Yearly Archives: 2013

Şiir

Öyle Güzel Yalnızım Ki Seninle – Kaya Özkuş

oyle guzel yalnizim ki seninle kaya ozkusİlkokulda Jules Verne okur, balonla dünyayı gezme hayalleri kurardım. Goscinny’e merak saldım sonra. Pıtırcık serisini baştan sona okudum. Sonra biraz büyüdüm. Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu okuttular. Soğumadım okumaktan. Arada kaçamaklar yapıp Aziz Nesin’i keşfettim.

Sonra büyüdükçe küçüldüm, çizgi romanlara merak saldım. Ve tabi dizilere. Pazar öğlenleri TRT’de yayınlanan Görevimiz Tehlike dizisinin her bölümünde Nicholas Black (Thaao Penghlis) makyajla suratını değiştirirdi. Çoğu kez suç örgütünün elebaşı kılığına girerdi. Akşamına ise Vahşi Batı’nın en hızlı kılık değiştiren kovboyu, garibanların dostu, alemlerin kralı Tom Braks makyajını yapar, suçluları yakalardı avuçlarımın arasındaki çizgi romanda.

Biraz daha büyüyünce değişti okuduklarım. Ayşecik sayesinde Halil Cibran’ı, Murathan Mungan’ı keşfettim. Klasikleri de okudum elbette. Dostoyevski, Tolstoy, London, Dickens, vd. Sonra herkes gibi ben de aşık oldum lisede. Ve herkes gibi şiir okumaya başladım. Nedenini sorgulamadım. Duyguları bir şekilde tatmin etme içgüdüsüdür belki de bizleri lisede şiire sevk eden.

Aşk duygusunun yanına başka duygular da eklendi sonrasında, sol yanımdan kopup gelen. Nazım Hikmet okudum. Ahmed Arif okudum. Sabahattin Ali okudum. Şiir sadece aşk için yazılmazmış, bunu öğrendim. O aralar fark ettim; kalp de, yürek de soldan atarmış…

Sonra ben de yenik düştüm popüler kültüre. Bestseller camiasında takıldım uzunca bir süre. Hala da ara sıra okurum zihin dağıtmak için. Ama topladım da kendimi. Orhan Pamuk okudum. İhsan Oktay Anar okudum. Oğuz Atay okudum. Farklı tarzlar da olsa, derin adamlar buldum. Bu aralar ise yepyeni denizler keşfediyorum. Carver, Kazancakis, Bener, vd.

Peki bu yazı ne zaman başlıkla alakalı hale gelecek? diyenlere gelsin:

Geçen hafta gecenin dördünde uyanıp, üç yıldır tanıdığım Kaza Özkuş’un Öyle Güzel Yalnızım Ki Seninle isimli şiir kitabını ikinci kez okudum. Sonrasında da bu yazıyı yazmaya karar verdim. Zor şey bir tanıdığının eseri ile alakalı yazı yazmak, yorum yapmak. Yanlış anlaşılmaya çok müsait. Ama ben yine de cesaret edip yazacağım düşüncelerimi. Zaten kitabı alıp okuduğunuzda, sizler de eminim benzer duyguları hissedeceksiniz.

Kaya Abi akupunktur konusunda uzman bir anatomi profesörü. Ve ayrıca bir şair. Ne kadar da kısa bir title oldu bu ikincisi böyle. Sadece dört harf. Ş, A, İ, R. Bugünlerin dünyasında bayağı kalır bu ünvan. Kimse kaale almaz. Almıyor da zaten. Kitap dükkanlarının yarısı olmasa bile, en az dörtte biri şiire ayrılırdı ben çocukken. Polatlı’da Barış, Ankara’da Dost kitabevinde böyleydi en azından. Şimdi ise kıçı kırık bir raf ayrılıyor. O da en dip köşede. Tıpkı hayatımızda duygularımıza verdiğimiz yer gibi.

Duyguların ön planda olmadığı bir dünyada şiire yer kalmadı malesef. Oysa o dört harfliler içeriyordu duygularımızı. Ve onları yazanlardı o hisleri sözcüklere döken sihirbazlar. Şiir ve şairdi bunlar. Duyguları en kısa yoldan söze döken üstatlara, bu dört harfli kısa ünvan bence cuk oturuyor. Yalın, asil ve dolu. Tam da şiir gibi. Okumasını bilene…

Kaya Abi de böyle işte. Bazen mesleğiyle alakalı sözcükleri (en sonki sisipedimis miydi, sisumispedis miydi hala bulamadım internette) aklımda tutmakta zorlansam da, geri kalanlar kendiliğinden asılı kalıveriyor zihnimde. Ben bir şey yapmıyorum, onlar kendiliğinden kayıt ediliyorlar duygu defterime. Sözlerin sahibinin kalemi o deftere işliyor söylediklerini çünkü. Bana ise keyfini çıkarmak kalıyor.

elde

kalan

an,

çıkında

birikti.

yola

çıktı

derviş,

dokundu

asası

toprağa,

çiçeklendi

yol.

