Category Archives: Film

Film

Before Midnight

Before MidnightBu hafta vizyona giren Before Midnight filminin afişini gördüğümde, “ben bu filmin ismini bir yerlerden anımsıyorum ama nereden?” şeklinde düşünürken buldum kendimi. Sonra aklıma bir anda bu filmin Before Sunrise ve Before Sunset filmleri ile alakalı olabileceği geldi. Hemen bir google kontrol ve bingo! Doğru tespit..! Serinin 3. filmi karşımızda..

Sevgili dostum Onur Yazgan’ın Blog‘unda daha önce Before Sunrise ve devamı olan Before Sunset ile ilgili yazıları okuduğumda, her iki filmi izlemek için heveslenmiştim. İzlenecek filmler listeme eklemiş olsam da, neden bilmiyorum filmleri sipariş etmeyi bir şekilde atlamışım. Yazgan’ın anlata anlata bitiremediği bu aşk filmi serisini izlemeye yeniden karar verdim. Öncelikle D&R’dan ilk iki filmi sipariş edip, ardından da film vizyonda iken sinemada 3. filmi izlemeyi planlıyorum.

İlk iki filmi IMDB sayfasında yaklaşık 90′ar bin kişi oylamış. Her iki film de 8.0/10 puan almış, ki bu puan IMDB’ye göre bir hayli yüksek olarak değerlendirilebilir. 3. filmi henüz 10 bin kişi oylamış ve puanı 8.5/10. Bu puan zamanla 8.0 – 8.2 civarına gelecek olsa da, filme gelen olumlu yorumlar ve yüksek puanlar nedeni ile filme dair beklentim bir hayli yükseldi. Filmlerin IMDB sayfalarını incelemek isterseniz, ilk paragrafta gerekli linkler mevcut.

Film ile ilgili olarak dikkatimi çeken ilk şey; filmlerin arasında 9′ar yıl olması.. Bakalım bu bilinçli olarak izlenmiş bir yol mu? Filmleri izlediğimde belki bununla ilgili bir ipucu yakalayabilirim. Buradan da bir tahminde bulunayım. Eğer yönetmen seriye 4. bir filmle devam edecekse, bence bu film 2022 yılında, “Sahur’dan Evvel” ismi ile çekilebilir. Aradan geçen yıllarda Jesse din değiştirip Müslüman olmuş, Celine’i de etkilemiştir. Celine de geçmişteki günahlarına tövbe etmiş, türbana girerek kelime-i şehadet getirmiştir. 6 ay kadar sonra, uzun bir süredir Pazar ayinlerinde Jesse’yi göremeyen Peder Jonathan, Celine’i arar. Yıllardır her Pazar gördüğü çiftin Evanjelik olmasından endişe eden Peder; Celine’e, neden Pazar ayinlerinde kendilerini göremediğini sorar. Karşılığında Jesse’nin artık Pazar ayini yerine Cuma namazına devam ettiğini öğrenince çılgına dönen Peder Jonathan’ın dudaklarından şu soru süzülür; “Peki ama neden?”. Celine’den gelen, “Onu bize değil, yönetmen Richard Linklater’a soracaksın. Güneşin doğuşu, Güneşin Batışı ve Geceyarısı’ndan sonra 4. filmi çekmek için başka isim bulamadı.” cevabı zavallı Peder’in acı gerçek ile yüzleşmesine neden olmuştur: Öğlene kadar uyuması ile meşhur Yönetmen Linklater, ne seher vakti ne de kuşluk vakti diye bir vakit olduğundan haberdardır. Bu nedenle aklına Before Dawn ismi gelmemiş, gelememiştir..

Sonuç olarak; Yazgan’ın değerlendirmelerine güveniyor ve benim için oldukça kıymetli olan 294 dakikamı bu uğurda feda etmeye hazır olduğumu ilan ediyorum. Eğer filmleri beğenmezsem belki giden 294 dakikayı geriye getiremem ama dvd’ler için 18 TL, sinema için de frigo ve su dahil 27 TL olmak üzere, toplamda 45 TL’yi Yazgan kardeşimden söke söke alacağımdan, başta kendisi olmak üzere kimsenin endişesi olmasın :)

Bu arada ilk iki film ile ilgili Yazgan’ın yorumlarını okumak isterseniz, ikinci paragrafta gerekli linkler mevcut. Herkese iyi seyirler..!

