Category Archives: Hayat Hikayesi

Film Hayat Hikayesi

Mutlu Aile Defteri

Mutlu Aile DefteriCuma akşamı sinemaya gitmeye karar verdiğimde, henüz hangi filmlerin vizyonda olduğunu bilmiyordum. Vizyondaki filmleri incelediğimde, iki film arasında kararsız kaldım. Bunlardan birisi Lincoln, diğeri ise Mutlu Aile Defteri idi. Mutlu Aile Defteri’ni seçmemin en temel nedeni de şüphesiz ki filmin kadrosunda Tuncel Kurtiz’in yer alıyor olması idi.

Son dönemlerde bir iki dizide yer alması sayesinde popülerliği artmış olan Tuncel Kurtiz’in bana göre çok enteresan bir hayat hikayesi var.  Üniversite eğitimi sırasında tam 5 ayrı bölümü denemiş ancak hiçbirisinde tam mutlu olamayıp, eğitimini yarıda bırakmış. Sonrasında ise tiyatro oyunculuğuna başlamış. 6 yıllık tiyatro kariyerinden sonra 1965 yılında sinemaya da adım atmış ve çok sayıda filmde yer almış. 1966′da tam 17 filmde rol alması bu alanda bir rekor olsa gerek.

Şu ana kadar gelmiş geçmiş en çok ses getiren performansı ise sanırım 1978 yılında Hamo karakteriyle karşımıza çıktığı Sürü filmidir. Sürü filmindeki bu başarısı uluslararası film yapımcılarının da dikkatini çekmiş olsa gerek ki, sonrasında Alman ve İsveç yapımı bir çok filmde daha rol almış. Son yıllarda ise hepinizin malumu, Ezel dizisinde Ramiz Dayı ve Muhteşem Yüzyıl dizisinde ise Ebu Suud Efendi karakterleri ile büyük bir hayran kitlesine ulaştı.

Mutlu Aile Defteri’nde ise huysuz bir baba olan Emekli Albay Yıldırım Taşyumruk’u canlandırmış Tuncel Kurtiz. Huysuz ve aşırı disiplinli olan bu emekli asker, çocuklarına da bu disiplini aşılamak istiyor. Ancak bu hedefinde ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık. Çocuklar büyüdükten sonra, Yıldırım’ın geçirmiş olduğu bir kaza sonrasında mecburen tüm aile bir araya geliyor. Aradan geçen yıllarda bütün herkes birbirine yaptıkları iş, maddi durumları, vs. konularda yalanlar söylemiş durumda. Tüm bu yalanların sebep olduğu komik olaylar izleyenleri güldürüyor.

Tuncel Kurtiz’in yanı sıra İlker Aksum, Büşra Pekin ve Bülent Parlak’ın performansları da bana göre son derece iyiydi. Keyifli, mutlu, sıcak bir film izlemek için bence doğru tercih. Hepinize izlemenizi tavsiye ederim.

Film ile ilgili bir de The Royal Tenenbaums filmine çok benzemesi nedeniyle yöneltilen eleştiriler var. Diğer filmi izlemediğim için bu konuda bir yorum yapmam sanırım doğru olmayacaktır. Ancak yine de belirtmeden geçemedim.

Filmle ilgili unutamadığım sahne ise: Yıldırım’ın askeri lisede öğrenci olduğu yıllarda koğuştaki askeri öğrencilerin uyanma sahnesi. Hatırladıkça hala gülüyorum :)

Hayat Hayat Hikayesi Kitap

Jasper Kent ile Söyleşi

Daha önce Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi Serisi ile ilgili blogda yazılar yazmıştım. Fantastik tarihi romanlar arasında gelmiş geçmiş en başarılı 6. eser seçilen bu kitabın yazarı ile tesadüfler sonucu başlayan iletişimimiz, bizi önce karşılıklı olarak e-mailleşmeye, ardından da yazarın İstanbul Kitap Fuarı’na konuk yazar olarak davet edilmesi sayesinde yüz yüze tanışmaya kadar getirdi. Bu yazımda bu hikayeden bahsedeyim istedim..

Yaklaşık 1 ay önce, Jasper Kent’in konuk olarak fuara katılacağını öğrendiğimde kendisiyle nihayet yüz yüze tanışabileceğimiz için çok sevinmiştim. Ancak hevesim hemen kursağımda kalmıştı. Çünkü Jasper’ın fuarda olacağı hafta sonu Aslı ile çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın düğünü için Ankara’da olmamız gerekiyordu. Sen yazarı o kadar takip et, kanka ol, adam Türkiye’ye gelsin ve senin o gün başka bir şehirde işin çıksın! Çelik Bilek olsa, “hay bin kunduz!!” derdi sanırım bu durumda. Ancak bu sefer durum farklı gelişti..

Jasper’a hemen durumu bildiren bir e-mail attım ve Türkiye’deki programı hakkında bilgi istedim. Kendisi geçen hafta Çarşamba akşamı Türkiye’ye geldi ve dün (Pazartesi) de İngiltere’ye geri döndü. Perşembe günü akşam, birlikte bir şeyler içmek üzere sözleştik ve o akşam Taksim’deki Rixos Hotel’in barında buluştuk. Yanında, birlikte yaşadığı arkadaşı Helen de vardı. Yazdığı kitaplardan, Türkiye’deki başarısından, Danilov Beşlemesi’nden sonraki planlarından ve kitapların içerisinde okuyucunun fark etmesi oldukça zor olan ufak sırlardan bahsetti..

