Category Archives: Düşünce

Düşünce

Noel Mumları

Noel MumuSevgili Michael Kunze-CONCEWITZ dün akşam çok güzel bir hikaye anlattı. Hatırlayabildiğim kadarıyla paylaşmak istedim.

Hz. İsa’nın doğumu her yıl Aralık ayında Noel adı verilen Hristiyan Bayramı ile kutlanır. 24 Aralık akşamı başlayan bu kutlamalardan 4 hafta önce evlerde mumlar yakılır. Her Pazar akşamı bu mumlardan bir tanesi yakılarak, Noel’den önceki son Pazar günü 4 mum birden yakılmış olur.

Bir çocuk, yine böyle bir Pazar günü mumların yaydığı alevleri izlerken ilk yakılan mum bir anda söner. Çocuk çok üzülür ve mumu yeniden yakmak için hareketlenirken mum çocuğa seslenir: “Boşuna uğraşma. Benim adım Sevgi‘dir. Artık ne yazık ki insanlar bana ihtiyaç duymuyorlar. Alevime gerek kalmadı,”

Derken ikinci mum da söner. O da çocukla konuşmaya başlar: “Vaktini gereksiz yere harcama. Benim adım Saygı‘dır. Sevginin olmadığı bir dünyada ben de alev saçamam,”

Hemen sonrasında üçüncü mum da söner. O da çocuğa seslenir: “Boş yere yorma kendini. Benim adım Barış‘tır. Sevgi ve Saygı kalmayınca insanlar birbirine düşman olur. Benim alevim de bir işe yaramaz,”

Çocuk üç mumun sönmesinden ötürü son derece mutsuz olur. Büyük bir endişe ile dördüncü mumun cılız alevine bakar. Ve o an dördüncü mum konuşmaya başlar: “Üzülme çocuk. Benim adım Umut‘tur. Ben yandığım müddetçe, beni kullanarak diğer mumları yakabilirsin. Benim sönmeme asla izin verme!”

Düşünce Kitap

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü ve Gezi Olayları

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

1945′te, yani yaklaşık 70 yıl önce, bugünleri görerek biz yol göstermiş bu masalı ile Sabahattin Ali. Gezi olayları olarak nitelendirilen, geçtiğimiz aylarda yoğun olarak yaşadığımız toplumsal olaylar ile bir bağ kuruyorum bu masal arasında. Sanırım önce biraz masaldan bahsetmeli…

İşsiz güçsüz 3 kardeş o şehirden bu şehire göç edip duruyor, gittikleri hiçbir yerde bir baltaya sap olamıyorlar. En sonunda günlük yaşantının sorunsuzca devam ettiği bir kasabaya yerleşmeye karar veriyorlar. Burada geçinebilmek için içlerinden birisinin aklına bir kurnazlık geliyor. Çalışkan ama saf insanları kandırıp, camdan bir köşk inşa ettirmeye ikna ediyorlar şehir halkını. İnşaat başlıyor. 3 kardeş sadece işin yönetimi ile ilgileniyor, ekmek elden su gölden yaşamaya devam ediyorlar. Zamanla köşkü büyütüp, olur olmadık iş kadroları yaratarak şehir halkından birçok insanı da kendileri gibi çalışıp üretmeden bu köşkün içerisinde yaşamaya ikna edip, alıştırıyorlar.

İçeridekilerin sayısı arttıkça, dışarıdakiler içeridekilere hizmet etmekte zorlanıyorlar. Dışarıda kalan halk içeridekileri beslemekten yorulup, usansalar da her ses çıkarışlarında kardeşlerin uyanık olanı tarafından bir şekilde sakinleştirilip, ikna ediliyorlar. Bir gün dışarıdaki kuzular içeriye yollanıyor ve paylaşım adına dışarıya sadece kelleler gönderiliyor. Dışarıdakilerden birisi yemeleri için kendilerine verilen kellenin içinde yenilebilecek tüm kısımların da alınmış olduğunu fark edince isyan edip, elindeki kelleyi sırça köşke fırlatıyor. Yani bardak taşıyor! Sırça, yani camdan yapılmış bu köşkün duvarı kellenin çarpma şiddeti ile bir anda kırılıyor. Köşkün yıkılmaz, devrilmez olmadığını gören diğerleri de cesaretlenerek ellerindeki kelleleri duvarlara atmaya başlıyorlar. Ve sonunda köşk tuzla buz olup, yıkılıyor; içeride kalanlar ise yıkıntıların arasında kalarak can veriyorlar.