Elindeki asa hep toprağımıza dokunsun ve yollarımız her daim çiçeklerle donansın Sevgili Kaya Ağabey…

Dilerim öyle olsun…

Düşünce

Noel Mumları

Noel MumuSevgili Michael Kunze-CONCEWITZ dün akşam çok güzel bir hikaye anlattı. Hatırlayabildiğim kadarıyla paylaşmak istedim.

Hz. İsa’nın doğumu her yıl Aralık ayında Noel adı verilen Hristiyan Bayramı ile kutlanır. 24 Aralık akşamı başlayan bu kutlamalardan 4 hafta önce evlerde mumlar yakılır. Her Pazar akşamı bu mumlardan bir tanesi yakılarak, Noel’den önceki son Pazar günü 4 mum birden yakılmış olur.

Bir çocuk, yine böyle bir Pazar günü mumların yaydığı alevleri izlerken ilk yakılan mum bir anda söner. Çocuk çok üzülür ve mumu yeniden yakmak için hareketlenirken mum çocuğa seslenir: “Boşuna uğraşma. Benim adım Sevgi‘dir. Artık ne yazık ki insanlar bana ihtiyaç duymuyorlar. Alevime gerek kalmadı,”

Derken ikinci mum da söner. O da çocukla konuşmaya başlar: “Vaktini gereksiz yere harcama. Benim adım Saygı‘dır. Sevginin olmadığı bir dünyada ben de alev saçamam,”

Hemen sonrasında üçüncü mum da söner. O da çocuğa seslenir: “Boş yere yorma kendini. Benim adım Barış‘tır. Sevgi ve Saygı kalmayınca insanlar birbirine düşman olur. Benim alevim de bir işe yaramaz,”

Çocuk üç mumun sönmesinden ötürü son derece mutsuz olur. Büyük bir endişe ile dördüncü mumun cılız alevine bakar. Ve o an dördüncü mum konuşmaya başlar: “Üzülme çocuk. Benim adım Umut‘tur. Ben yandığım müddetçe, beni kullanarak diğer mumları yakabilirsin. Benim sönmeme asla izin verme!”

Hayat

Istanbul Maratonu’nda Koştum

Istanbul Maratonu Onur OzalpGeçen hafta Pazar günü İstanbul Maratonu düzenlendi. Yaklaşık 6 ay önce internetten form doldurup, 8 km koşusu için kayıt yaptırmıştım. Daha sonradan maratonun formatında ufak bir değişiklik yapıldı ve benim kayıt yaptırmış olduğum etap uzunluğu 10 km olarak revize edildi. Klasik Türk iç motivasyonu sağ kulağıma “koşarsın be oğlum n’olacak sanki?” dese de, sol kulağımda “emin misin koçero?” şeklinde bir fısıltı duydum. Ürperdim..

Tamam, sigara kullanmadığım için nefesim kuvvetli idi ama ya bacaklar? Ya kaslar?

Öncelikle, 3 yıldır üyesi olduğum Hillside ‘a daha sık gitmeye karar verdim. Dünyanın parasını verip, ayda yılda bir spora gitmekten ötürü kendimi aptal gibi hissetmemi de önleyebilirdi bu aldığım yeni karar. Uygulamaya koyuldum. Ama bir şeyler hala eksikti. Teknolojik ürün manyağı olan ben, isimlendiremediğim bir şeyin eksikliğini hissediyordum.

Sonrasında onu da buldum! Nike Sportswatch..!

O dönem ABD’ne giden bir iş arkadaşıma sipariş verdim. Sonrasında Nike+ platformuna üye oldum ve koşularımı kaydetmeye koyuldum. Önceleri 2-3 km koşabiliyorken, sonradan bu mesafeleri 4-5 km’lere çıkardım. Sonra bir gün bir baktım 1 saatte 9 km koşmuşum. Kendime inanamadım..

