Monthly Archives: February 2013

Film Hayat Hikayesi

Mutlu Aile Defteri

Mutlu Aile DefteriCuma akşamı sinemaya gitmeye karar verdiğimde, henüz hangi filmlerin vizyonda olduğunu bilmiyordum. Vizyondaki filmleri incelediğimde, iki film arasında kararsız kaldım. Bunlardan birisi Lincoln, diğeri ise Mutlu Aile Defteri idi. Mutlu Aile Defteri’ni seçmemin en temel nedeni de şüphesiz ki filmin kadrosunda Tuncel Kurtiz’in yer alıyor olması idi.

Son dönemlerde bir iki dizide yer alması sayesinde popülerliği artmış olan Tuncel Kurtiz’in bana göre çok enteresan bir hayat hikayesi var.  Üniversite eğitimi sırasında tam 5 ayrı bölümü denemiş ancak hiçbirisinde tam mutlu olamayıp, eğitimini yarıda bırakmış. Sonrasında ise tiyatro oyunculuğuna başlamış. 6 yıllık tiyatro kariyerinden sonra 1965 yılında sinemaya da adım atmış ve çok sayıda filmde yer almış. 1966′da tam 17 filmde rol alması bu alanda bir rekor olsa gerek.

Şu ana kadar gelmiş geçmiş en çok ses getiren performansı ise sanırım 1978 yılında Hamo karakteriyle karşımıza çıktığı Sürü filmidir. Sürü filmindeki bu başarısı uluslararası film yapımcılarının da dikkatini çekmiş olsa gerek ki, sonrasında Alman ve İsveç yapımı bir çok filmde daha rol almış. Son yıllarda ise hepinizin malumu, Ezel dizisinde Ramiz Dayı ve Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise Ebu Suud Efendi karakterleri ile büyük bir hayran kitlesine ulaştı.

Mutlu Aile Defteri’nde ise huysuz bir baba olan Emekli Albay Yıldırım Taşyumruk’u canlandırmış Tuncel Kurtiz. Huysuz ve aşırı disiplinli olan bu emekli asker, çocuklarına da bu disiplini aşılamak istiyor. Ancak bu hedefinde ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık. Çocuklar büyüdükten sonra, Yıldırım’ın geçirmiş olduğu bir kaza sonrasında mecburen tüm aile bir araya geliyor. Aradan geçen yıllarda bütün herkes birbirine yaptıkları iş, maddi durumları, vs. konularda yalanlar söylemiş durumda. Tüm bu yalanların sebep olduğu komik olaylar izleyenleri güldürüyor.

Tuncel Kurtiz’in yanı sıra İlker Aksum, Büşra Pekin ve Bülent Parlak’ın performansları da bana göre son derece iyiydi. Keyifli, mutlu, sıcak bir film izlemek için bence doğru tercih. Hepinize izlemenizi tavsiye ederim.

Film ile ilgili bir de The Royal Tenenbaums filmine çok benzemesi nedeniyle yöneltilen eleştiriler var. Diğer filmi izlemediğim için bu konuda bir yorum yapmam sanırım doğru olmayacaktır. Ancak yine de belirtmeden geçemedim.

Filmle ilgili unutamadığım sahne ise: Yıldırım’ın askeri lisede öğrenci olduğu yıllarda koğuştaki askeri öğrencilerin uyanma sahnesi. Hatırladıkça hala gülüyorum :)

Seyahat

Londra İzlenimlerim

Londra izlenimlerimNijerya’da 1999-2007 yılları arasında Devlet Başkanlığı yapmış olan Olusegun Obasanjo’nun, Afrika’nın kalkınmasına katkı sağlamak amacıyla kurmuş olduğu Olusegun Obasanjo Vakfı‘nın gala yemeğine davet edildiğim için, 2 hafta önce Londra’ya gittim. Arada vakit bulup, az da olsa Londra’yı gezme şansım oldu. Hem Londra, hem de gala yemeği ile ilgili izlenimlerimi anlatayım istedim.

Cuma akşamı düzenlenen gala yemeğinde Nijerya Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, Gana Devlet Başkanı John Dramani Mahama, Benin Devlet Başkanı Boni Yayi, Liberya Devlet Başkanı Ellen Johnson-Sirleaf başta olmak üzere 1500′ün üzerinde üst düzey katılımcı vardı. Son 1.5 yıldır şirketin Sahra Altı Afrika Operasyonlarını yönettiğim için, benim açımdan da iyi bir networking fırsatı olmuş oldu. Bu anlamda çok faydalı bir seyahat oldu diyebilirim.

