Yeşil Bisiklet

Ben çocukken yazları harman zamanı köyümüze giderdik. Oradan da yazlığa.. Böyle geçerdi yaz tatillerim. Polatlı’da buğday biçim sezonu, Temmuz ayının başında başladığı için 30 Haziran, 1 Temmuz gibi giderdik Uzunbeyli’ye. 20-25 gün kalırdık. Sonra bir iki gün Polatlı. Oradan da ver elini yazlık..

Yaz tatilinin en zevkli günleri köyde geçenleriydi. Kuzenlerim de köye gelirdi yazları. Öyle bir iki kuzen de değil. Onlarca.. Beni tanıyanlar bilirler ne kadar çok kuzenim olduğunu. Onlarla beraber geçen sıcak günlerin sonunda, akşam serinliğinde akrabalarla birlikte yenen yemekler, çardakta oturup çitlenen daha yarım saat önce koparılmış ayçekirdeği, bisikletle çıkılan gezintiler.. Köy güzeldi..

Üç tekerlekli bir bisikletimiz vardı çok ufakken. Biz ufaktık ama köydeki konak çok büyüktü. Ayşe, Rüya ve ben o bisiklete binerdik konağın halı saha büyüklüğündeki antresinde. Kırmızıydı bu bisiklet ve çok sağlamdı. Bir kişi sürerken, diğeri de arkasında ayakta durabilirdi. Omuzundan sıkı sıkıya güvenle tutarak..

Sonra biz biraz büyüdük. Bianchi Aspid oldu bu defa bisikletimiz. Hem de 18 vitesli. Babamın arkadaşı Mehmet Amca getiriyordu Polatlı’ya Bianchi bisikletlerini o zaman. Babamla o Cumartesi Mehmet Amcanın petrol istasyonuna gittik. Esasen petrolcüydü, ama yurtdışından bisiklet de getiriyordu. O zamanlar vitesli dağ bisikleti bulmak öyle kolay değildi. 21 vitesli bir modeli aldık ve çıktık oradan. Babam önde arabayla, ben arkasında bisikletle eve kadar gittik. Hemen Ayşe’yi çağırdım. Beraber sürmeye başladık 13 Eylül İlkokulu’nun bahçesinde. 10 dakika ben, 10 dakika Ayşe.. Daha 1 saat sürememiştik ki, Mehmet Amca’nın oğlu Necati Abi belirdi yanımızda. Yanında yeşil bir bisiklet vardı. “Onur, Baba’m İtalya’dan 21 vitesliyi bana getirtmişti. Yanlışlıkla sana verilmiş. Sana gelen bu 18 vitesli olandı. Ver bakalım” dedi. Aldı ve gitti bizim canavarı. 3 vites geriye düştük..

Sonra başına gelmedik kalmadı bizim yeni canavarın. Henüz 5. dakikasında, bir arkadaşım “Ver bakalım şu bisikleti. Zamanında sen benim Pinokyo’ya çok bindin. Ben de şuna bir bineyim” dedikten sonra, bisikleti sürmeye başladı. Daha on metre gitmemişti ki, önünü kaldırdı bisikletin. Ardından bisikletin ön tekeri sola, bisiklet sağa, bizim arkadaş da ortaya doğru uçtu. Hay Allah o da ne!.. Meğer yeni bir bisiklet alındığında, önce vidaları sıkmak gerekirmiş..!

Bisikletin dağılan parçaları gibi biz de dağıldık. Ayşe ve Ben bir elimizde bisikletin ön tekeri, diğerinde kalan parçası doğru bisiklet tamircisine.. Arkadaş ise kanayan yaralarına pansuman yaptırmak için annesinin eczanesine.. Korkmuştuk Ayşe ile. “Akşam Baba’ma nasıl izah edeceğiz?” diye içimizde bir endişe ile yürüdüğümüzü hatırlıyorum yanyana. Acaba bisiklet tamir edilebilecek miydi? Ne diyecekti bisiklet tamircisi? Bu endişeli yürüyüşlerimiz büyüdüğümüzde de devam etti. Bisiklet tamircisinin rolü değişti bir tek. Bilen bilir, endişe ile yürümek zordur. Ama yanında kanından birisi varsa, güç de olsa bir şekilde ileri atılır adımlar..

Bir yıl şehir hayatı süren bisikletimiz, ertesi yaz köy hayatıyla tanıştı. Tozun toprağın içinde, her gün tekerleri patlaya patlaya geçirdi koca yazı.. Tekerleri patladıkça, sıcak kaynak yapardık Ali Şan ile. Eti’nin Finger isimli bir bisküvisi vardı. Elips ile dikdörtgen arası bir şekle sahipti bu bisküvi. Sıcak kaynağın boyutu ve şekli de aynen Eti Finger gibiydi. Ne zaman kaynak yapsak, aklıma düşerdi Eti Finger. Kaynak sonrası Bakkal Recep’e gider, iki paket alır mideye gömerdik. O zamanlar da böyle düşkündüm mideme demek ki..