Peki yarıştaki 10 km’lik etabı bitirebilir miydim? Gerçek ortamda koşmak zor olmaz mıydı? Üstelik ciddi de bir eğim olacaktı ilk 3 km’lik kısımda..

Koşu bandı üzerinde koşmak, gerçek koşuya nazaran daha kolay olur derler. Doğrudur. Dışarıda da koşup, pratik yapmak gerekir. Ben de bu nedenle yarışa az bir süre kala dışarıda, Belgrad Ormanı’nda, birkaç defa koşmayı planladım. Ne yazık ki bunu gerçekleştiremedim. Yine de yarış psikolojisi ile 10km’yi bitirebileceğime inandım.

Geriye bir tek eğimli 3 km’lik kısım kalıyordu zorluk olarak. Koşu bandında yarıştan iki gün önce bu konuda bir deneme yaptım. Gayet de başarılı idim.

Evet, artık koşabilirdim.. Her şeyden önce 10 km’yi bitirmeliydim. Üstelik bunu 65 dakikanın altında yapabilirsem, bu benim için çok büyük bir başarı olacaktı. Ben kendime 60-62 dakikalık bir hedef koydum. Bu çoğu insan için kolay bir hedef olabilir. Ama benim gibi sadece 2 aydır düzenli olarak koşuyorsanız ve üstelik her adımınızda 96 kg yük biniyorsa ayaklarınıza, bu ciddi bir hedef haline gelebiliyor.

Bir süredir Instagram kullanıyorum. #NikePlus #NikeSportsWatch #IstanbulMarathon #InstaRunners gibi hashtag’leri kullanarak paylaştığım resimler sayesinde, çeşitli ülkelerden farklı farklı koşucu arkadaşlar edindim. Bunlardan birisi de, Dubai’de yaşayan Ürdün’lü Omar idi. Omar 42 km’lik maraton etabında koşacaktı. Kendisi ile yarıştan bir gün önce maraton fuarında buluştuk. Sonrasında beraber yemek de yedik, arkadaş olduk.

Yarış sabahı, 5:30′da uyandım. Kendime o saatte ton balıklı, kepek ekmekli bir sandviç hazırladım. Sonrasında ise, sabah 7:15′te Hillside Etiler’de, yarışta koşacak diğer Hillsider’lar ile buluştuk. O da ne??? Benim gibi yeşil kimse yok. Herkes ya kırmızı, ya mavi..!

Neydi bu renklerin anlamı? Yeşil göğüs numaraları 10 km, mavi göğüs numaraları 15 km, kırmızı göğüs numaraları ise 42 km yarışının renkleri idi. Ezildik resmen..! Olsun, hiç moralimi bozmadım. Henüz 2 aylık bir koşucu olarak bunun bir girizgah olacağını düşünüp, kendime şimdiden seneye mavi rengi seçtim. :)

Yarıştan 1 saat kadar önce, Hillside’ın organize ettiği bir araç ile start noktasına geldik. Biraz ısınmak için yürümeye başladım. Sonrasında tuvalete girmek için sıraya girdim. Ama ne gezer..! Sıra bitmek bilmedi. 9:00′da yarış başlayacaktı ve 8:30′da da sırt çantalarımızı teslim edeceğimiz otobüsler kapılarını kapatacaklardı. “Neyse.. Geçer az sonra” diyerek sıradan çıkıp, otobüse doğru yürümeye koyuldum. O esnada Omar ile karşılaştık. O da aynı dertten muzdaripmiş. Hadi ben 1 saat koşacağım için bir şekilde kendimi tutardım. Ama herif 4 saatten fazla koşacak, nasıl tutsun? “Gel Omar’ım, bunu Polatlı stili ile çözeriz. Sıkıntı yok..” dedim. Birbirimize sırtımızı dönerek; on binlerce insanın ortasında, bir çalılık bulduk kendimize ve Omar ile samimiyeti arttırdık. :) Artık o da fahri Polatlı’lı sayılır.

Yarışa çok az bir süre kala bu sefer Dinç ile karşılaştık. Beraber koşmaya karar verdik. Starttaki yerimizi aldığımızda henüz yarışın başlamasına 20 dakika vardı. O esnada gözüme bu taraftaki tuvalet kabinlerinde çok sıra olmadığı ilişti. O kadar insanın ortasında Omar ile beraber işimi tam halledemediğim için bir kez daha uğradım kabinlere. Gayet güzel işimi, pardon çişimi :) hallettikten sonra Dinç’i bulmak için tekrar start çizgisine döndüm. Binlerce insanın arasında ne yazık ki onu bulamadım ve belki de o gün verdiğim en doğru kararı verdim. Yarışa en arkadan başlamak!..