Masal bu şekilde. Eminim birçok kişinin aklına George Orwell tarafından bu masal ile aynı dönemde yazılmış olan Hayvan Çiftliği gelmiştir. Nasıl gelmesin ki? İnsanoğlu hiç değişmiyor. Kendilerine gereksiz güçler yaratıyorlar. Gücü eline geçirenler ise, bu gücü ele geçirdikten sonra toplumun faydası yerine kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Bizim iktidarı çok da eleştirmemek lazım belki de. Bu denli büyük bir gücü eline geçiren her iktidar eminim ki benzer şeyleri yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Olmaması için yönetenlerin etik, ahlak ve vicdan gibi değerlere sahip olması gerekir. Bu kişiler de yüzlerce yılda ancak bir defa çıkabiliyor insanların karşısına. Bizler o hakkımızı Atatürk ile kullandık diye düşünüyorum. Bu nedenle, yakın tarih ve gelecek için beklentiyi çok da yükseltmemeli sanki…

Gezi olaylarında gençlerin isyanı sadece iktidara yönelik değildi diye düşünüyorum. Kullandıkları orantısız güç nedeni ile olayların bu hale gelmesine sebep olan polise isyan ediyorlardı. Nasıl etmesinler ki? 3 maymunu oynayarak olayları duyurmayan medyaya isyan ediyorlardı. Sesini çıkarmayan büyüklerine isyan ediyorlardı. Düşünebiliyorlardı. Korkmalarını, sinmelerini gerektirecek bir korku da yoktu içlerinde. Ve en doğal refleksi gösteriyorlardı. Susmuyor, haksız buldukları tavra karşı seslerini yükseltiyorlardı. Adı üstünde, damarlarındaki kan da biraz deli akıyordu…

Tüm bunlar birleşti ve biz bu olayları yaşadık. Ölen ve yaralanan, sakat kalan birçok insan oldu. Elbette ki hiç istenmeyen ve son derece de üzücü şeyler bunlar. Keşke bir kişinin bile burnu kanamasaydı. Ama o kadar orantısız kullanılan polis şiddeti nedeni ile bu mümkün olamadı ne yazık ki. Öte yandan, bu denli asil bir direnişe canlı gözler ile tanık olmak da son derece ümit verici olsa gerek. Dediğim gibi, keşke kimse ölmeseydi. Keşke bardak o son damla ile taşmadan evvel bir şeyler yapılabilseydi. Ya da keşke o sırça köşk hiç yapılmasaydı da, masala konu olan şehirdeki insanlar mutlu, dürüst ve huzurlu yaşantılarına devam etselerdi.

Unutmamalı ki, cam temiz olduğu müddetçe şeffaftır ve içini gösterir. Yoksa kırılıp, her an tuzla buz olabilir…

Düşünce

Milletvekili Maaşları

Milletvekili MaaslariHafta sonu Ukrayna’dan dönerken uçakta The Economist’in 20 Temmuz sayısını okuyordum.  Paying Lawmakers – Rewarding Work başlıklı makalede çeşitli ülkelerdeki milletvekili maaşları, maaşların haricinde ne gibi yan hakları olduğu ve milletvekillerinin maaşlarının artış oranının belirlenmesi konusunda bir öneri yer alıyor.

Maaş artış oranının yanı sıra, milletvekili maaşlarının GDP ile oranı da önemli bir kıstas olarak karşımıza çıkıyor. Peki bizde durum ne? diye merak ettim ve birkaç değer ile basit bir karşılaştırma yapmaya çalıştım. 2002 ve 2012 yılları arasındaki 10 yıllık süre içerisindeki artışları inceledim.

Öncelikle şunu belirteyim, şu anda milletvekilleri 12.070 TL maaş alıyorlar. Ancak 2 yılı dolduran her milletvekili yan gelir olarak 8.000 TL daha maaş alıyor. Toplam maaşları 20.070 TL’yi buluyor yani. Bunun dışında da bir çok avantajları ve yan hakları var ama bunları hesaba katmıyorum.

