Monthly Archives: August 2013

Kitap

Ben Bir Ağacım – Orhan Pamuk

Ben Bir Agacim - Orhan PamukUzun bir süredir Orhan Pamuk’un yeni kitabının yayımlanmasını bekliyordum. 2 yıl kadar önce de yazarın, Mevlut Karataş isimli bir işportacının hikayesini anlatacağı, Kafamda Bir Tuhaflık isimli bir roman yazdığı haberleri ile mutlu olmuş, sabırsızlanmaya başlamıştım.

Bahsedilen bu romandan önce, geçen hafta Cuma günü çıkan Ben Bir Ağacım adlı kitabı bir çırpıda okudum. Ve adeta mest oldum…

Orhan Pamuk’un elinden çıkan sayfaları okuma özlemini gidermenin verdiği mutlulukla da, düşüncelerimi sıcağı sıcağına paylaşayım istedim.

Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş Serisi’nden yayımlandı ve daha önceki kitaplardan seçilen parçalardan oluşuyor.  Üstelik birtakım yeni düzenlemeler, değişiklikler de var.

Öteki Renkler hariç, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak, bu seçme parçalardan oluşan kitabın verdiği keyfi kelimeler ile ifade etmem gerçekten çok güç. En sevdiğim kitaplardan, en güzel parçalar… Bir nevi Best of Orhan Pamuk albümü de diyebiliriz kitap için. Kara Kitap’taki Alaaddin’in Dükkanı ve Kar’daki Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma benim en sevdiklerim…

Parçaların yer aldığı kitaplar:

Kara Kitap (1. Basım: 1990, Can Yayınları)

  • Cellat ve Ağlayan Yüz
  • Uyuyamıyor musunuz?
  • Öpüş
  • Alaaddin’in Dükkanı
  • Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Benim Adım Kırmızı (1. Basım: 1998, İletişim Yayınları)

  • Kıskanç Han ve Tatar Güzeli
  • Fahir Şah ve Neriman Sultan
  • Nakkaş Körlüğe Yaklaşırken
  • Ben Bir Ağacım

Öteki Renkler (1. Basım: 1999, İletişim Yayınları)

  • Okula Gitmeyeceğim

Kar (1. Basım: 2002, İletişim Yayınları)

  • Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma

İstanbul-Hatıralar ve Şehir (1. Basım: 2003, Yapı Kredi Yayınları)

  • Annem, Babam ve Kaybolmaları
  • Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri

Bunlara ek olarak:

Kafamda Bir Tuhaflık (2014′te yayımlanacak)

  • Mevlut’un Ortaokul Yılları

Kitap bence eski okurlar için bir keyif vesilesi olabileceği kadar, daha önce Orhan Pamuk’u hiç okumamış olan kişiler için de güzel bir tanışmaya aracılık edebilir. Bunu yazar ve yayımcı da düşünmüş olsalar gerek ki;”Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım” diyor Orhan Pamuk, müstakbel okurları davet edercesine…

Biz sadık okurlarının asıl beklentisi ise, 2014′te çıkacak olan roman hakkında edinebileceğimiz ipucu olsa gerek. Bu yeni kitapla ilgili olarak, Mevlut’un hikayesi beni şimdiden içine çekti diyebilirim. 2014′te beni çok keyifli birkaç yüz sayfanın beklediğine şimdiden eminim. Bir an önce Kafamda Bir Tuhaflık’a kavuşmak dileğiyle…

Düşünce Kitap

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü ve Gezi Olayları

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

1945′te, yani yaklaşık 70 yıl önce, bugünleri görerek biz yol göstermiş bu masalı ile Sabahattin Ali. Gezi olayları olarak nitelendirilen, geçtiğimiz aylarda yoğun olarak yaşadığımız toplumsal olaylar ile bir bağ kuruyorum bu masal arasında. Sanırım önce biraz masaldan bahsetmeli…

İşsiz güçsüz 3 kardeş o şehirden bu şehire göç edip duruyor, gittikleri hiçbir yerde bir baltaya sap olamıyorlar. En sonunda günlük yaşantının sorunsuzca devam ettiği bir kasabaya yerleşmeye karar veriyorlar. Burada geçinebilmek için içlerinden birisinin aklına bir kurnazlık geliyor. Çalışkan ama saf insanları kandırıp, camdan bir köşk inşa ettirmeye ikna ediyorlar şehir halkını. İnşaat başlıyor. 3 kardeş sadece işin yönetimi ile ilgileniyor, ekmek elden su gölden yaşamaya devam ediyorlar. Zamanla köşkü büyütüp, olur olmadık iş kadroları yaratarak şehir halkından birçok insanı da kendileri gibi çalışıp üretmeden bu köşkün içerisinde yaşamaya ikna edip, alıştırıyorlar.