Önlerden başlayınca, inanılmaz bir kalabalık olduğu için bir türlü rahat koşamıyorsunuz. Bu yüzden arkada başlamak gayet isabetli oldu benim açımdan.

Ve yarış başladı. Köprüyü geçtim, sonra yokuşu tırmanıp, Yıldız’a kadar sürekli yokuş yukarı koştum. Sonlara doğru gerçekten zorlandığımı hissettim. Neyse ki, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin önüne ulaşabildim. Sonrasında Barbaros Bulvarı’ndan yokuş aşağı koştum. Burada gaza gelip son sürat koşmadım, hızımı korudum, kaslarımı dinlendirdim. Kazan Birahane’sinin önüne geldiğimde Dinç’e rastladım. Bir süre onunla koştuktan sonra, hızımı arttırıp devam ettim. Dinç Kardeşim bir şanssızlık yaşadığı için yavaşlamak durumunda kalmıştı. İnönü Stadı’na ulaştım, derken Kabataş İskelesi, Karaköy, Unkapanı Köprüsü ve nihayet Finish çizgisi.. İnanamadım kendime. NikeSportsWatch ortalama hızımı 10 km/h olarak gösteriyordu. Bu koşu bandındakinden de iyi idi…!

Derken Dinç de bitirdi yarışı. Birbirimizi tebrik ettik, üzerimizi değiştirdik. Sıraya girip sertifikalarımızı aldık. 10 km’yi, 60 dakika 45 saniyede bitirmiştim..! Bu beni inanılmaz mutlu etti. Sonra Dinç ile Karaköy’e kadar yürüdük. Bizlere verilen çikolatayı ve meyve suyunu Dinç’in önerisi ile oradaki fakir çocuklar ile paylaştık. Karaköy’den Tünel’e çıkıp, The House Cafe’de kendimizi proteine boğduk. Sonrasında da evlerin yolunu tuttuk..

Hedef koyunca kendine insan, bu hedefi tutturmuş olmanın verdiği mutluluk sanırım çok zor anlatılabilir.. Çok mutluydum ben o Pazar günü..

Bu yarışta LÖSEV yararına koştum. Onlar adına bağış topladım. Hoş, çok fazla para toplanmadı belki ama yine de destek, destektir.

Bir de Baba’mı düşündüm o 1 saat boyunca. Kendimi hep onu hayal ederek motive ettim. Eğitimim, iş hayatım, sosyal hayatım hep güzel geçti Babam hayatta olduğu müddetçe. Benimle duyduğu gurur; motivasyon kaynağımdı. 7 ay önce O’nu kaybettim. Ne diyoruz hep? “Hiçbir şey ölmez, her şey yaşar..!” O halde O beni izlemeye ve benimle gurur duymaya hep devam edecektir. Dolayısıyla, benim için bitirmek önemli idi.

Ve yarışı bitirirken geçtiğim finish çizgisi değil, tutturduğum hedefimdi.. Baba’mın yüzünde beliren, gülümsemeydi…

Hayat

Uzaktayım, Çok Uzakta…

Uzakta OlmakÇoğu zaman uzakta olduğumu düşünürüm. Sevdiklerimden, yaşantımdan, sahibi olmak istediğim hayatımdan uzakta hissederim kendimi. Çok seyahat ediyor olmak sebep olmuş olabilir bu hissiyatın bende daha kuvvet kazanmasına. Şu anda yine bir seyahatte, Gana’dayım. Tam 10 gün oldu geleli, 4 gün daha buradayım. Evimden uzağım, ama bu dert değil. Cumartesi sabahı kavuşacağım. İstanbul’a döndüğümde spor yapmak için daha düzenli uğrama kararı aldım Hillside’a. Bu da dert değil yani. Ama bir şey var içimde. Kendimi gerçekten uzakta hissettiğim bir şey. Kavuşamayacağımı bildiğim bir şey…

Babamı özledim. Tam 5 ay oldu bugün. Zaman çare olur dedi bir çok kişi. Yanılmışlar…

Bir miktar azalsa da acısı, yürekte hep kalıyor sancısı…

Nilgün’den dinlemiştim; bir yakınını kaybettiğinde 40 kor ateş düşermiş insanın yüreğine. Her geçen gün o 40 kordan birisi eksilirmiş. 39, 38, 37…

Aradan 40 gün geçermiş. O son kalan kor sönmezmiş. Bir ömür yüreğinde kalırmış insanın.