Önce çok kısaca, Danilov Beşlemesi’ni nasıl keşfettiğim hakkında biraz bilgi vereyim:

Serinin ilk kitabı olan On İki, Can Yayınları tarafından yayınlandığında, yazarı daha önce hiç okumamış olmama rağmen cesaret edip kitabı satın almış ve tabir yerindeyse bir çırpıda okumuştum. “Malum, Can Yayınları bu tarz kitapları pek yayınlamazdı. Madem ki yayınlamışlar, o halde okumaya değer olsa gerek” düşüncemde ne kadar haklı olduğumu kitabın sonunda görmüştüm. Hemen ardından serinin ikinci kitabı olan On Üç Yıl Sonra‘yı da D&R’dan sipariş edip, yine soluksuz bir şekilde okumuştum.

Danilov Beşlemesi’ni keşfettiğim bu dönemde, serinin üçüncü kitabı İngiltere ve ABD’nde yayınlanmıştı. Can Yayınları’ndan Türkçe’sinin çıkmasını yaklaşık 6 ay beklemiş, bu süre zarfında Can Yayınları’nın epeyce kafasını şişirmiş ve en nihayetinde bu kitabı da çıktığı ilk gün satın alıp, 4 gün içerisinde bitirmiştim. İngilizce orijinali The Third Section olan kitabın ismi nedense Üçüncü Şube olarak değil de, Çarın Laneti olarak çevrilmişti. Can Yayınları’nın neden bu şekilde bir değişikliğe gittiklerini anlamamıştım. Can Yayınları’nın da bu konuda kafası karışmış olsa gerek ki, kitabın ön kısmında bir yerde “Çarın Laneti”, diğer bir yerde ise “Üçüncü Şube” olarak yazılıydı kitabın ismi.

Kitapta ana kurgu, Rus Gizli Servisi’nin Üçüncü Şubesi üzerinde geçtiği için bu isim verilmişti kitaba. Hem aynı zamanda serinin üçüncü kitabı olması sebebiyle de The Third Section ismi verilmiş diye düşünüyordum.

Jasper ile sohbet ederken, bu düşüncemde haklı olduğumu öğrendim. Ancak daha önce hiç düşünmediğim bir sebep daha varmış kitabın isminin seçiminde.. Bu konuda sadece bir ipucu vereyim: “section” kelimesini daha çok bölüm anlamında kullanıyoruz, ama aynı zamanda kesmek anlamında da kullanılıyor. Örneğin sezaryen ameliyatı, “caesarean section” demektir. Kitabı okuyanlar, bu ipucundan sonra The Third Section kitabındaki üçüncü kesiği bakalım hatırlayabilecekler mi?

Jasper serinin dördüncü kitabını bitirmiş sayılır. Kitap Mayıs ayında İngiltere’de satışa çıkacak ve ismi The People’s Will olacak. Bu sefer 1855 yılından, 1881 yılına geleceğiz ve hikaye Türkmenistan ve Rusya’da geçecek. Bir bölümü de Türkiye’de..

Daha önce Çarın Laneti ile ilgili yazdığım yazıda anlattığım hikayeyi bilenler vardır. O dönem Jasper dördüncü kitabı yazarken, bana hikayenin bir bölümünün Türkiye’de geçeceğini söylemişti. Bu haberin üzerine tahmin edersiniz ki, yazar arkadaşı olan her Türk genci gibi kitaptaki karakterlerden birisine ismimi vermesini rica etmiştim. Jasper beni kırmamıştı. Ancak bir kaç gün sonra aklıma bir anda o gerçek gelmişti! 1881 yıllarında Onur ismi kullanılmıyordu! :(

Sevgili Kardeşim Dinç, kitapta Komsomolskaya olarak adlandırılan meydanın isminin,  hikayenin geçtiği 1856 yılında Kalanchyovskaya meydanı olduğu konusunda yazarı twitter aracılığı ile kibarca uyarmıştı. Bunun üzerine bir de isim konusunda bir mantıksızlık oluşturmamak adına, Jasper’ı uyarmayı kendime görev bilmiş ve Onur isminin o dönemde henüz kullanılmadığını, bu nedenle saçma bir durumun oluşmasının önüne geçmek adına ricamı geri aldığımı kendisine bildirmiştim.

Bilenler bilirler, sol kolumda Honore (Latince, “Onurlandırılmış olan”) yazılı bir dövme vardır. Jasper sağolsun, bana bir jest yapmış. Dördüncü kitaptaki kahramanlardan birisine “Honore” ismini vermiş.. Kahraman dediysek, superman değil! Ne yazık ki, kötü bir kahraman. Yuda’nın geçmişinde çok önemli yeri olan vampirlerden biri.. Tam adıyla “Honoré Philippe Louis d’Évreux, Vicomte de Nemours”. Jasper bana, karakterin kötü bir karakter olmasının benim için bir sorun olup olmayacağını sorduğunda, haliyle “senin canın sağolsun. İ..e olmasın da ne olursa olsun” cevabını verdim. Umarım kötü bir sürprizle karşılaşmam ; ))) Bu seride Dimitry Danilov’un Yuda ile ilişkisini okuduktan sonra her şeye hazırlıklı olmak gerek :)

Seri, İngilizce, Türkçe, Lehce, İtalyanca, Fransızca ve Romence dillerine çevrildi. Jasper’a, kitabın neden Rusça’ya çevrilip, Rusya ve Ukrayna’da satışa çıkmadığını sorduğumda, bunun cevabını kendisinin de bilmediğini, tüm dünyadaki anlaşmaları İngiliz Bantam Press’in yaptığını söyledi. Rusya ile ilgili bir anlaşma yapılacaksa, bunu Bantam’ın yapması gerektiğini, ancak yakın zamanda böyle bir anlaşmanın görünmediğini de ekledi. Umarım, ve aslında eminim, ilerleyen yıllarda kitap Rusça’ya da çevrilir.