İçeridekilerin sayısı arttıkça, dışarıdakiler içeridekilere hizmet etmekte zorlanıyorlar. Dışarıda kalan halk içeridekileri beslemekten yorulup, usansalar da her ses çıkarışlarında kardeşlerin uyanık olanı tarafından bir şekilde sakinleştirilip, ikna ediliyorlar. Bir gün dışarıdaki kuzular içeriye yollanıyor ve paylaşım adına dışarıya sadece kelleler gönderiliyor. Dışarıdakilerden birisi yemeleri için kendilerine verilen kellenin içinde yenilebilecek tüm kısımların da alınmış olduğunu fark edince isyan edip, elindeki kelleyi sırça köşke fırlatıyor. Yani bardak taşıyor! Sırça, yani camdan yapılmış bu köşkün duvarı kellenin çarpma şiddeti ile bir anda kırılıyor. Köşkün yıkılmaz, devrilmez olmadığını gören diğerleri de cesaretlenerek ellerindeki kelleleri duvarlara atmaya başlıyorlar. Ve sonunda köşk tuzla buz olup, yıkılıyor; içeride kalanlar ise yıkıntıların arasında kalarak can veriyorlar.

Masal bu şekilde. Eminim birçok kişinin aklına George Orwell tarafından bu masal ile aynı dönemde yazılmış olan Hayvan Çiftliği gelmiştir. Nasıl gelmesin ki? İnsanoğlu hiç değişmiyor. Kendilerine gereksiz güçler yaratıyorlar. Gücü eline geçirenler ise, bu gücü ele geçirdikten sonra toplumun faydası yerine kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Bizim iktidarı çok da eleştirmemek lazım belki de. Bu denli büyük bir gücü eline geçiren her iktidar eminim ki benzer şeyleri yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Olmaması için yönetenlerin etik, ahlak ve vicdan gibi değerlere sahip olması gerekir. Bu kişiler de yüzlerce yılda ancak bir defa çıkabiliyor insanların karşısına. Bizler o hakkımızı Atatürk ile kullandık diye düşünüyorum. Bu nedenle, yakın tarih ve gelecek için beklentiyi çok da yükseltmemeli sanki…

Gezi olaylarında gençlerin isyanı sadece iktidara yönelik değildi diye düşünüyorum. Kullandıkları orantısız güç nedeni ile olayların bu hale gelmesine sebep olan polise isyan ediyorlardı. Nasıl etmesinler ki? 3 maymunu oynayarak olayları duyurmayan medyaya isyan ediyorlardı. Sesini çıkarmayan büyüklerine isyan ediyorlardı. Düşünebiliyorlardı. Korkmalarını, sinmelerini gerektirecek bir korku da yoktu içlerinde. Ve en doğal refleksi gösteriyorlardı. Susmuyor, haksız buldukları tavra karşı seslerini yükseltiyorlardı. Adı üstünde, damarlarındaki kan da biraz deli akıyordu…

Tüm bunlar birleşti ve biz bu olayları yaşadık. Ölen ve yaralanan, sakat kalan birçok insan oldu. Elbette ki hiç istenmeyen ve son derece de üzücü şeyler bunlar. Keşke bir kişinin bile burnu kanamasaydı. Ama o kadar orantısız kullanılan polis şiddeti nedeni ile bu mümkün olamadı ne yazık ki. Öte yandan, bu denli asil bir direnişe canlı gözler ile tanık olmak da son derece ümit verici olsa gerek. Dediğim gibi, keşke kimse ölmeseydi. Keşke bardak o son damla ile taşmadan evvel bir şeyler yapılabilseydi. Ya da keşke o sırça köşk hiç yapılmasaydı da, masala konu olan şehirdeki insanlar mutlu, dürüst ve huzurlu yaşantılarına devam etselerdi.