Film

Şarkı Söyleyen Kadın – Nawal Marwan

incendiesBir ağıttır savaşlara, farklılıklara yakılan. Bir yıkımdır, zaman geçse de insanın peşini bırakmayan. Bir matematik sorusudur, bir artı birin bir edip edemeyeceğini soran. Bir sondur, şok edip yüze sert bir tokat atan. Bir başlangıçtır, “hep beraber olmaktan daha güzel bir şey yoktur” diye haykıran. Bir filmdir, yedinci sanatı taçlandıran..

Türkçe’ye İçimdeki Yangın olarak çevrilmiş olan Incendies isimli filmin başlığının altına “laertes” bu şekilde yazmış. Bundan daha güzel bir giriş yapamayacağım için kendisinden alıntı yaparak başladım yazıya.

Film 2010 Kanada-Fransız ortak yapımı. Filmin yönetmeni Denis Villeneuve bir gün Lübnan asıllı Kanada’lı yazar Wajdi Mouawad’ın yönettiği bir tiyatro oyununu izliyor ve çenesine yumruğu yiyor. Bu filmi izlediğimde aynı yumruğu ben de yedim. Yumruk sertti, üstelik bir tane de değildi..

Film askerler tarafından saçları kesilen çocukların olduğu bir sahne ile başlıyor. Arkadan ise tanıdık bir müzik geliyor. You and Whose Army? Giriş müziği Radiohead’den olunca, ilk sahneye de bu kadar yakışınca daha öncesinde hiçbir şekilde haberdar olmadığım bu filme dair beklentilerim elbette ki arttı. Film boyunca olayların geçtiği ülkenin ismi verilmiyor.  Filmde dönem dönem belirtilen şehir isimleri ise tamamen kurmaca. Ancak filmin belirli bir bölümünün 1975-1990 yılları arasındaki iç savaş sırasında Lübnan’da geçtiği su götürmez bir gerçek.

Müslüman ve Hristiyan topluluklar arasındaki problemlerin ortasında Nawal Marwan isimli Hristiyan bir Arap kadının başından geçen hikayeyi konu alıyor film. Nawal ölürken, ikiz çocukları Jeanne ve Simon’a bir vasiyetname bırakıyor. Ve çocuklarından yıllarca sakladığı bir gerçeği onlara bildiriyor. Jeanne ve Simon’un öldü sandıkları babaları aslında ölmemiştir. Üstelik bir de ağabeyleri vardır. Ve Nawal, çocuklarından babaları ve ağabeylerini bulup, onlara ayrı ayrı yazdığı iki mektubu kendilerine teslim etmesini istiyor. Bu isteği yerine getirilene kadar da mezarına mezar taşı konulmamasını vasiyet bırakıyor.

Bundan sonraki hiçbir detayı vermeyeceğim. Sadece bir iki replik paylaşacağım. Siz filmi sadece izleyin. Mutlu bir gününüzü seçmeyin izlemek için. Sonrası emin olun ki birkaç gün boyunca mutsuz geçecek. Yumrukları siz de yiyeceksiniz çenenize. Bıçak sizin de kalbinize saplanacak defalarca. O düğümlenmeyi siz de hissedeceksiniz boğazınızda. Nawal’ın neden Şarkı Söyleyen Kadın olduğunu anlayacaksınız. Ve Simon’un, Jeanne’a sorduğu “Bir artı bir, bir eder mi?” sorusunun cevabını bulacaksınız.. Şu cümlelerin anlamlarını bulacaksınız..

“Babanı arıyorsun ama daha annenin kim olduğunu bilmiyorsun.”

“Ölüm asla hikayenin sonu değildir. Her zaman bir iz kalır.”

“- Charbel dayım yazdıklarıyla, barışı sağlamayı amaçlıyordu. Buna inanıyordu. Ama hayat bana başka şeyler öğretti.
+ Peki, şimdi ne yapacaksın?
-  Hayatın bana öğrettiklerini ben de düşmanlarıma öğreteceğim.”

Yönetmen Villeneuve için de bir iki şey söylemek istiyorum. İnsanları mutsuz ederek etkileyen bir çok film çekildi ve bunları elbette ki hepimiz izledik. Yönettiği bir filmi ilk kez izlediğim Villeneuve’in bu filmde kolaya kaçmadığını düşünüyorum. Sahneleri detaylıca göstererek insanların hisleri ile oynamamış, duygularını sömürmemiş. Sadece hikayeyi aktarmış.