Serinin son kitabı ise, The Last Oprichnik adıyla 2014 yılında İngiltere’de satışa çıkacak. Ne yazık ki Türkiye’de dördüncü kitap için 2014 yazını, son kitap için de 2015 yazını beklemekten başka çare yok.. İngilizce okumak isteyenler, Amazon.com’dan basılı ya da e-book olarak kitapları satın alabilirler.

Herkesi Jasper Kent okumaya davet ediyorum..

Hayat Hikayesi Kitap

George Orwell

1984 ve Hayvan Çiftliği kitapları ile çok ses getirmiş ve son derece de popüler olmuş bir yazar George Orwell.. Hayat hikayesi de çok enteresan, yazdığı kitaplar da.. Hayatı hakkında çok da bilinmediğini düşündüğüm şeyleri öğrendiğimde, bunu blogda paylaşayım istedim.

Esas adı Eric Arthur Blair olan İngiliz yazar, 1903 yılında Hindistan’ın Bihar eyaletinin Motihari şehrinde doğuyor. Dedesi Jamaika’daki köle çiftliği sayesinde oldukça zengin olmuş. Ancak sonrasında mal varlıkları bir miktar azalmış ve George Orwell’in ifadesiyle ekonomik anlamda “orta sınıf” bir aile haline gelmişler.

Babası Hindistan Gizli Servisi’nde, narkotik bölümünde çalışmış. George Orwell doğduktan 1 yıl sonra, Anne’si George’u ve kızlarından birisini de yanına alarak İngiltere’ye geri dönüyor. Uzun bir süre İngiltere’de yaşadıktan sonra, 1922 yılında 19 yaşındayken Burma’ya gidiyor. Burma, aynı zamanda Myanmar ve Birmanya isimleriyle de bilinen bir Güney Doğu Asya ülkesi. Burada yaklaşık 5 yıl kalıyor. Bir dönem polislik de yapıyor.

5 yıl kadar Burma’da yaşadıktan sonra bir rahatsızlık geçirip, bir süreliğine tedavi olmak amacıyla İngiltere’ye dönüyor. Tedavi sürecinde ailesi ile bir tatildeyken, bir anda hayatını değiştirecek bir karar alıyor. Hindistan’daki Polis Teşkilatı’ndan istifa ediyor ve yazar olmak üzere İngiltere’de kalarak yeni bir yaşama başlıyor.

1927 yılında Londra’da ekonomik anlamda zor günler yaşadıktan sonra, 1928 yılının ilkbaharında hem Londra’ya nazaran daha ucuz yaşanabilecek bir şehir olması, hem de bir yazar için ilham kaynağı olabilecek bohem yaşam ortamını sunuyor olması nedeniyle Paris’e taşınıyor. Paris’te yaşadığı süre boyunca, orada yaşayan teyzesinden maddi ve manevi destek alıyor. Bu dönemde para kazanabilmek için otellerde bulaşıkçılık da dahil olmak üzere, bir çok işte çalışıyor ve oldukça zor günler geçiriyor.

1929 Şubat’ında ciddi bir rahatsızlık geçirerek, tıp öğrencilerinin pratik yapmaları amacıyla kurulmuş oldukça kötü şartlara sahip bir hastanede 2-3 ay kalıyor. Hastaneden çıktıktan sonra, “The Spike” isminde bir deneme kaleme alıyor ve Ağustos ayında bu denemesi yayınlanmak üzere Londra’daki New Adelphi dergisi tarafından kabul ediliyor. (Bu arada; Spike kelimesi İngiltere’de halk arasında düşkünler evi manasında kullanılıyor.)

2 yıl Paris’te yaşadıktan sonra tekrar İngiltere’ye ailesinin yanına dönüyor. Ailesinin maddi durumunun orta sınıfın biraz üstünde olması sayesinde rahat bir nefes alıyor ve başından geçen olayları konu alan kitaplarını ve denemelerini birbiri ardına yazmaya başlıyor. Yayınlanma sırasına göre;

  • The Spike, 1931
  • Paris ve Londra’da Beş Parasız, 1933
  • Burma Günleri, 1934
  • Papazın Kızı, 1935
  • Zambak Solmasın, 1936
  • Wigan İskelesi Yolu, 1937
  • Katalonya’ya Selam, 1938
  • Daralma, 1939

Dikkat edilebileceği gibi, dergide yayınlanan denemesinin ardından her yıl bir kitabı yayınlanıyor. Oldukça verimli geçen bu dönem sonlarına doğru 1936 yılında siyasal görüşü nedeniyle Franco’ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya’ya gidiyor. Marksist Birlik Partisi’ne katılıyor. Bu dönemde silahlı çatışmalara giriyor. Hatta bir çatışma esnasında bir sniper tarafından gırtlağından vuruluyor, ancak şansı yaver gidiyor ve bir süre tedavi olduktan sonra iyileşiyor. Marksist Birlik Partisi, sonradan yönetimi bir süreliğine ele alan İspanyol Komünist Partisi tarafından yasa dışı ilan edilince, tutuklanmamak için İspanya’yı terk ediyor.

Bu döneme kadar yazmış olduğu eserleri daha çok otobiyografi ağırlıklı roman olarak değerlendirmek mümkün. Hemen hemen çoğunda orta sınıfın yaşamış olduğu zorluklardan, yoksulluklarından bahsediyor. Bu eserlerin bir çoğunda hicve yer veriyor. Örneğin Türkçe’ye “Zambak Solmasın” ismi ile çevrilen, “Keep The Aspidistra Flying” isimli kitabında, o dönemde İngiltere’de yaşayan dar gelirli aileler arasında moda olan çiçek yetiştirme özentiliğinin yaratmış olduğu durumu hicvediyor. Aspidistra bir zambak türü ve bakımı da oldukça masraflı. Buna rağmen aileler, kendilerini sosyal anlamda daha yukarı bir sınıftalarmış gibi hissedebilmek amacıyla zaten az olan paralarını bu çiçeğin bakımıyla çar çur ediyorlar. George Orwell bu durumla bir nevi dalga geçiyor bu kitabında.