Vakfın 4 ana kuruluş amacı var. Afrika’da sağlık, gençlere iş imkanı sağlamak, kızların eğitim oranını artırmak ve açlığa karşı bir çözüm bulmak. Açıkçası bu denli üst düzey ve yoğun bir katılım olmasını pek beklemiyordum. Resmen Afrika’nın Davos’u gibi bir akşam yaşadık. Oldukça etkilendim ve Afrika’daki fırsatlar konusundaki olumlu düşüncelerime bu gecenin sonunda yenileri eklenmiş oldu.

Nijerya’da birlikte iş yaptığımız Chief vakfın ana sponsorlarından olduğu için, bizler VIP konuk olarak ağırlandık. Devlet başkanlarının hemen yan masasında oturma şansımız oldu. Tesadüf, Gana Devlet Başkanı ile kendi onuruna İstanbul’da düzenlenen kahvaltıda tanıştıktan 2 hafta sonra bu kez Londra’da akşam yemeğinde yanyana masalarda olma fırsatını kaçırmayıp biraz sohbet ettim. Kahvaltı ve akşam yemeğinden sonra günün üçüncü öğününü de birlikte tamamlayabilmek adına kendimi zorla da olsa Gana’ya öğle yemeğine davet ettirdim. Bu seyahati şimdilik Mart ortasına planladık. Gitmeden önce, Amazon.com’dan Kindle’ımda okumak üzere John Dramani Mahama’nın yazmış olduğu My First Coup D’Etat (İlk Askeri Darbem) isimli kitabını da geçen hafta e-kitap olarak satın aldım. Kendisi hakkında daha detaylı bilgi alabilmek adına bu kitabı bir an önce okumayı planlıyorum.

Gala yemeği Mayfair’deki JW Marriott Hotel’de düzenlendi. Benim konakladığım otel ise, yine Mayfair’de bulunan Millenium Hotel idi. Londra’ya ilk kez gidiyordum ve açıkçası şehir ile ilgili çok da fazla bir bilgiye sahip değildim. Seyahate şirketimizin CFO’su ile katılmam sanırım bu konuda benim için bir şans oldu. Zira kendisi daha önce Londra’da bir süre yaşamış ve sonrasında da sıklıkla seyahat etmiş.

Boş zamanlarımızda vakit buldukça Piccadilly, Mayfair, Soho, Trafalgar Meydanı civarında yürüdük, etrafı gezdik. Hatta o kadar çok yürüdük ki, ben sonunda pes etmek durumunda kaldım.  Şansımıza hava da çok yağışlı değildi.

Cumartesi günü ise Nijerya’da birlikte iş yaptığımız sevgili Chief’in göndermiş olduğu araçla, Mayfair’den Kuzey Londra’daki Edgware civarında bulunan evine gittik. Nijerya’daki ulaşımımız için Maybach’ını emrimize sunan Chief, Londra’da da boş durmayıp kapı kolları ve amblemi som altından yapılma Rolls Royce’unu emrimize sundu. Ne hayatlar var..!

Evde son derece rahattık. Sohbet edip, iş konuşuyorduk. Ta ki, Chief’in villasının karşısındaki villada Lennox Lewis’in oturduğunu duyana dek..! Bunu duyar duymaz derhal toparlanıp, kendime çeki düzen verdim. Bunun ana sebebi Lennox Lewis’in eski Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olması.. Bu dalda kazanmış olduğu bir de Olimpiyat Madalyası bulunuyor. İstersen bir saygısızlık yap..! Komşusuna dövdürür vallahi..!

The Ritz LondonLondra’daki keyifli bir an da, The Ritz London’da içtiğimiz 5 çayı idi. Seyahate birlikte gittiğim CFO’muz, Cuma akşamı hazır üzerimizde smokinlerimiz varken gala yemeği öncesinde 5 çayını dress code uygulaması olan The Ritz London’da içmeyi önerdi. İçerideki ambians inanılmazdı. İnsanlar son derece şık ve özenli bir şekilde giyinip, bizim 5 çayı olarak tabir ettiğimiz, afternoon tea keyfi için buraya geliyorlar.