Üstelik öyle hüngür hüngür de ağlatmıyor. Şok ediyor! Üzüyor! Sonra tekrar şok ediyor ve tekrar üzüyor. Ağlamaya fırsat dahi bulamıyorsunuz. 2 saat 20 dakika süren filmde sürekli bu hisleri yaşıyorsunuz. Bazen sıkıldığınızı da hissedebilirsiniz. Ama emin olun, o son 20 dakika için değil 2, 22 saat bile izlenir..

Son sözüm de; filmi daha önce izlememiş ve bu yazı sonrasında ilk kez izleyecek olanlara: Sizi kıskanıyorum..

Film Hayat Hikayesi

Mutlu Aile Defteri

Mutlu Aile DefteriCuma akşamı sinemaya gitmeye karar verdiğimde, henüz hangi filmlerin vizyonda olduğunu bilmiyordum. Vizyondaki filmleri incelediğimde, iki film arasında kararsız kaldım. Bunlardan birisi Lincoln, diğeri ise Mutlu Aile Defteri idi. Mutlu Aile Defteri’ni seçmemin en temel nedeni de şüphesiz ki filmin kadrosunda Tuncel Kurtiz’in yer alıyor olması idi.

Son dönemlerde bir iki dizide yer alması sayesinde popülerliği artmış olan Tuncel Kurtiz’in bana göre çok enteresan bir hayat hikayesi var.  Üniversite eğitimi sırasında tam 5 ayrı bölümü denemiş ancak hiçbirisinde tam mutlu olamayıp, eğitimini yarıda bırakmış. Sonrasında ise tiyatro oyunculuğuna başlamış. 6 yıllık tiyatro kariyerinden sonra 1965 yılında sinemaya da adım atmış ve çok sayıda filmde yer almış. 1966′da tam 17 filmde rol alması bu alanda bir rekor olsa gerek.

Şu ana kadar gelmiş geçmiş en çok ses getiren performansı ise sanırım 1978 yılında Hamo karakteriyle karşımıza çıktığı Sürü filmidir. Sürü filmindeki bu başarısı uluslararası film yapımcılarının da dikkatini çekmiş olsa gerek ki, sonrasında Alman ve İsveç yapımı bir çok filmde daha rol almış. Son yıllarda ise hepinizin malumu, Ezel dizisinde Ramiz Dayı ve Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise Ebu Suud Efendi karakterleri ile büyük bir hayran kitlesine ulaştı.

Mutlu Aile Defteri’nde ise huysuz bir baba olan Emekli Albay Yıldırım Taşyumruk’u canlandırmış Tuncel Kurtiz. Huysuz ve aşırı disiplinli olan bu emekli asker, çocuklarına da bu disiplini aşılamak istiyor. Ancak bu hedefinde ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık. Çocuklar büyüdükten sonra, Yıldırım’ın geçirmiş olduğu bir kaza sonrasında mecburen tüm aile bir araya geliyor. Aradan geçen yıllarda bütün herkes birbirine yaptıkları iş, maddi durumları, vs. konularda yalanlar söylemiş durumda. Tüm bu yalanların sebep olduğu komik olaylar izleyenleri güldürüyor.

Tuncel Kurtiz’in yanı sıra İlker Aksum, Büşra Pekin ve Bülent Parlak’ın performansları da bana göre son derece iyiydi. Keyifli, mutlu, sıcak bir film izlemek için bence doğru tercih. Hepinize izlemenizi tavsiye ederim.

Film ile ilgili bir de The Royal Tenenbaums filmine çok benzemesi nedeniyle yöneltilen eleştiriler var. Diğer filmi izlemediğim için bu konuda bir yorum yapmam sanırım doğru olmayacaktır. Ancak yine de belirtmeden geçemedim.

Filmle ilgili unutamadığım sahne ise: Yıldırım’ın askeri lisede öğrenci olduğu yıllarda koğuştaki askeri öğrencilerin uyanma sahnesi. Hatırladıkça hala gülüyorum :)

Film

Uzun Hikaye

Çok güzel bir film izledim bugün. Senaryo, yönetmen, oyuncular harikaydı. Üşendim konusundan bahsetmeye.. Anlatması şimdi “Uzun Hikaye”..

Cumartesi akşamı bu tweeti atmama sebep olan filmden, Osman Sınav’ın son filmi Uzun Hikaye’den bahsetmek geldi içimden..