 

Nilgün haklı çıktı!

 

Kalan kor hiç sönmüyor,
Yüreğim hep yangınlarda…
Uzaktayım,
Çok uzakta…

Kitap

Ben Bir Ağacım – Orhan Pamuk

Ben Bir Agacim - Orhan PamukUzun bir süredir Orhan Pamuk’un yeni kitabının yayımlanmasını bekliyordum. 2 yıl kadar önce de yazarın, Mevlut Karataş isimli bir işportacının hikayesini anlatacağı, Kafamda Bir Tuhaflık isimli bir roman yazdığı haberleri ile mutlu olmuş, sabırsızlanmaya başlamıştım.

Bahsedilen bu romandan önce, geçen hafta Cuma günü çıkan Ben Bir Ağacım adlı kitabı bir çırpıda okudum. Ve adeta mest oldum…

Orhan Pamuk’un elinden çıkan sayfaları okuma özlemini gidermenin verdiği mutlulukla da, düşüncelerimi sıcağı sıcağına paylaşayım istedim.

Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş Serisi’nden yayımlandı ve daha önceki kitaplardan seçilen parçalardan oluşuyor.  Üstelik birtakım yeni düzenlemeler, değişiklikler de var.

Öteki Renkler hariç, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak, bu seçme parçalardan oluşan kitabın verdiği keyfi kelimeler ile ifade etmem gerçekten çok güç. En sevdiğim kitaplardan, en güzel parçalar… Bir nevi Best of Orhan Pamuk albümü de diyebiliriz kitap için. Kara Kitap’taki Alaaddin’in Dükkanı ve Kar’daki Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma benim en sevdiklerim…

Parçaların yer aldığı kitaplar:

Kara Kitap (1. Basım: 1990, Can Yayınları)

  • Cellat ve Ağlayan Yüz
  • Uyuyamıyor musunuz?
  • Öpüş
  • Alaaddin’in Dükkanı
  • Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Benim Adım Kırmızı (1. Basım: 1998, İletişim Yayınları)

  • Kıskanç Han ve Tatar Güzeli
  • Fahir Şah ve Neriman Sultan
  • Nakkaş Körlüğe Yaklaşırken
  • Ben Bir Ağacım

Öteki Renkler (1. Basım: 1999, İletişim Yayınları)

  • Okula Gitmeyeceğim

Kar (1. Basım: 2002, İletişim Yayınları)

  • Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma

İstanbul-Hatıralar ve Şehir (1. Basım: 2003, Yapı Kredi Yayınları)

  • Annem, Babam ve Kaybolmaları
  • Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri

Bunlara ek olarak:

Kafamda Bir Tuhaflık (2014′te yayımlanacak)

  • Mevlut’un Ortaokul Yılları

Kitap bence eski okurlar için bir keyif vesilesi olabileceği kadar, daha önce Orhan Pamuk’u hiç okumamış olan kişiler için de güzel bir tanışmaya aracılık edebilir. Bunu yazar ve yayımcı da düşünmüş olsalar gerek ki;”Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım” diyor Orhan Pamuk, müstakbel okurları davet edercesine…

Biz sadık okurlarının asıl beklentisi ise, 2014′te çıkacak olan roman hakkında edinebileceğimiz ipucu olsa gerek. Bu yeni kitapla ilgili olarak, Mevlut’un hikayesi beni şimdiden içine çekti diyebilirim. 2014′te beni çok keyifli birkaç yüz sayfanın beklediğine şimdiden eminim. Bir an önce Kafamda Bir Tuhaflık’a kavuşmak dileğiyle…

Düşünce Kitap

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü ve Gezi Olayları

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

1945′te, yani yaklaşık 70 yıl önce, bugünleri görerek biz yol göstermiş bu masalı ile Sabahattin Ali. Gezi olayları olarak nitelendirilen, geçtiğimiz aylarda yoğun olarak yaşadığımız toplumsal olaylar ile bir bağ kuruyorum bu masal arasında. Sanırım önce biraz masaldan bahsetmeli…

İşsiz güçsüz 3 kardeş o şehirden bu şehire göç edip duruyor, gittikleri hiçbir yerde bir baltaya sap olamıyorlar. En sonunda günlük yaşantının sorunsuzca devam ettiği bir kasabaya yerleşmeye karar veriyorlar. Burada geçinebilmek için içlerinden birisinin aklına bir kurnazlık geliyor. Çalışkan ama saf insanları kandırıp, camdan bir köşk inşa ettirmeye ikna ediyorlar şehir halkını. İnşaat başlıyor. 3 kardeş sadece işin yönetimi ile ilgileniyor, ekmek elden su gölden yaşamaya devam ediyorlar. Zamanla köşkü büyütüp, olur olmadık iş kadroları yaratarak şehir halkından birçok insanı da kendileri gibi çalışıp üretmeden bu köşkün içerisinde yaşamaya ikna edip, alıştırıyorlar.