Ertesi yaz köye geldiğimizde ise patlayacak tekeri kalmamıştı bisikletin. Beton zeminin üzerine uzun süre bırakılmazmış bisiklet. Ters çevirmek gerekirmiş. Yoksa havası inermiş tekerlerinin. Bunu da öğrenmiş olduk.. Havasını şişirip, o yaz da devam ettik delilerce sürmeye. Kuzenim Ali Şan ile saatlerce bisiklet sürer, atının üzerinde sohbet eden kovboylara nispet, biz de bisikletten bisiklete sohbet ederdik. Köyde asfalt yol da yoktu pek. Asfaltta sürmek için 8 km boyunca stabilize yoldan gider, Polatlı-Konya yoluna ulaşır, orada giderirdik asfalt yol özlemimizi.

Sonraki yaz köye geldiğimizde ise ortada bisiklet yoktu! “Baba eve hırsız girmiiiişşşş, bisiklet yok” dediğimizde gelen cevap, “Yok be ne hırsızı, ben onu Kazım’ın oğluna verdim” olmuştu. Babam bisikleti bizim kahyanın oğluna vermiş meğer..

Son yıllarda çekilen filmlerde, “Ege’nin köylerine yaz tatillerinde giden çocuk” teması işleniyor hep. Bizim oralar biraz çorak olduğu için, ne yazık ki o filmlerdeki gibi zeytin ağaçlarının altında, denizin mavisinde geçmedi köy tatillerimiz. Bildiğiniz güneşin altında, buğdayın sarısında, gölgesine sığınılabilecek bir ağaç bile bulamadan, aynen anlattığım gibi geçti. Anne’mle, Baba’mla, Ayşe’yle, Zelal Abla’mla (hatta bir yaz Edi de katıldı aramıza), kuzenlerle.. Bir de rahmetli Ali Amcam ve Güzin Yengem ile..

Fıstığın aslında kabuklu bir yiyecek olduğunu Ali Amca’mdan öğrendim ben. Ne zevkliydi onunla oturup, kabukları parçalaya parçalaya fıstıkları yemek. Ama çok yiyemezdi Amca’m. Yıllar önce gırtlak kanserine yakalandığı için ameliyat olmuştu. Boğazına takılıyordu fıstıklar ve Amca’m öksürüklere boğuluyordu..

Bir de kıskaç yapardık Amca’mla. İki tane petit beurre bisküvinin arasına lokum koyunca, ortaya çıkan bu müthiş atıştırmalığa kıskaç denir bizim oralarda. Biz yine Amca’mın evinde bir gün kıskaç yapıp yerken televizyonda aniden haberler yayına girdi. 12 yaşımdaydım. Sivas’ta olaylar çıkmıştı. Bir otel yanıyordu. Söylenen buydu önce TRT’de. Sonra anlaşıldı ki, asıl yanan otel değil, içindeki insanlardı. Bu sefer ikimizin birden boğazına takılmıştı yediklerimiz…! Diri diri insanlar yanıyordu. Hepsi birer ozandı. Pir Sultan Abdal Şenlikleri için oradalardı.

“Pir Sultan Abdal kim Amca?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Anlatmıştı bildiğince. Sonra televizyonlarda hep Aziz Nesin ismi geçmeye başlamıştı. Olayları onun kışkırttığı söyleniyordu. Bu söylentiye dayanakları da, ağızlarından salyalar saçan yobazlardı.

“Aziz Nesin kim Amca?” diye sormadım.. Tanıyordum çünkü. İlkokul öğretmenimiz Zeynep Çakmak, Şimdiki Çocuklar Harika isimli kitabını okutmuştu bize. Çok sevmiştim. O kitabı yazan pamuk saçlı dede nasıl suçlanabilirdi ki? Çocuk aklım almıyordu. Büyüdüm, hala da aklım almamaya devam ediyor..

 

Bugün Ayşe’nin doğum günü. Ailemizle birlikte hepbirlikte, nice mutlu, sağlıklı ve güzel yaşlara Ayşe’cik..

Ve yine bugün Aziz Nesin’in ölüm yıldönümü.. Işıklar içinde yattığın, güzellik ve haklılığınla hatırlandığın nice yıllara..

Uzun oldu bu sefer yazı. Biraz da hüzünlü. Aziz Nesin’in olanların ardından yazdığı şiirin son iki dizesiyle bitsin..

 

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu
Binip kara bir buluta Sivas ilinden
Sivas rüzgarında uçup gelmiş
Helallik dilemeye..

Ey yüreğimin onmaz acıları
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende, ne de sende
Ne de olsa yurttaşımsın
Kapalı da olsa bütün vicdan kapıları yüzüme
Bilmelisin, bir yerin var can evimde..

4 Comments

  • volkan özgün
    July 6, 2012 - 1:37 pm | Permalink

    bu kadar ayrıntıyı nasıl hatırlamayı başarıyorsun inanilmaz :))

  • July 6, 2012 - 1:49 pm | Permalink

    Hafızam iyidir :) Teşekkürler :)

  • Orhan Ozalp
    July 7, 2012 - 8:19 am | Permalink

    Onurcugum kalemine saglik. Duygularini kismadan direk aktariyorsun ve boylece samimiyetin okuyucuya geciyor. Sevgiler
    Orhan

  • July 7, 2012 - 11:53 pm | Permalink

    Orhan Abi’m, çok teşekkür ederim bu güzel sözlerinden ötürü.. Çok sağol :)

  • Leave a Reply

    Your email address will not be published. Required fields are marked *

    You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>


    Hit Counter provided by Best Seo Packages