Katalonya’ya Selam isimli kitabında ise, yukarıda da az önce belirttiğim İspanya günlerinden bahsediyor. 1936 ile 1939 yılları arasında süren İspanya iç savaşı sırasında başından geçen olaylara bu kitabında yer veriyor.

Ve 1939′dan sonra George Orwell’de büyük bir değişim yaşanıyor. Marksizme yakınlığıyla bilinen yazar Stalin’in 1930′lu yıllarda Rusya’daki yönetim sisteminde yaptığı değişikliklerden rahatsızlık duymaya başlıyor. 1945 yılında “Hayvan Çiftliği” ismiyle yayınlanan alegorik romanında Stalin rejimini çok ağır bir dilde eleştiriyor. 1949 yılında yayınlanan “1984″ isimli distopik romanında ise, yine Stalin’in sistemine eleştiriler bulmak mümkün.

1939 yılına kadar sosyal adaletsizlik temalı ve bazıları kendi yaşam öyküsünü içeren kitapları yayınlanan yazar, bir süre yazmaya ara verdikten sonra öleceği tarih olan 1950 yılına kadar bu iki baş yapıtı yazıyor. Ve 20. yüz yıl içerisinde yaşayan yazarlar arasında, 2 kitabının toplam satışı en yüksek olan yazar haline geliyor.

Totalitarizmin çok ağır eleştirisi olan bu iki kitabın ayrı ayrı yazılar ile anlatılmayı hak ettiği düşüncesiyle bu yazıda bu kitaplara çok fazla değinmeyeceğim. Kısa bir süre içerisinde iki ayrı yazı ile bu kitapları da elimden geldiğince tanıtacağım.

Ve gelelim yaşamının sonuna..

Yazarın ağır sigara tiryakiliği nedeniyle sürekli hastalıklarla boğuştuğu yaşamı, 1949 yılı sonlarında tüberküloz hastalığıyla yaptığı mücadeleyi kazanamaması nedeniyle 21 Ocak 1950′de son buluyor. Ve ardında 9 kitap, onlarca deneme ve Big Brother kavramını bizlere bırakıyor.

Totalitarizm kaybolmaktansa, her geçen gün ortaya daha çok çıkıyor. Ve Büyük Birader hepimizi izliyor..

Hayat Hikayesi Kitap

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

Adam Blake’in “Onlar” ismli kitabını yarılamıştım ki, Cuma gecesi otobüs ile Ankara’ya doğru yolculuğum başladı. Yorgun olduğum için seyahat sırasında çok fazla okuma şansım olmasa da, Baba’mın yanında geçirdiğim 2 gün için “Onlar” ‘ın yeterli olmayacağı belli idi. Acaba yanıma Kindle’ımı mı alsam, yoksa başka bir basılı kitap mı alsam diye düşünürken, kütüphanemin karşısında buldum kendimi ve elim Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” isimli kitabına gitti.

Bu kitabı çok öncelerde okuduğuma adım gibi emindim. İçeriği Cevat Fehmi’nin Paydos isimli eseri kadar aklımda kalmamış olsa da, bu kitabı da çocukluğumda okumuş olduğumu hatırlıyordum. Hani birisi çıkar karşınıza, kesin eminsinizdir o kişiyi tanıdığınıza ama bir türlü anımsayamazsınız nerede tanıştığınızı. Gözünüz bir yerden ısırıyordur. Kürk Mantolu Madonna kitabını da gözüm bir yerden ısırıyordu ama nereden? Ne zaman okumuştum? Sonra bir anda bu düşüncelerimin doğruluğu, Zelal Abla’mın hatırlatması ile tescillenmiş oldu. 9-10 yaşlarımdayken okumuştum bu kitabı. Haydaa……! Bir çocuk 9-10 yaşlarındayken bu kitabı neden okur? Okusa dahi, içeriği ve derinliği kavrayabilir mi? gibi sorular geliyor insanın aklına. Tüm bu sorularda şüphesiz doğruluk payı var..

Kürk Mantolu Madonna bir çok kişi tarafından Türk Edebiyatı’nın en değerli 5 kitabından birisi olarak seçilmiştir hep. Hatta Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” isimli kitabı ile aralarında hep bir birincilik mücadelesi görülür yapılan anketlerde. Bu kitap uzun bir öykü mü? Kısa bir roman mı? Karar vermek zor.. Hazin bir aşk hikayesi mi? Yoksa psikolojik bir tahlil mi? Buna da karar vermek zor.. Belki de bu son sorunun cevabı bellidir. Aşk insanın psikolojisini bozduğu için, her aşk hikayesinde psikolojik bir tahlil de yer almalı belki de.. Tıpkı Kürk Mantolu Madonna’da olduğu gibi.

Bir kitap okuduğumda, mutlaka yazarı hakkında da bir araştırma yapıyorum. Bulabildiğim kadarıyla, hayat hikayesini, yaşadıklarını, diğer eserlerini de öğrenmeye çalışıyorum. Bu şekilde, okuduğum kitabın bana ifade ettikleri bence daha da netleşiyor. Kitaplar ile ilgili yazdığım yorumlarda da, elimden geldiğince kitabın yazarını da tanıtmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda, biraz Sabahattin Ali’den bahsetmek istiyorum..