Unutmamalı ki, cam temiz olduğu müddetçe şeffaftır ve içini gösterir. Yoksa kırılıp, her an tuzla buz olabilir…

Seyahat Yeme-İçme

Great British Beer Festival – 2013

Great British Beer FestivalGreat British Beer Festival’i ilk kez Ağustos ayında bir toplantı sırasında duydum. Gana’da gerçekleştirmeyi planladığımız bir ortaklık ile ilgili olarak Londra’da bir toplantıya katılmam gerekiyordu. Toplantının tarihi ise, toplantıya birlikte katılacağım bir iş arkadaşımın aylar öncesinde planladığı tatili ile çakışıyordu. Ancak tesadüf bu ki, planlanan tatil aynı tarihlerde Londra’da olup, düzenlenecek olan bira festivaline katılabilmek maksadı ile organize edilmişti.

Festival 13-17 Ağustos tarihleri arasında Hammersmith’teki London Olympia’da düzenleniyordu. Toplantımız 14 Ağustos akşam üzeri sonra erdiğinde, “Haydi festivale akşam birlikte gidelim” önerisine balıklama atladım. Şanslıydım, çünkü beraberimdeki iş arkadaşım biradan gerçekten de çok iyi anlıyordu.

Otele uğrayıp üzerimizi değiştirdik ve 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından London Olympia’ya vardık.

Giriş ücreti olan 15 GBP’yi ödedikten sonra kendimi bir anda yüzlerce çeşit bira ve ilk anda 1.000, ardından ise iş çıkış saati ile birlikte 6.000 dolayında bira meraklısı ile birlikte buldum.

Girişte 2 GBP’ye half pint (236.5 ml) bardağı alıp serüvene atıldım. Dönüşte bardağı bırakıp paranızı geri alabiliyorsunuz ama en mantıklısı hatıra olarak beraberinizde götürmeniz olsa gerek.. İçeride toplam 19 adet stand var. Her standda onlarca ayrı bira denemek mümkün. Standlar genellikle coğrafi olarak sınıflandırılmış ve her birisinin ayrı bir ismi var. Aşağıda standları ve isimlerini okuyabilirsiniz:

British Beers:

  • B2: The Red Dragon
  • B3: Brewery Bar
  • B4: The Ring ‘O’ Bells
  • B5: The North West Passage
  • B8: The Romeo&Juliet
  • B9: The Old Empire
  • B10: The Campaign Arms
  • B11: Brewery Bar
  • B12: Brewery Bar
  • B13: The Sportsman
  • B14: The Castle
  • B16: The Glasshouse
  • B18: The Pilgrim
  • B19: The Jolly Brewer

Cider&Perry:

  • B7: The Orchard

International Beers:

  • B1: The Waterloo Arms (Belgium, Dutch, Italian)
  • B6: The Globe (USA and rest of the world)
  • B15: The Spread Eagle (German and Czech)
  • B17: The Spirit of Enterprise (American cask beers)

Benim denediklerim ise sırası ile;

  1. Wells Bombardier (B3 – %4.3 alkol oranı. İçimi yumuşak ve keyifli idi. İyi bir başlangıç oldu)
  2. Henry Westons Country Perry (B7. Cider&Perry standından bir bira denemeden olmaz dedik ve elma ya da armut konusunda kararsız kaldım. Yanımda bir anda beliren bir kız armutluyu denememi önerdi. Ne yazık ki fiyasko bir tad. Bana göre değil.. Yarısını döktüm)
  3. Keesmann Herren Pils (B15 – %4.6. Almanlar bu işi gerçekten iyi biliyor. Oktoberfest’e gitme kararı almamda büyük rolü var bu biranın)
  4. Black Pear – Malwern Hills Brewer (B19 – %4.4. Festivalde içtiğim en iyi bira diyebilirim. Sabahtan akşama kadar bu birayı içebilirim)
  5. Orbitter Brewed in Burton (B16 – %4.1. Özellikle seçip de içmedim. Bundan sonra da Burton’a gitmediğim müddetçe bulup da içebileceğimi hiç sanmıyorum)
  6. Welsh Black Ale (B13 – %6.2. Black Ale bana göre değil. Ne yapsam sevemedim gitti)

Half Pint BardagimBunlara ek olarak 2 bira daha içtim. Korkarım çakır keyifliğin etkisi ile bunları not almayı unutmuşum. Ya da sarhoşluk mu demeliyim? İçtiğim biraların haricinde, onlarca birayı da deneme fırsatım oldu. Denemek ücretsiz, half pint genelde 1.7 GBP, pint ise 3 GBP civarı idi.