Londra’da bir diğer dikkatimi çeken şey ise, etrafta çok fazla turist görememek oldu. Gündüzleri daha çok iş nedeniyle yoğunduk. Bu nedenle de yürüyüş yapmak için ancak akşama doğru vakit bulabildik. Belki de bu yüzden pek fazla turist görememiş de olabiliriz. Akşam bira içip müzik dinlemek için de O’Neill Pub’a uğradık. Ben ale tarzı birayı çok sevmediğim için Stella Artois ve Heineken içtim. Bence bira Belçika’da içilmeli..

İş yoğunluğu nedeniyle çok fazla Londra’yı görmeye vakit bulamadım belki ama hazır 2 yıllık vize almışken, ilk fırsatta Londra’ya bu kez turistik amaçla gidip, uzun uzun gezmeyi planlıyorum. Buckingham Sarayı, British Museum, London Eye ve daha bir sürü yeri görmek isterim.. Eğer bu planımı gerçekleştirebilirsem, uzun uzun Londra’yı anlatan bir yazı daha yazarım.

Seyahat

Piramitler ve Mısır İzlenimlerim

Gize PiramitleriOcak ayı sonunda iş ile ilgili bir toplantı nedeniyle, Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitmem gerekti. Uçak saatlerinin sabah çok erken olması sayesinde de, Kahire’ye gittiğim ilk gün kendime, serbest olarak geçirebileceğim bir zaman dilimi yaratabildim. Bu serbest zamanda da elbette ki piramitleri görmeye gittim.

Kahire’ye gittiğim dönemde Mısır yine karışmış durumdaydı. Büyük kalabalıklar Mursi’yi protesto etmek amacıyla Tahrir Meydanı’nda toplanıyordu. Havalimanından otele transferimizi sağlayan şoför bizi bu konuda uyardı ve ne olursa olsun Tahrir Meydanı ve çevresinden uzak durmamız gerektiğini söyledi. Piramitlerin olduğu bölgede ise herhangi bir sıkıntı olmadığı için, eğer boş vaktimiz olursa piramitleri gezmemizi önerdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek piramitlere bizi götürmesi için pazarlık edip, otele yerleşmemizin ardından 4 saat sürecek bu geziye başladık.

Kaldığımız otelden piramitlere ulaşmamız yaklaşık 45 dakika sürdü. Nil Nehri’nin üzerinden geçmek gerektiği için, bu sayede Nil Nehri’ni de görmüş oldum. Piramitlere doğru giderken Enver Sedat’ın anısına inşa edilen ve mezarının bulunduğu Meçhul Asker Anıtı’nı da görmüş olduk. 1981 yılında Mısır’ın bağımsızlığının kutlandığı bir tören sırasında, askeri konvoy içerisinde bulunan radikal İslamcı bir grup tarafından düzenlenen suikastte, Enver Sedat vücuduna isabet eden 72 adet kurşun ile öldürülmüş ve Mısır için bir dönem sona ermiş. Hayli iç karartıcı..

Enver Sedat, Cemal Abdül Nasır’ın ani bir kalp krizi nedeniyle ölmesinin ardından göreve gelmiş. Şoförümüz, Cemal Abdül Nasır’ın ölümü ile ilgili de bir hikaye anlattı. Onun ifadesine göre Abdül Nasır aslında kalp krizi nedeniyle değil, bir gün öncesinde Ürdün’de içtiği bir içkinin içerisindeki zehir nedeniyle ölmüş. Üstelik bu zehir aslında Ürdün Kralı’nın içeceğine konulmuş ancak o esnada Abdül Nasır ile Kral kadehlerini değiştirmişler. O akşam Nasır rahatsızlanmış ve hemen Kahire’ye getirilmiş. Ertesi gün de kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmiş. Ne kadar doğru bilinmez ancak duyduğum hikaye bu şekildeydi. Bunu destekleyen bazı yazıları internette bulmak da mümkün.