Kitaplar ile ilgili yazılar yazdığımda, ön plana hep yazar çıkıyor. Tek kişilik show olarak düşünüyorum kitapları. Yazar bir hikaye yaratıyor, ardından birkaç karakter, sahneler ve devamında gelen cümleler.. Elimize aslında kağıtlardan oluşan bir eşya alıp okuyoruz. Zihnimizde bu okuduklarımıza dair mekanlar, sahneler, düşünceler oluşturuyoruz. Bunları yaşatabilmek hayli zor. Bu sebepten ötürü de, bu zorluğu başaran yazarlara her daim çok büyük saygı duymuşumdur.

Oysa filmler bu kadar zorlukla yaratılmıyor diye düşünüyorum. Senaryonun senarist tarafından yazılması, filmin yönetmen tarafından yönetilmesi ve rollerin de oyuncular tarafından sergilenmesi gerekiyor, bana göre en basit manada. Bu performansların üçü de iyi olunca, yani demek istediğim bu emeklerin tümü hakkıyla sarf edilince ortaya gayet güzel filmler çıkıyor.

Bazen de sadece birisi alıp yürüyor. Bizler, yani filmi izleyenler her şeye rağmen tatmin olabiliyoruz. Örneğin en baba aktörlerin filmde rol almaları ve oyunculuklarının hakkını vermeleri sayesinde, senaryolarının birbirlerine çok benzediğini düşündüğüm filmler arasından bazıları sıyrılıp, “iyi film” şeklinde etiketlenebiliyor benim zihnimde. Bazen ise oyunculuğa çok gerek kalmadan, senaryo sayesinde film benim için “iyi film” olabiliyor. Hem senaryonun kötü, hem de oyunculukların sıradan olduğu kimi zamanlardaysa yönetmen ve görsel efektler ön plana çıkarak filmin “iyi film” olmasını sağlayabiliyor. Bu yüzden, filmden çok kitaba saygı duyarım ben. Orada yazarın yardım alabileceği kimse yoktur. Yalnızdır. Kitabını yazar ve okutur.

Ancak ortaya iyi bir film çıkmışsa, filmin sonunda yaşadığım mutluluk, biten her kitabın son sayfasını kapatırken yaşadığım mutlulukla eşit oluyor. Uzun Hikaye de böyle bir filmdi benim için..

Kenan İmirzalıoğlu’nu genelde kabadayı rollerinde görmeye alışık olduğum için, filmin afişini ilk gördüğümde bu filmde de benzer şeyler olabileceğini düşündüm. Hatta ne yalan söyleyeyim, Histeria isimli filmi daha önceden evde mkv formatında izlememiş olsaydım kuvvetle muhtemel Histeria’yı seçmemiz için kandırmaya çalışırdım Aslı’yı. Akmerkez’de çok sayıda salon olmaması nedeniyle çok fazla film seçeneğimiz de kalmayınca ya Uzun Hikaye ya da Paranormal Activity 4′ü izleyecektik. Korku filmlerinden feci şekilde korkan bendeniz için seçim zor olmadı. Aslı’yı da kandırdım ve çok güzel bir film izlemiş olduk..

Filmin yönetmeni Osman Sınav, başrollerinde ise Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Altan Erkekli, Güven Kıraç, Batuhan Karacakaya ve ilk kez izlediğim Ushan Çakır yer alıyordu. Ushan Çakır’ı çok beğendim. Bu kişilerin yanı sıra, büyük ustalar Cihat Tamer ve Mustafa Alabora da filmde rol alıyordu. Hatta Mustafa Alabora o kadar başarılıydı ki Belediye Reisi rolünde, O’nun O olduğunu ancak filmden sonra internetten kadroya bakarken anlamış oldum.

Yönetmen Osman Sınav’ı çok başarılı bulmam. Şimdiye kadar en çok Ekmek Teknesi ve Süper Baba’yı beğenmiştim yapmış olduğu işler arasında. Sinema filmi konusunda ise son 15 yılda sadece 2 filmini duymuştum. Pars ve Deli Yürek Bumerang Cehennemi. Bu iki filmin tarzını da beğenmediğim için izlememiştim. O tarz yapımları sevmediğim için, afişte yönetmen olarak Osman Sınav ismini gördüğümde Uzun Hikaye’yi izleyip izlememe konusunda kararsızlıklarımın ilkini yaşamış oldum.

