığı, cinleri, şeytanları, yılanları ve diğer korkutucu yaratıkları en sonunda görünür kılması.

Deniz Bilgin bu sabırla 1999’da yaptığı son resimlerinden birine, ‘Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni’ adını vermiş. Aynı yıl Ankara’da boş bir binanın tepesine çıkmış ve kendini aşağı atıp ölmüş. Tek tek yaprakları neden çizdiğini bilmiyor, aşağıda kendisini kimsenin tutmayacağını ise biliyormuş.

 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>


Hit Counter provided by Best Seo Packages