Bira standlarının yanı sıra yiyecek, kitap ve hediyelik eşya standlarında da oldukça keyifli dakikalar geçirmek mümkün. Zaten o kadar bira içtikten sonra dakikalar keyifli geçmese şaşardım! Bu hediyelik eşya standlarından birisinde kendime bir ale bardağı aldım. En sevdiğim bira çeşidi olan Hoegaarden bardağını ise diğerlerinin iki katı fiyatı olması nedeni ile cimrilik edip almadım. Neysi ki Sevgili Murat Bey bana bir sürpriz yapmış ve dönerken bana bu bardağı almış. Pazartesi sabahı ofise geldiğimde masamın üzerinde Hoegaarden bardağım beni bekliyordu. Uzun yazışmaların ardından Carlsberg Türkiye’ye, Hoegaarden getirten bir HoeFan olarak, bundan sonra evimde biramı bar ortamı gibi bardağımdan içeceğimden kimsenin şüphesi olmasın. Ayda yılda 1 de içsem keyif keyiftir :)

Özetle, aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda içinde bulduğum bu festival beni çok mutlu etti. Buna benzer bir deneyimi 3 yıl önce Suudi Arabistan’da yaşamıştım. Cidde’deki toplantının çıkışında, daha önceden hiç aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda ihram kuşanıp Mekke’ye doğru Umre yapmak üzere yola çıkmış bulmuştum. Onu ayrı bir hikaye olarak ileride yazarım. GBBF’den gerçekten çok büyük keyif aldım ve seneye sırf bu festivale özel olarak Londra’ya gitmeyi şimdiden to-do list’ime yazdım. Hem birayı, hem de Londra’yı seviyor olmamın bunda payı büyük. Bu yakınlarda bir sürpriz daha yapıp, Oktoberfest’e katılırsam kimse şaşırmasın :)

Kitap

Orhan Pamuk – YKY Transferi

Orhan Pamuk - Yeni Kitap KapaklariBugün Kanyon’da bir gencin elinde Orhan Pamuk’un yeni kitabını görünce aklıma hafta sonu gazetede yeni çıkacak kitabı ile ilgili okuduğum röportaj geldi. Röportaja konu olan yeni kitabın çıktığını düşündüm.

Akşam Kanyon’dan eve gelirken akşam yemeğimi yemek için Akmerkez’e uğradım. Yemekten sonra da Remzi Kitabevi’ne uğradım. “Orhan Pamuk’un yeni çıkan kitabını almak istiyorum” diye sordum. Kitabın henüz o gün mağazaya geldiğini öğrendiğimde, çok sevdiğim bu yazarın son kitabını Türkiye’de okuyacak ilk okurlardan birisi olacağımı düşünerek mutlu oldum. Kasada ödeme yaparken kitabın fiyatını duyunca da şaşırdım. 6 TL..

Bunun en az iki katı bir fiyat beklerken, 6 TL’lik fiyatı duymak beni şaşırttı. Şaşkınlığım, kitabın arka cildindeki yazıyı okumamla son buldu. Hafta sonu yayınlanan röportajda bahsi geçen, yakın tarihte çıkacak olan Kafamda Bir Tuhaflık isimli kitabın öncesinde çıkan Ben Bir Ağacım isimli hazırlık kitabıymış benim satın aldığım kitap.

Doğrusu çok da şaşırtmadı bu durum beni. Türkiye’deki yazarlar arasında marketing kavramına önem veren ilk isimlerden birisidir bana göre Orhan Pamuk. 2008 ya da 2009 ‘da yayınlanan Masumiyet Müzesi’nin öncesinde bir çok TV programına katılıp, satışa çıkmak üzere olan bu kitabının tanıtımını yapmıştı Pamuk. Ukrayna’da yaşadığım dönemde, bu tanıtım söyleşilerinden birisini NTV’de izlemiş ve ertesi ay Türkiye’ye gittiğimde kitabı hemen satın almıştım. Bir sonraki Türkiye ziyaretim sırasında da Orhan Pamuk ile havalimanında denk gelip, tanıştığım hikayeyi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Şimdi ise, ön hazırlık kitabı çıkartılarak yeni bir marketing stratejisi izlendiğini düşünüyorum. Uygulanan bu yeni strateji bir miktar farklı olsa da, satış fiyatı beni oldukça mutlu etti. Malum, Orhan Pamuk yıllardır kitaplarının yayınlandığı İletişim Yayınları’ndan birkaç ay önce ayrılıp, YKY ile anlaşmıştı. İletişim’i İhsan Oktay Anar’ın da yayıncısı olması sebebi ile çok seviyor olduğum için, Orhan Pamuk’un YKY’na transferini sıcak karşılamamıştım. Üstüne dün D&R’ın vitrininde, eski kitapların yeni YKY baskılarındaki kapakları gördüğümde rahatsızlığım daha da artmıştı. Yeni kapak stilini hiç beğenmeyip, kalitesiz bulmuştum.