Sabahattin Ali 1907 (kutsal yıl) yılında, Gümülcine’de doğuyor. Babasının mesleği nedeniyle oradan oraya taşınarak, eğitimine çeşitli yerlerde devam ediyor. 1926′da öğretmen okulundan mezun olarak, Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen kadrosu ile çalışmaya başlıyor. 2 yıl sonra, 1928′de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan almış olduğu burs ile 2 yıllık bir eğitim için Almanya’ya gidiyor. Döndüğünde yeniden öğretmenliğe, bu defa Almanca Öğretmeni olarak devam ediyor. 1932 yılında arkadaşları ile birlikteyken okuduğu bir şiirde, Atatürk’ü yerdiği gerekçesiyle mahkemeye veriliyor ve 1 yıl hapis cezası alıyor. Önce Konya Hapishanesi’nde, ardından da Sinop’taki meşhur tarihi hapishanede cezasını çekiyor. Hapishanede geçen 1 yıl süresince bazı şiirler yazıyor. Şu an hepimiz o şiirleri çok iyi biliyoruz. Bir çoğu bestelendi ve ünlü şarkıcılar tarafından seslendirildi çünkü.. Örneğin; Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği Leylim Ley, Edip Akbayram’ın seslendirdiği Aldırma Gönül, Ahmet Kaya’nın seslendirdiği Geçmiyor Günler, Sezen Aksu’nun seslendirdiği Dağlardır Dağlar, ve daha bir çok şarkının sözleri Sabahattin Ali’nin yazmış olduğu şiirlerdir. Bu şiirlerin birçoğu hapislik günlerinde yazılmış..

Dışarıda mevsim baharmış,

Gezip dolaşanlar varmış,

Günler su gibi akarmış,

Geçmiyor günler, geçmiyor..

Hepimize çok tanıdık geldi değil mi? Peki ya bu?

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa,

Seher yeli dağıt beni, kır beni

Götür tozlarımı burdan uzağa

Yarin çıplak ayağına sür beni.. Leylim ley..

Zülfü Livaneli’nin sesi canlanmıştır eminim ki şimdi kulaklarınızda. Belki de İbrahim Tatlıses’in sesi..

Dışarıda deli dalgalar,

Gelip duvarları yalar,

Beni bu sesler oyalar,

Aldırma gönül, aldırma..

Anne’min en sevdiği şarkıcı Edip Akbayram’ın sesi canlanmıştır şimdi de zihninizde eminim.. Sinop’taki tarihi cezaevi Karadeniz’e sıfır olarak inşaa edilmiştir ve dalgalar gerçekten duvarlara vurmaktadır..

Kurşun ata ata biter,

Yollar gide gide biter,

Mahpus yata yata biter,

Aldırma gönül, aldırma..

Şiirleri de yazım dili gibi. Çok yumuşak bir dili var, ve bir o kadar da vurucu. Sade ve net yani.. İnsanı alnının ortasından vuruyor..! Biz hayat hikayesine biraz daha devam edelim..

Cumhuriyet’imizin 10. yılı şerefine bir af ilan ediliyor ve bu sayede Sabahattin Ali de özgürlüğüne kavuşuyor. Yeniden öğretmenlik yapmak istiyor ancak o dönemki bakan, “evvela daha önceki düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmeli” şeklinde bir şart önesürünce, 1934 yılında Varlık dergisinde Atatürk’ü öven bir şiiri yayınlanıyor. Bunun üzerine affediliyor ve yeniden MEB bünyesinde öğretmenliğe devam ediyor. Bir yandan öğretmenliğe devam ederken bir yandan da kitaplar yazıyor, çeviriler yapıyor. 1940′lı yılların ortaları itibariyle Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte mizahi&siyasi dergiler çıkartıyorlar. Marko Paşa, Malum Paşa, Öküz Paşa isimli dergiler birbirini izliyor. Ancak sonrasında bu dergilerdeki yazılarında, İsmet Paşa (İnönü) ile alay ettiği iddiasıyla hakkında yeniden bir soruşturma açılıyor. 3 ay kadar daha hapiste yatıyor 1947 yılında. Ertesi yıl bir başka dava nedeniyle yeniden hapise giriyor ve bu sefer de yine bir önceki sefer olduğu gibi 3 ay hapis yattıktan sonra serbest kalıyor.

Bu süreç Sabahattin Ali’yi çok bunaltmış olsa gerek ki, yurtdışına gitmek istiyor. Bu amaçla pasaport başvurusunda bulunsa da, uzun bir süre pasaportu çıkartılmıyor. O da tutuyor, hayatının sonunu getirecek olan bir karar alıyor. Sınırı yasa dışı yollardan geçerek, Bulgaristan’a geçmek, oradan da bir yolunu bularak Batı Avrupa’ya doğru gitmek istiyor. Bu amaçla da Ali Ertekin isminde bir kaçakçı ile anlaşıyor. Ali Ertekin’in görevi, Sabahattin Ali’ye sınırı geçmesinde yardımcı olmak üzere kılavuzluk etmektir. Bu kaçış planından sadece 2 arkadaşının haberi vardır Sabahattin Ali’nin. Planlarına göre, Sabahattin Ali Bulgaristan sınırını geçtikten sonra kendisinin güvende olduğuna kanaat getirince, yanında bulunan bir kartvizitin arkasını yeşil bir kalem ile imzalayacak ve Ali Ertekin’e verecektir. Ali Ertekin de bu kartı, Sabahattin Ali’nin kaçması için kendisini destekleyen arkadaşına verecektir. Tüm bunların ardından da Ali Ertekin’e gerekli ödeme yapılacaktır.

Arkadaşları, herşeyden habersiz Ali Ertekin’in getirmiş olduğu kartvizitin arkasında Sabahattin Ali’nin imzasının yeşil kalemle atılmış olduğunu gördüklerinde rahatlamışlardır. Zira, plan işlemiş, Sabahattin Ali yurtdışına kaçmıştır. Plan suya düşmüş olsaydı, bu kartviziti imzalamazdı ki..!