  • 2002 yılında Milletvekili Maaşı 4.500 TL iken, 2012 yılında 20.070 TL olmuş. 4,46 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Asgari Ücret 184 TL iken, 2012 yılında 740 TL olmuş. 4,02 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Ortalama Memur Maaşı 578 TL iken, 2012 yılında 2.042 TL olmuş. 3,53 kat bir artış var.
  • 2002 yılında Kişi Başına GSYİH 5.310 TL iken, 2012 yılında 18.927 TL olmuş. 3,56 kat bir artış var.

Milletvekili maaşlarının artışı, performansları ile ilişkilendirilebilir. Örneğin ülkedeki insanların cebine soktukları geliri % kaç arttırıyorlar ise, o kadarlık bir zam alabilirler. Bu gayet adilane olur bence. Daha fazlasını almaları bir miktar saçma geliyor bana. Hak etmediklerini düşünüyorum. Ortalama Memur Maaşı ve GSYİH artışları arasında eşit bir oran var. Asgari Ücretin bir miktar daha artmış olması da mantıklı.

Ancak Milletvekili Maaşlarının haddinden fazla artmış olmasını ben açıkçası kabullenmekte zorlanıyorum. Üstüne bir de, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, rakamlar bu kadar ortada iken insanların gözüne baka baka Milletvekili Maaşlarının artış oranının diğer oranlardan düşük olduğunu söylemesi ise sanki biraz insanları kandırmak gibi oluyor benim gözümde. 2 yıl içinde maaşlarının yanında almaya başladıkları, ve bir ömür boyu alacakları 8.000 TL’lik emekli maaşlarını hesaba katmayı unutuyor sanırım Sayın Bakan..

Milletvekili maaşları 4,46 kat değil de, 3,56 kat artmış olsa idi; 2012 yılındaki maaşları 16.020 TL olarak karşımıza çıkardı. Şu anki ile arasında 4.050 TL fark var. 550 milletvekili için bu fark  her ay 2.2 milyon TL, her yıl ise 26,7 milyon TL’ye ulaşıyor. Son 10 yılda ise 267 milyon TL‘lik bir fark oluşuyor. Bu para elbette ki ülkemiz için çok büyük bir para değil. Ancak, vicdan muhasebesi yaparken haksızlığın büyüğü küçüğü olmamalı diye düşünüyorum. Tıpkı hırsızlık konusu gibi..

Düşünce

Bu Polisleri Kim Sevecek?

Polis Siddeti

Çocukluğumdaki polisleri hatırlıyorum.. Kumaş pantolon ve ceket giyerlerdi, başlarına da bir şapka.. Ciddi bir görüntüleri vardı. İnsanlar polislere güvenir, polisler de suçsuz insanları dövmezlerdi.

Sonra bir gün televizyon izlerken haberlerde, polislerin üniformalarının değiştiğini bildiren bir haberi izlediğimi anımsıyorum. Gayet modernize edilmiş bir haldeydi yeni üniformalar. Üstelik polisler kendilerini daha rahat hissedecek, bu yeni üniformalar ile daha rahat hareket edeceklerdi.. Değişikliğin getirecekleri, bu şekilde anlatılıyordu izlediğim bültende.

Evet, şimdi görevlerini yaparken daha rahat hareket edebiliyor polisler. Hırsızları kovalarken, katilleri yakalarken, asayişi sağlarken..

Maç izlemek için stadyuma giden insanların üzerine gaz bombası atarken.. Gazdan etkilenen insanlar kaçışırken üzerlerine helikopterden gaz bombaları atmaya devam ederken.. Ağaçlar yok edilmesin diye masumca parkta oturan insanların üzerine gaz bombası atarken.. Ne mutlu ki elbiseleri de uygun bu yeni görevlerine. Rahat rahat zulüm yapabiliyorlar. Bu sabaha karşı Taksim Gezi Parkı’nda yaptıkları gibi..!

İnsanların içlerinde ne kadar polis sevgisi var? Bunu merak ediyorum. Benim içimde, tanıdığım 1-2 polis haricinde, pek de sevgi yok onlara karşı. Çoğu insanın da benimle aynı düşünceyi paylaştığına eminim. Nereden mi eminim?