İçeridekilerin sayısı arttıkça, dışarıdakiler içeridekilere hizmet etmekte zorlanıyorlar. Dışarıda kalan halk içeridekileri beslemekten yorulup, usansalar da her ses çıkarışlarında kardeşlerin uyanık olanı tarafından bir şekilde sakinleştirilip, ikna ediliyorlar. Bir gün dışarıdaki kuzular içeriye yollanıyor ve paylaşım adına dışarıya sadece kelleler gönderiliyor. Dışarıdakilerden birisi yemeleri için kendilerine verilen kellenin içinde yenilebilecek tüm kısımların da alınmış olduğunu fark edince isyan edip, elindeki kelleyi sırça köşke fırlatıyor. Yani bardak taşıyor! Sırça, yani camdan yapılmış bu köşkün duvarı kellenin çarpma şiddeti ile bir anda kırılıyor. Köşkün yıkılmaz, devrilmez olmadığını gören diğerleri de cesaretlenerek ellerindeki kelleleri duvarlara atmaya başlıyorlar. Ve sonunda köşk tuzla buz olup, yıkılıyor; içeride kalanlar ise yıkıntıların arasında kalarak can veriyorlar.

Masal bu şekilde. Eminim birçok kişinin aklına George Orwell tarafından bu masal ile aynı dönemde yazılmış olan Hayvan Çiftliği gelmiştir. Nasıl gelmesin ki? İnsanoğlu hiç değişmiyor. Kendilerine gereksiz güçler yaratıyorlar. Gücü eline geçirenler ise, bu gücü ele geçirdikten sonra toplumun faydası yerine kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Bizim iktidarı çok da eleştirmemek lazım belki de. Bu denli büyük bir gücü eline geçiren her iktidar eminim ki benzer şeyleri yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Olmaması için yönetenlerin etik, ahlak ve vicdan gibi değerlere sahip olması gerekir. Bu kişiler de yüzlerce yılda ancak bir defa çıkabiliyor insanların karşısına. Bizler o hakkımızı Atatürk ile kullandık diye düşünüyorum. Bu nedenle, yakın tarih ve gelecek için beklentiyi çok da yükseltmemeli sanki…

Gezi olaylarında gençlerin isyanı sadece iktidara yönelik değildi diye düşünüyorum. Kullandıkları orantısız güç nedeni ile olayların bu hale gelmesine sebep olan polise isyan ediyorlardı. Nasıl etmesinler ki? 3 maymunu oynayarak olayları duyurmayan medyaya isyan ediyorlardı. Sesini çıkarmayan büyüklerine isyan ediyorlardı. Düşünebiliyorlardı. Korkmalarını, sinmelerini gerektirecek bir korku da yoktu içlerinde. Ve en doğal refleksi gösteriyorlardı. Susmuyor, haksız buldukları tavra karşı seslerini yükseltiyorlardı. Adı üstünde, damarlarındaki kan da biraz deli akıyordu…

Tüm bunlar birleşti ve biz bu olayları yaşadık. Ölen ve yaralanan, sakat kalan birçok insan oldu. Elbette ki hiç istenmeyen ve son derece de üzücü şeyler bunlar. Keşke bir kişinin bile burnu kanamasaydı. Ama o kadar orantısız kullanılan polis şiddeti nedeni ile bu mümkün olamadı ne yazık ki. Öte yandan, bu denli asil bir direnişe canlı gözler ile tanık olmak da son derece ümit verici olsa gerek. Dediğim gibi, keşke kimse ölmeseydi. Keşke bardak o son damla ile taşmadan evvel bir şeyler yapılabilseydi. Ya da keşke o sırça köşk hiç yapılmasaydı da, masala konu olan şehirdeki insanlar mutlu, dürüst ve huzurlu yaşantılarına devam etselerdi.

Unutmamalı ki, cam temiz olduğu müddetçe şeffaftır ve içini gösterir. Yoksa kırılıp, her an tuzla buz olabilir…


Hit Counter provided by Best Seo Packages