Ancak öyle olmuyor..! 1 ay kadar sonra, Bulgaristan sınırında bir erkek cesedi bulunuyor. Başı ezilerek öldürülmüş halde bulunan cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu anlaşılınca, haber bir anda yayılıyor. Ardından da Ali Ertekin tutuklanıyor. Hemen yargılanıyor Ali Ertekin ve kendisini savunurken, cinayeti işlemesine neden olarak, Sabahattin Ali’nin Türkiye’den kaçmasının ardından Rusya’ya giderek komünistleri destekleyeceğini kendisine açıklamasının ardından vatansever duygularının etkisi altına girerek vatan haini olarak gördüğü bu adamı bir anlık cinnet anında öldürdüğünü söylüyor. 4 yıl hapis cezası alan Ali Ertekin hapse giriyor ve her ne hikmetse henüz 20 gün dolmadan affedilerek, serbest kalıyor.

Buraya kadar her şey tamam. Ama ortada saçma bir şey var. Henüz sınırı geçmeden, Sabahattin Ali kartviziti neden imzalasın ki? Üstelik daha önce kararlaştırdıkları şekilde, yeşil mürekkepli kalemle..! Sonradan çok farklı senaryolar anlatılıyor bu cinayet ile ilgili. Herkesin artık emin olduğu, ve resmi kayıtlarda da bir kısmı bulunan gerçeklik, Ali Ertekin’in MİT adına çalıştığı ve Sabahattin Ali’yi sınırda kurulu olan bir karakola götürüp teslim ettiğidir. Orayı ilk başta Bulgar Karakolu sanar Sabahattin Ali ve sözünde durarak, Ali Ertekin’e ödemenin yapılabilmesi için kartviziti imzalayıp kendisine teslim eder. Sonrası ise net olmasa da, sonuç net.. Karakolda Sabahattin Ali infaz ediliyor, ve cesedi sınırdaki nehre atılıyor. Tesadüf eseri akıntıdan kurtulup karaya vuran ceset bir süre sonra çevredeki köylüler tarafından bulunuyor ve olay böylelikle açığa çıkıyor.. Yazık.. Hem de çok yazık..

Konu Sabahattin Ali olunca, yazı bir hayli uzun oldu. Ama değer.. Biraz da kitaptan bahsedelim..

Kürk Mantolu Madonna yazının başında da belirttiğim gibi bir aşk romanı. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde anlatıcı kendi hikayesinden bahsediyor. Bir işe girip, çalışmaya başlıyor. Aynı odayı paylaştığı çalışma arkadaşı Raif Bey’i gözlemliyor ve onunla ilgili gözlemlerini ifade ediyor. Ona göre Raif Bey yaşasa da olur, yaşamasa da olur.. Sessiz sakin, kendisine verilen görevi yapan fakat bunun dışında hiç bir şekilde sosyalleşmeyen, içine kapanık, garip birisidir çünkü ona göre Raif Bey. Fakat onu bir miktar daha tanıdığında aslında herkesin tanınmaya değer olduğunu farkediyor. Kitaptan alıntıyla;

“Kimse göründüğü gibi değil. Sokakta yanınızdan geçen insanı bazen farketmezsiniz. Bazen farketseniz bile onun hayatı hakkında kendi içimizden yorumlar yaparken aslında bir çok konuda yanılırız. Tıpkı Raif Bey’in hayatındaki şaşırtıcılık gibi..”

“Dünyanın en basit, en zavallı hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir..! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Derken Raif Bey rahatsızlanmaya başlıyor ve sonrasında evinden çıkamaz hale geliyor. Ölüm yaklaştığında ise, iş yerinde bulunan defteri çıkıyor piyasaya. Bu sayede romanımızın ikinci yarısı başlıyor ve Raif Bey’i daha yakından tanımaya başlıyoruz.. Bu sefer kendi defterinden, kendi dilinden..

Raif Bey, babasının isteği ile eğitim almak amacıyla Almanya’ya gider. Bu yeni yaşamında, bir gün bir sergiyi gezerken Kürk Mantolu bir kadın resminin karşısında beyninden vurulmuşa döner. Aşık olur gördüğü resme..! İlk görüşte aşktır bu.. Üstelik bir kadına da değil, bir kadın resmine.. Her gün sergiye gider ve bu resme uzun uzun bakar.

”Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.”

Resmi araştırdığında, bir ressamın otoportresi olduğunu öğrenir. Ve bir şekilde bu ressam ile tanışır. Maria Puder..! Hepimizin, hayatımızın bir bölümünde karşılaştığı anlaşılması zor insanlardan birisidir bu Maria Puder. İnsan onunla da yapamaz, onsuz da..

“Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden dahi haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra farketmez miyiz?”

Onsuz yapılamaz, çünkü o da sever, karşılık verir tam olarak anlaşılamasa da.. Ve hatta der ki giderken;

“Ben şimdi gidiyorum ama ne zaman çağırırsan gelirim. Hem de nereye çağırırsan..”