Siz hiç kırmızı ışıkta bekleyen trafik polisi aracı gördünüz mü? Siz geçerseniz ceza yazarlar, kendileri geçerlerse sorun yoktur. Kanunları uygulamasını beklediğiniz kişiler kanunları tanımazlar çünkü. Emniyet şeridi olayına hiç girmiyorum bile.. Alkol kontrolü yapılırken, temiz ve hiç açılmamış bir boru ile üflemek istediğinizi belirttiğinizde suratınıza hayret içerisinde bakarlar. Durup dururken size kimlik sorulduğunda, haklı olarak “Önce ben sizin polis kimliğinizi görebilir miyim?” derseniz sizi tehdit ederler. Üstlerine bir üniforma, bellerine de bir silah verildiğinde, artık nasıl bir psikoloji ile bilmiyorum, herkesten üstün hissederler kendilerini. Bu ve bunun gibi onlarca sebep nedeniyle insanlar polisleri haklı olarak sevmiyorlar.

Bu saçma polis hükümdarlığına son vermek bence bizim elimizde. Hadlerini ve kanunları aştıkları noktalarda yaptırım uygulanması için zorlamalıyız. “Kimi kime şikayet ediyorsun?” vahametine kapılmadan, inatla terbiye etmek lazım bu kurumu. Onların kendilerini terbiye edecekleri yok çünkü..

Polis Siddeti 2Belki üniformalarını değiştirerek başlanabilir işe. Saygıdan çok, korku duyulmasını amaçlıyor bu kıyafetleri. Korku duyulmasındansa, saygı duyulması bence daha önemli olmalı.

Unutmamak lazım, insanlar er geç korkularının üzerine giderler..

Düşünce Kitap

Uzun Kitaplar Okuyucuyu Yorar mı?

Şu anda okuduğum Buz ve Ateşin Şarkısı serisi sayesinde, bu aralar fantastik edebiyata merak salmış durumdayım. Seri 7 kitap olarak planlanıyor. Yazarı George R. R. Martin şu ana kadar 5 kitabı yayınladı, planlanan 2 kitap ise yakın gelecekte yayınlanacak. Şu aralar serinin ilk kitabının ismi ile bilinen Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisi de hayli popüler.

Bu seri ile ilgili ilerleyen zamanda bir yazı yazmayı düşünüyorum. Ama şimdi başka bir şey yazmak istiyorum.. İnsanlar çok sayıda kitaptan oluşan serileri okurken, patır patır dökülüyorlar. Büyük bir hevesle başlanan bir serinin, devam kitaplarına sıra gelince okur sayısı düşüyor. Okur aradığını bulamamış olabiliyor bazen ve hemen ilk kitabın ardından seriye devam etmeyi bırakıyor. Bazen ise o sabrı göstermek zor olabiliyor. Bunlar hep anlaşılabilir şeyler elbette ki..

Goodreads.com ‘u bilen biliyordur. Bu sitede, şu ana kadar okuduğum kitapları oylayıp, haklarında yorumlar yazabiliyorum. Bundan sonrası için okumayı planladığım kitaplar hakkında yazılan yorumları okuyup, oylama sonucunda almış oldukları puanları inceleyebiliyorum. Türkçe bir benzeri için vikitap.com ‘u önerebilirim.

Fantastik edebiyatın baş yapıtlarından birisi olarak, Zaman Çarkı serisi söylenir. Ve tabi ki Yüzüklerin Efendisi ve Dune serileri de oldukça sağlam yapıtlar. Zaman Çarkı serisi, içlerinde en uzunu. Serinin yazarı Robert Jordan. İlk 11 kitabı Robert Jordan yazıyor. 11. kitabı 2005 yılında yazdıktan sonra, 2007 yılında vefat ediyor. Ancak seri, 2007 yılında 12. kitabı Brandon Sanderson’un yazmasıyla devam ediyor. Elbette ki Brandon Sanderson, Robert Jordan’dan kalma notları kullanarak bu kitapları tamamlıyor. Ve nihayet 8 Ocak 2013 tarihinde, 14. kitabın yayınlanmasıyla da seri sona erecek. Ortalama her kitap 900 – 1.000 sayfadan oluşuyor. Seri toplamda 10.000 sayfanın üzerinde dersem, ne denli uzun olduğu hakkında bir fikre sahip olursunuz sanırım..