Keyifli tarihi sohbet ile devam eden yolculuğun sonunda, piramitler aracın camından gözükmeye başladı ve araç piramitlere yakın bir yerde durdu. Buradan sonra yolumuza ya deve üzerinde, ya at üzerinde ya da fayton ile devam etmek zorundaydık. Deveye binmemle inmem bir oldu. Korkulacak bir şey yok, düşmedim ama deve üzerinde bu seyahati gerçekleştiremeyeceğime 1 saniye içerisinde karar vermiştim. Devenin ayağa kalkması ayrı, oturması ayrı dert. Kimseye tavsiye etmem. Biz iki kişiydik ve faytonu tercih ettik. Sizlere de eğer bu seçimi yapmak zorunda kalırsanız hiç düşünmeden faytonu tercih etmenizi öneririm.

Artık sanırım piramitlerden bahsedebilirim.. Tahrir Meydanı’ndaki olaylar nedeniyle olsa gerek, piramitlerde gördüğümüz turist sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Bu sayede gayet sakin bir şekilde her yeri görme şansımız oldu.

Onur PiramitMısır’da bir çok piramit bulunuyor ancak en bilinenleri Gize Piramitleri olarak adlandırılan piramitler. Burada 3 tane büyük piramit bulunuyor. İsimleri ise Keops, Kefren ve Mikerinos. İngilizce Khufu olarak adlandırılan, bizlerin Keops ismini verdiğimiz piramit Dünya’nın 7 Harikası’ndan birisi olarak kabul ediliyor. Uzun uzun piramitlerin tarihleri ve hikayeleri ile ilgili bilgileri yazmaktansa, şu linki paylaşmam sanırım daha doğru olacaktır. Gize Piramitleri

3 piramitin haricinde, Mimar’ın dua odasının bulunduğu yapıyı da gezme şansımız oldu. Kesinlikle çok keyifliydi. Sanırım ölmeden önce yapılması gerekenler listesinde, piramitleri yakından görmek yer alıyordur. Piramitlerden aşağıya doğru inerken de Bülent Ersoy’u, yani Sfenks’i görmek mümkün. Sfenksin burun kısmı yıllar önce Fransızlar tarafından sökülerek götürülmüş. Memluk’lular da savaş sırasında atış talimi yapmak için kullanmış. Bu dönemde sakal ve burun kısmı zarar görmüş. Kalan kısım gerçekten Bülent Ersoy’a çok benziyor. Sfenks tek parça kum taşının oyulması ile yapılmış. Boyutu inanılmaz büyük. 73 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde. Vücudu yere yatmış bir aslan şeklinde. Yüzü ise insan şeklinde. Kefre Piramiti’ni koruduğuna inanılıyormuş. Sfenksi de gördükten sonra, piramit gezimiz sona ermiş oldu.

Gezi sırasında ise faytonumuz sürücüsü sürekli fotoğraflarımızı çekti. Sürekli olarak elimizle piramitleri itiyormuş gibi yapmamızı, sfenksin başını okşuyormuş gibi yapmamızı istedi. Kıramadık, bu şekilde poz verme modasına biz de uyduk..

Sonrasında ise, at arabaları ve develerin olduğu yere döndüğümüzde, hemen yanında bulunan papirüs müzesini  gezdik. Gördüğümüz yerin aslında müze değil, papirüs satılan bir mağaza olduğunu ise aradan 1 dakika geçtikten sonra anladık. Mısır’lılara pek güvenmemek gerekiyor.. Buradan papirüs yapımı hakkında detaylı bir bilgilendirme ve Türkiye’deki yakınlarımıza hediye etmek amacıyla papirüsleri satın aldıktan sonra, bir de Mısır’a ait kokuların satıldığı bir mağazaya girdik. Ben buradan bir şey almadım, ancak birlikte olduğum iş arkadaşım Lotus ve başka özleri içeren birkaç koku satın aldı.

Akşam ve ertesi gün devam eden iş ile ilgili toplantılarım ise gayet verimli geçti. Bir daha Kahire’ye gider miyim bilmiyorum ancak iş anlamında mutlu döndüm. Ayrıca Türkiye’ye döndüğümde merakımı gidermek amacıyla Mısır’ın yakın tarihi, piramitler ve firavunlar ile ilgili kitaplar bulup, bunları okumaya karar verdim.

Eğer olur da yolunuz Mısır’a düşerse, internette yazan yazılara kulak verin. Size birisi bir şey satmak isterse, söylenen fiyatın %10′unu teklif edin. 100 derlerse, siz 10 diye diretin. En çok 15 ‘e alırsınız :)


Hit Counter provided by Best Seo Packages