Sonrasında yaşananları burada anlatmak istemiyorum. Kitabın bütün büyüsü kaçar. Ancak, karşılaştığımız sürprizler çok da bizleri şaşırtmayan olaylar. Fakat bunda Sabahattin Ali’yi eleştirecek bir yan göremiyorum. O bu kitabı 1943 yılında yazmış, yani izleyerek büyüdüğümüz Brezilya dizileri gibi pembe diziler henüz yokken. Yani kitapta yazılı olan kurgu henüz tamamıyla özgünken. Elbette ki benzeşimler olabilir Dostoyevski ile, Puşkin ile.. Ve hatta Gogol ile.. Bunları daha önceki bir yazımda Orhan Pamuk için de yapılan suçlamalar olarak ifade etmiş ve kendi görüşlerimi paylaşmıştım. Thomas Mann’ın en sevdiği yazarlardan birisi olduğunu ve okuduğu bir kitabıyla, kendi yazdığı kitap arasında benzerlik bulunmasının çok da büyük bir sürpriz olmadığını Manzaradan Parçalarda gayet net bir şekilde yazmıştı Orhan Pamuk. Bu eser hırsızlığı değil, olmamalı da..

Kürk Mantolu Madonna ile ilgili olarak merak ediyorum, şu dönemde değil de 1950′lerde ya da 1960′larda okumuş olsaydım  bu kitabı, ne düşünürdüm? Eminim Brezilya dizisi mantığındaki senaryolardan bihaber olacak olmamdan ötürü, kitaptaki kurgu beni hepten şaşırtırdı. 150 sayfalık kitap için, dönemin bakirliği ile değerlendirince, bence mükemmel bir kurgu. Ve Sabahattin Ali’nin mükemmel bir şekilde sergilediği bir başka özelliği, bence betimlemeleri. Son dönemde betimleme konusunda çok ustaca romanlar yayınlandı. Birçoğu da popüler oldu bu romanların. Ama ben bu kitabı okuduğumda bir şeye dikkat ettim. Son dönem yapılan betimlemeler bizleri kitabın içine daha iyi çekmek için, mekanların betimlenmesinden ibaret. Oysa Sabahattin Ali bize mekanı değil, karakteri, karakterin hislerini, mimiklerini hissettiriyor, hatta yaşatıyor. Daha farklı bir şekilde ifade etmem gerekirse, kendimizi bir anda cinayet mahalinde değil, karakterin bedeninin içerisinde buluyoruz bu kitabı okurken.

Ne diyebilirim ki. Söz zaten söylenmiş. Bu kitap, herkesin ama herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum..

“… kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar, süngümüzü düşürür. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiçbir zaman pişman olmayacağımızı biliriz..”

Hiçbir zaman pişman olmamak dileğiyle..

Hayat Hikayesi Kitap

The Özal – Soner Yalçın&Mehmet Ali Birand

The Özal: Bir Davanın Öyküsü isimli kitabı, geçen ay D&R ‘dan sipariş etmiş ve kitabı okuma listemde arka sıralara koymuştum. Jasper Kent’in On Üç Yıl Sonra isimli kitabını bitirdikten sonra, bir anda bu kitabı okuyasım geldi. Soner Yalçın ve Mehmet Ali Birand, rahmetli Turgut Özal’ın çevresindeki 66 kişi ile, Özal’ın müsteşarlık, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı dönemi ile ilgili anıları derleyerek bu güzel kitabı oluşturmuş.

Açıkçası ilk başlarda kitabın Turgut Özal lehine taraflı olarak yazılmış bir anı kitap olduğunu düşünmüş olsam da, özellikle kitapta Emin Çölaşan ile yapılan röportajları okuduktan sonra karşı cephenin görüşlerine de yer verildiğini gördüm ve kitaba karşı olan önyargım bu şekilde kayboldu.

Özal’ın hayatını inceleyecek olursak; üniversitede akademisyen olarak başlayan kariyerinin daha sonra devlete geçmesiyle memuriyete dönüşmesini, sonrasında ABD’de geçen süre, sonra Sabancı Grubu ve özel sektörde geçen süre ve derken yeniden devlete dönüşü, bunu takiben Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı gibi birbirinden farklı dönemler ile karşılaşıyoruz. Benim dikkatimi çeken bir nokta; dönem, daha doğrusu mevkiisi her ne olursa olsun iletişime son derece açık ve son derece çalışkan bir insan rahmetli Turgut Özal. Bazı noktalarda eleştiri oklarımızın ucu çok sivrilse de, reformist ve füturist yönünü takdir etmemek sanırım O’na karşı yapacağımız en büyük haksızlık olacaktır.

Cumhurbaşkanlığı dönemi sırasında ellerinin arasından kaybolup giden partisi ANAP’ın yerine yeni bir parti kurmuş olması, Cumhurbaşkanlığı’nı bırakıp bu partinin başına geçerek yeniden siyaset sahnesine dönme isteği altı çizilerek belirtilmiş. Ölmeseydi belki yakın tarihimizde bir değişiklik olabilirdi ancak okuduğum kadarıyla yeni parti ile seçimlere girmesi durumunda kazanma ihtimali pek de yüksek değilmiş.

1981 doğumlu olmam münasebetiyle, 1993 yılında Turgut Özal’ın rahmetli olması sırasında henüz politik açıdan bir fikrim ya da bu konuları anlama yetisine sahip değildim. Ancak Turgut Özal’ın 1983-1993 arasına tam anlamıyla damgasını vurmuş bir lider olması nedeniyle, O’nun hayatını anlatan bir kitabın aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihi konusunda da son derece bilgi verici bir kitap olacağını düşünmüş ve bu kitabı o nedenle sipariş etmiştim. Neyse ki yanılmamışım..

Keyifli, bilgi verici ve akıcı bir kitaptı. Okunmasını tavsiye ederim..