Kenan İmirzalıoğlu’nu ise kişiliği ve duruşu ile beğenirim. Ama O’nun da daha önceden rol almış olduğu projelerden sadece Yazı Tura ve Şener Şen’in sayesinde Kabadayı isimli filmleri beğenmiştim. Bu filmde de yine klasik mahallenin dürüst, yakışıklı ve delikanlı genci ortalığı toz dumana mı katacak acaba? şeklinde kafamda beliren şüphe, filmin afişinde Kenan İmirzalıoğlu’nun takmış olduğu kemik çerçeve gözlük sayesinde kaybolmuş oldu. Sanki daha farklıydı bu film diğerlerinden..

Ve elbette afişteki lokomotif figürü.. Benim gibi demiryolu hastası bir kişi için, o bile yeter sebepti aslında..

Bu umutlarla girdik filme. Uzun Hikaye ismi gibi uzun bir film olmasına rağmen hiç sıkılmadım diyebilirim. Film, 1940′lı yıllarda Bulgaristan’dan dedesi Pehlivan Süleyman (Hortum Süleyman ile alakası yok elbette) ile Türkiye’ye kaçan Bulgaryalı Ali’nin hikayesini anlatıyor. Ali, eşi Münire ve oğlu Mustafa ile bir o kasabaya bir bu kasabaya göç eder durur. Ali’nin bir türlü aynı kasabada tutunamamasının sebebi ise haksızlığa gelememesidir. Yine böyle bir buhran gecesinde hayatının hatasını yapar ve bu ona çok pahalıya mal olur. Ve sonrasında hayat mücadelesi devam eder..

Filmin başlarında Ali ve Münire’nin oğulları Mustafa’ya nasıl tanışmış olduklarını anlattıkları sahne çok hoşuma gitti.. Bazı sahnelerde ise bir iki damla yaş döküldü gözümden.. Yani anlayacağınız, hem güldüren, hem ağlatan, hem de insanın içini mutlulukla ısıtan bir hikayeydi izlediğim.. Yazar Mustafa Kutlu’yu da ayrıca tebrik etmemek olmaz..

Daha fazlasını anlatmayayım, hazır önümüzde uzun da bir tatil varken bir fırsat yaratıp izleyin bence bu filmi..

Film

Can Dostum – Intouchables

2 hafta önce, o gün akşam için Aslı ile sinemada film izlemeye karar verdik. Internetten hangi filmlerin vizyonda olduğuna baktığımda ne yazık ki çok da ilgimizi çekebilecek bir film göremedim. Malum, cicim aylarında olduğumuz için duygusal bir film bulmaya çalıştım.

Sinemalarda hangi filmlerin oynadığına baktığım web sitesinde, filmler vizyonda olduğu tarihe göre kronolojik olarak sıralanmıştı. Biraz altlara doğru indiğimde, Can Dostum (Intouchables) isimli filmi gördüm. Vizyona gireli 5 hafta olmuştu ve çok az salonda gösterimdeydi. Yakında olan salonlara baktım. Üyesi olduğum Hillside Etiler’de yer kalmamıştı. Şansıma, Akmerkez’deki sinemada yer buldum. Biz mi yer bulduk, salon mu müşteri buldu açıkçası karar veremedim. 100 kişilik salonda toplamda 7 kişiydik. Ayağını öndeki koltuğa uzatan uzatana.. Öyle rahattı yani ortam.

Film konusunu gerçek bir hikayeden almış ve 2011 yılında Fransa’da çekilmiş. François Cluzet ve Omar Sy başrollerinde oynuyor. Bu isimlerin oynadığı bir filmi daha önce hiç izlememiştim. Fransız sineması hakkında da pek bir bilgim yok açıkçası. Hatta daha doğrusu ben sinemadan pek anlamam. İzlemeyi severim ama sanmıyorum ki yapacağım tespitler doğru olsun. Daha çok hissettirdikleri ile değerlendiriyorum filmleri. Bazen çok sevdiğim bir film oluyor, IMDB’den kaç puan aldığına bakıyorum. O da ne? 6.5/10. “E ama ben ayıla bayıla izlemiştim bu filmi..?” diyorum içimden. Can Dostum’u seçmeden önce de fikir vermesi açısından, ışık hızıyla IMDB’den kaç puan aldığına baktım. 8.5/10 yeni çıkan bir film için oldukça iddialı bir puandı. E tür olarak da “duygusal/komedi” yazıyordu. O halde konusunu okumaya ne gerek vardı?