Henüz bu seriye başlamadım ama üniversite dönemindeki ev arkadaşım Çağlar, tüm seriyi okumuştu. Onun kütüphanesinden aşina olduğum bu seriyi okuyup okumama konusunda kararsızlık yaşarken, aklıma Çağlar’a danışmak geldi. Ondan gelen olumlu referansa istinaden de, Goodreads.com ‘daki puanlamasına bakayım dedim. Ve 14 kitaplık serinin aldığı oy sayıları dikkatimi çekti..

Yorumsuz:

1- 84.185, 2- 60.509, 3- 55.586, 4- 46.122, 5- 35.685, 6- 34.831, 7- 32.289, 8- 30.366, 9- 28.939, 10- 24.350, 11- 23.865, 12- 29.166, 13- 25.102.. Bakalım 14. kitabı kaç kişi oylayacak?

Grafiğe dökersek;

Grafikten çıkan sonuç süper..! Yapılan oylama sayılarını, kitabın okunma oranı olarak da düşünebiliriz. Bu bizi yanıltmayacaktır..

İlk kitabı okuduktan sonra bırakan kişiler olmuş. Sonrasında ise, yorgunluğa bağlı bir azalma var gibi. Her kitap ortalama 900 – 1.000 sayfa diye düşünürsek, okuyucular elbette ki uzunluğundan dolayı kitaptan vazgeçmiş olabilirler. 12. kitaptaki artışı ise, yazarın 11. kitaptan sonra vefat etmesinin ardından gelen merak olarak yorumlarsak, çok da yanılmayız sanırım. Acaba ben ne yapmalıyım? Seriyi okuyan var mı? Yorumlarınıza açığım :)

Düşünce

Zeka Seviyesi – Sinan Çetin

Bu sabah kahvaltıdan önce okuduğum bir haberden sonra, hem güldüm hem de sinirlendim. Sinan Çetin, kendince PKK’yı bitirecek bir formül oluşturmuş. Bu formüle göre, zorunlu askerliği kaldırıp yerine profesyonel askerlik getirmek sayesinde kazanılacak parayla PKK’yı satın alıp, milletçe bu problemden kurtulabilirmişiz. Profesyonel askerlik sistemi için gerekli bütçeyi de, bedelli askerlik sayesinde oluşturabilirmişiz.

Bunu söyleyen birisinin, yaptığı bazı kabuller olmalı, şüphesiz. Ama görünen o ki, Türkiye’nin dış borcunu kapatmak amacıyla rakı sofrasında 3. kadehten sonra yapılan hesaplara benzer bir hesap yapmış Sinan Çetin.

Aşağıdaki haberi Hürriyet Gazetesi’nden aldım:

Malatya’da kısa dönem askerlik yapan Tarkan ve Mustafa Sandal örneklerinden yola çıkan yönetmen, “Mustafa Sandal’ı, Tarkan’ı askere alsan ne, almasan ne… Tarkan askerde patates soysa ne olur, soymasa ne olur” dedi.

Çetin, yeni sistem için bir de formül önerdi: “Askere giden 4 milyar maaş alır. Nereden alır parayı, askere gitmeyenden. Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok. Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin dolar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapandı!”

Habere çok güldüm. Sinan Çetin’in hesap konusundaki yeteneğine imrendim. Kendine olan güvenine ise hayran kaldım. “Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok.”. Tövbe tövbe :)

Kendince bir ödeme skalası da oluşturmuş. En yüksek bedel 1 milyon $. En düşük ise 10 bin $. Hadi diyelim ki ortalama 100 bin $ verilecek. 33 milyar $’ı denkleştirmek için kaç kişinin bu parayı ödeyip askere gitmesi gerekiyor? 330.000 kişinin! Bu rakam da Sinan Çetin komik duruma düşmesin diye 100 bin $ kabulüyle. 20 bin $ kabulü ile bu sayı 1.650.000 kişiye çıkar.