Ancak uygulanan yeni fiyat, gerilen sinirlerimi bir miktar yatıştırdı diyebilirim. Bundan sonraki YKY’li yeni yazım hayatında Orhan Pamuk’a içten başarılar dilerim. Bu arada esas kitabı da sabırsızlıkla bekliyoruz..!

Edit: Az evvel Idefix’ten yaz kampanyası ile ilgili e-mail geldi. Kitabı Idefix’ten sipariş verirseniz, 3.9 TL’ye geliyor..

Düşünce

Milletvekili Maaşları

Milletvekili MaaslariHafta sonu Ukrayna’dan dönerken uçakta The Economist’in 20 Temmuz sayısını okuyordum.  Paying Lawmakers – Rewarding Work başlıklı makalede çeşitli ülkelerdeki milletvekili maaşları, maaşların haricinde ne gibi yan hakları olduğu ve milletvekillerinin maaşlarının artış oranının belirlenmesi konusunda bir öneri yer alıyor.

Maaş artış oranının yanı sıra, milletvekili maaşlarının GDP ile oranı da önemli bir kıstas olarak karşımıza çıkıyor. Peki bizde durum ne? diye merak ettim ve birkaç değer ile basit bir karşılaştırma yapmaya çalıştım. 2002 ve 2012 yılları arasındaki 10 yıllık süre içerisindeki artışları inceledim.

Öncelikle şunu belirteyim, şu anda milletvekilleri 12.070 TL maaş alıyorlar. Ancak 2 yılı dolduran her milletvekili yan gelir olarak 8.000 TL daha maaş alıyor. Toplam maaşları 20.070 TL’yi buluyor yani. Bunun dışında da bir çok avantajları ve yan hakları var ama bunları hesaba katmıyorum.

  • 2002 yılında Milletvekili Maaşı 4.500 TL iken, 2012 yılında 20.070 TL olmuş. 4,46 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Asgari Ücret 184 TL iken, 2012 yılında 740 TL olmuş. 4,02 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Ortalama Memur Maaşı 578 TL iken, 2012 yılında 2.042 TL olmuş. 3,53 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Kişi Başına GSYİH 5.310 TL iken, 2012 yılında 18.927 TL olmuş. 3,56 kat bir artış var.

Milletvekili maaşlarının artışı, performansları ile ilişkilendirilebilir. Örneğin ülkedeki insanların cebine soktukları geliri % kaç arttırıyorlar ise, o kadarlık bir zam alabilirler. Bu gayet adilane olur bence. Daha fazlasını almaları bir miktar saçma geliyor bana. Hak etmediklerini düşünüyorum. Ortalama Memur Maaşı ve GSYİH artışları arasında eşit bir oran var. Asgari Ücretin bir miktar daha artmış olması da mantıklı.

Ancak Milletvekili Maaşlarının haddinden fazla artmış olmasını ben açıkçası kabullenmekte zorlanıyorum. Üstüne bir de, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, rakamlar bu kadar ortada iken insanların gözüne baka baka Milletvekili Maaşlarının artış oranının diğer oranlardan düşük olduğunu söylemesi ise sanki biraz insanları kandırmak gibi oluyor benim gözümde. 2 yıl içinde maaşlarının yanında almaya başladıkları, ve bir ömür boyu alacakları 8.000 TL’lik emekli maaşlarını hesaba katmayı unutuyor sanırım Sayın Bakan..

Milletvekili maaşları 4,46 kat değil de, 3,56 kat artmış olsa idi; 2012 yılındaki maaşları 16.020 TL olarak karşımıza çıkardı. Şu anki ile arasında 4.050 TL fark var. 550 milletvekili için bu fark  her ay 2.2 milyon TL, her yıl ise 26,7 milyon TL’ye ulaşıyor. Son 10 yılda ise 267 milyon TL‘lik bir fark oluşuyor. Bu para elbette ki ülkemiz için çok büyük bir para değil. Ancak, vicdan muhasebesi yaparken haksızlığın büyüğü küçüğü olmamalı diye düşünüyorum. Tıpkı hırsızlık konusu gibi..


Hit Counter provided by Best Seo Packages