Dediğim gibi, filmi duygusal ve IMDB’den almış olduğu yüksek puan nedeniyle tercih etmiştim. “Duygusal bir film” dendiğinde otomatik olarak, iki kişi arasında geçen bir aşkın hikayesi olarak algılıyor insan. Ve genelde bu aşk bir kız ve erkeğin arasında olur. Bu filmde ise biraz farklıydı. Boynundan altını hareket ettiremeyen tekerlekli sandalyeye mahkum bir aristokrat (Philippe) ile, kendisine yardımcı olması için bakıcı olarak işe aldığı, hapisten yeni çıkmış olan bir gencin (Driss) arasında oluşan sevgiyi anlatıyordu.

Oysa bu muydu benim hain planlarım? Dediğim gibi cicim aylarında olduğumuz için, ben aşk filmi seçmek istemiştim. Ve öyle de sanmıştım. Filmin ilk 5 dakikasında başrollerde bu iki zat-ı şahanenin olduğunu kavramıştım. “Yok canım daha neler? Birisi 50′li yaşlarda, boyundan aşağısı hareket etmeyen beyaz bir aristokrat, diğeri ise hapisten yeni çıkmış iri yarı ve 30′lu yaşlarında bir zenci. Tövbeler olsun, daha neler!” endişesi ile 15. dakikaya geldik. Korktuğum başıma gelirse, acil olarak salondan çıkabilmemiz için, kaçış güzergahını ezberledim. Aslı’yı kolundan tuttuğum gibi, ikimizi de bu cehennemden kurtaracaktım. Zenci arkadaş, korumasız beyaz amcayı her an öpebilirdi..

Bu dakikadan sonra durumun sandığımın aksine olduğunu, kıbleyi bu defa o kadar da yanlış hesap etmediğimi çok şükür farkettim. Onların sevgisi, abi-kardeş ya da baba-oğul sevgisi olarak nitelendirilebilecek türdendi. Tamam belki tam beklediğim konu bu değildi ama böyle olsa ne olacaktı ki? Filmde vardır sanıp da göremediğim aşk, bizim aramızda zaten vardı..

Filmin büyüsü bozulmasın, merakınız sürsün düşüncesiyle elbette ki filmi anlatmayacağım. Mutlaka izleyin isterim. Sanırım artık dvd olarak da bulunabilir. Evde oturup, ailece izleyebileceğiniz bir film. Duygulanmanızın yanında, kahkahalara boğulacağınız da garanti..

Film Kitap Seyahat

Nijerya

Bir süredir blog’a hiçbir şey yazamadığım için içimde bir huzursuzluk var. İşler bu dönem çok yoğun ve geçen hafta Moskova’ya gitmem gerektiği için fırsat bulup da herhangi bir şey yazamadım Blog’a. Ancak bu süre zarfında, çok güzel bir iki kitap bitirdim ve yine çok güzel üç film izledim. Bunlarla ilgili yazıları, ilk boş vaktimde yazacak ve yayınlayacağım. Bu filmlerden birisi Salı akşamı sinemada Çağla ile birlikte izlediğim Üç Silahşörler (3D versiyonuydu ve inanılmaz keyifliydi). Diğer ikisi ise evde, yeni almış olduğum mkv playerda üstün bir görüntü kalitesi ile Ali Pusat’ın arşivini benimle paylaşmış olması sayesinde izlediğim The Greatest Game Ever Played ve The Red Violin. Kitaplar ise, Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi’nin ikinci kitabı olan On Üç Yıl Sonra ve Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisinin ilk kitabı olan Açlık Oyunları. Kitaplar da, filmler de çok güzeldi. Sakin bir zamanda ilgili yazıları yazacağım.

Mkv player ile ilgili de bir cümle yazmak istiyorum. Herkes WD (Western Digital) öneriyordu ancak tesadüf eseri Bimeks’te Philips’in bir modelini görüp aldım. Son derece memnunum Philips Mkv Player’dan. Üstelik WD’nin yarı fiyatına, 110 TL civarına Bimeks’te bulmak mümkün..

Gelelim başlığa ve resme.. Öyle sanıyorum ki, genellikle Rusya ve Ukrayna gibi güzel ülkelerde olmamı çekemeyen insanların nazarına geldim ve yarın sabahtan yaklaşık 1 hafta sürecek bir Afrika seyahatine gidiyorum.

İstikamet Nijerya..! İş açısından yoğun bir gündemim olacaksa da, bol bol not tutup, döndüğümde bu notları mutlaka Blog’da paylaşacağım. Ve elbette hem seyahat, hem de boş vakitlerimde Kindle’ım yanımda, biricik kurtarıcım olacak :)


Hit Counter provided by Best Seo Packages