Olaya başka bir açıdan bakalım. Hadi herkes 1 milyon $ versin. Türkiye’de kaç dolar milyoneri var? Merrill Lynch’in 2011 raporunda, Türkiye’de 37.900 dolar milyoneri olduğu söyleniyor. Her bir $ milyoneri askere gitmemek için 1 milyon $ verir mi? Elbette ki vermez.. Zaten bu 37.900 kişinin yaklaşık 8.000′i malvarlığı 1 milyon $’ın hemen üzerinde olanlar. 1 ile 5 milyon $ arasında olanların sayısı ise 31 bin. İnsanlar varını yoğunu harcayıp, askerlikten kaçmaz herhalde. Kalan 6.900 kişiden de, eminim ki en çok 1.000 kişi verir 1 milyon $’ı.

Bedelli askerlik fiyatları hesaplanırken de, devlet gelirini maksimize etmek amacıyla bir optimizasyon yapılıyor. Fiyat da buna uygun olarak çıkartılıyor. Öyle 5-10 ayrı seçenek de olmaz. İşin bokunu çıkartmamak lazım. Turkcell’den tarife seçer gibi, askerlik tarifesi seçecek değiliz. Sinan Çetin’e göre seçilebiliyor ya neyse..

En son bedelli askerlik yasasından yaklaşık 30 bin kişi yararlandı. Bedel de 30 bin TL idi. 1999′da ücret 15 bin TL idi ve yararlanan 72 bin kişi olmuştu. 1992′de 32 bin kişi, 1987′de ise 18 bin kişi yararlandı. 1999′da en yüksek katılım sağlanmış. Bedelli askerlikten yararlananların çoğu üniversite mezunları. Bu mezunlar askerliklerini izin kullanmamak şartıyla, kısa dönem yaparlarsa 5 ay 5 günde bitirebiliyorlar artık. Ben de o şekilde yaptım. Benimle birlikte askerlik yapan üniversite mezunlarının %94′ü de kısa dönem yaptılar. Yani en Sinan’cıl hesabın dahi yakınından-uzağından geçmiyor.

Çok merak ediyorum, 33 milyar USD nasıl ortaya çıktı? Hangi sıfatla böyle demeç verebiliyor? Ve bu müthiş hesabı yapabilmek amacıyla kurduğu ekip kaç kişiden oluşuyor? Baksanıza, “Biz hesapladık” diyor. Adam resmen ekip kurmuş.. Ancak ekibin yaptığı hesap ne yazık ki 30 kat fazla çıkıyor.

Bu soruları, Sinan Çetin’e soracak kimse de olmayacak. Çünkü kimse kaale almayacak yaptığı açıklamaları. Ama o her yıl ortaya çıkıp, böyle saçma açıklamalarına devam edecek. Bunun yerine terör örgütüne doğrudan destek mesajı verse, daha cesurca olurdu diye düşünüyorum. Zira, düşünce yapısı ve kimleri desteklediği herkesce bilinmekte olan bu kişinin, imaj anlamında kaybedeceği bir şey yok, diye düşünüyorum.

Ve bir de merak ettiğim, Tarkan’ın ya da Mustafa Sandal’ın benden ne farkı olduğu? “Onlar patates soysa ne olacak” mış..! Ben soysam ne olacak? Ya da bu yazıyı okuyan, “Sen” , “Senin Baban” , “Senin Abin” , “Senin Kardeşin” soydu da ne oldu? Futbolcuların milyonlarca dolar para kazanıp da, iş devlete vergi vermeye  geldiğinde benden çok daha düşük vergi verdiği bir ülkede, yakında albüm çıkaranlar askerlikten muaf tutulursa hiç şaşırmam. Kimse sesini çıkarmıyor nasıl olsa. Allah’ın her günü 5-10 asker şehit düşüyor. “Bıçak kemiğe dayandı” edebiyatından öteye gidemiyoruz. Bize her şey müstehak!

Bir de şunu merak ediyorum: Sinan Çetin nefes alsa ne olur, almasa ne olur? Gereksiz oksijen tüketimi.. Gereksiz karbondioksit salınımı.. Bence başka bir şey kattığı yok şu dünyaya..


Hit Counter provided by Best Seo Packages