Hayat Hikayesi Kitap Resim

Halil Cibran

Halil CibranHalil Cibran ile tanışmamı sağlayan, lise son sınıftayken Ayşe’nin satın alıp okumuş olması sayesinde evde bulduğum, Türkçe’ye Ermiş olarak çevrilmiş, The Prophet isimli kitabıydı. Kitap şu şekilde başlıyordu: “Kendi gününün şafağında, seçilmiş ve sevilen insan Al-Mustafa, tam on iki yıl boyunca Orphales şehrinde, gemisinin geri dönüp kendisini doğduğu adaya götürmesini bekledi. Ve on ikinci yılda, hasat ayı olan Ielool’un yedinci gününde, şehir duvarlarından uzak bir tepeye tırmandı, denize doğru baktı ve gemisinin sisle beraber gelişini seyretti.”

Al-Mustafa gemi ile geri dönmeye karar veriyor ancak, kaldığı on iki yıl boyunca onu çok seven ve ona büyük saygı besleyen Orphales halkı onun gitmesini istemiyorlar. Ancak Al-Mustafa’nın geri dönmekteki kararlılığını farketmelerinin ardından, hiç değilse bu son gününde ondan daha fazlasını öğrenebilmek adına ona bazı konular hakkındaki görüşlerini soruyorlar. Bu konular aşk, evlilik, yasalar, özgürlük başta olmak üzere toplam 26 adet ve Al-Mustafa her bir konu hakkında bir şiir okuyor. Buraya tıklayarak, Al-Mustafa’nın, sevgi anlayışını okuyabilirsiniz..

Tekrar Halil Cibran’a dönecek olursak; geçtiğimiz yüzyılın gördüğü en büyük ressam, şair ve filozoflardan birisi olan Cibran, 1883 yılında Lübnan’da katolik bir ailede doğuyor. Babasının başı kumar borçları nedeniyle belaya giriyor ve hapse atılıyor. Bunun üzerine annesi yanına Halil, Sultana, Marianna ve Peter’i de alarak, erkek kardeşinin daha önceden göç ettiği ABD’ne gidip, Boston’a yerleşiyor. Eğitimine Boston’da devam eden Cibran, üniversite eğitimi için yeniden Lübnan’a, bu sefer Beyrut şehrine dönüyor. 1902 yılında üniversite eğitimini tamamlamasının ardından yeniden Boston’a dönüyor. Döüşünden 2 hafta önce kız kardeşi Sultana tüberküloz nedeniyle hayatını kaybediyor ve Halil Cibran için, ömrünün kalanında hayatına yön verecek olan hüzün dolu günler başlamış oluyor. Ertesi yıl erkek kardeşi Peter’i yine tüberkülozdan kaybederken, annesini ise kanserden kaybediyor. Henüz 20 yaşındadır ve hayatta sadece kız kardeşi Marianna kalmıştır. Bu dönemde Marianne hayatlarını idame ettirebilmeleri için bir terzide çalışmaya başlıyor. Cibran’ın hayatında en önemli rolü oynayan bayanlardan birisi de 1904 yılında açmış olduğu ilk sergisinde tanıştığı ve hayatı boyunca hep yakınlarında olacak olan Mary Elizabeth Haskell’dir.

1908 yılında Halil Cibran iki yıl sürecek olan bir sanat eğitimi nedeniyle Paris’e gidiyor. Burada, kalan ömründe en yakın dostu olarak göreceği Youssef Howayek ile tanışıyor ve 1910 yılında yeniden ABD’ne dönerek, 1918 yılına kadar çeşitli kitapların kapaklarında basılmak üzere resimler çiziyor ve Arapça denemeler yazıyor. 1918 yılında ilk kez İngilizce bir kitap yazıyor ve bu kitap The Madman ismiyle yayınlanıyor. Türkçe’ye Deli ismiyle çevrilmiş bu kitap, özellikle içerdiği kısa pasajlardaki anlamlar ile birçok kişi tarafından çeşitli filmlerde replik olarak kullanılmıştır ve hala Cibran’a saygısızlık etmek  pahasına kaynak verilmeden kullanılmaya da devam etmektedir. Bir zamanlar çok sevilen ve izlenen, başrolünde Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı Deli Yürek isimli mafya dizisindeki Kuşçu karakteri, binanın çatısında çayını demlerken, Kenan İmirzalıoğlu’na bilge bir üslupla hikayeler anlatırdı hatırlarsınız. Neredeyse tamamı Deli kitabından alınan hikayelerdi. Ne dizinin sonunda ekranda beliren yazılarda bununla ilgili bir not gördük, ne de hikayeleri bir miktar değiştirme çabası.. Düpedüz aynısını, tabirim uygun olursa, araklamışlardı!

Mistisizmle çok derinden ilgilenen Halil Cibran 1918 yılında The Madman ‘in yayınlanmasının ardından, The Forerunner (1920), The Prophet (1923), Sand and Foam (1926) başta olmak üzere bir çok kitap yayınlamıştır. Bu kitaplardan en çok bilineni, Türkçe’ye Ermiş olarak çevrilmiş olan, ve Türkçe’nin haricinde 40′ın üzerinde dile de çevrilmiş olan The Prophet’tir. Halil Cibran 1931 yılında siroz ve tüberküloz nedeniyle iflas etmiş vücudundan çıkan son nefes ile New York’ta öldüğünde henüz 48 yaşındaydı. Arkasında çok değerli kitaplar ve resimler bırakan bu büyük filozofun mezarı, kendi isteği üzerine bir yıl gecikmeyle de olsa Lübnan’ın Bsharri kentinde, kızkardeşi Marianna ve Mary Elizabeth Haskell tarafından satın alınıp, ardından da kendi adı verilen bir müzeye gömülmüştür. Dünyanın birçok yerinde adına anıtlar bulunmaktadır. Bsharris’teki mezarında hayattayken bırakmış olduğu vasiyet üzerine şu sözler yazılmıştır: “I am alive like you, and I am standing beside you. Close your eyes and look around, you will see me infront of you.”

Dinler arasında yaşanan problemler nedeniyle duymuş olduğu rahatsızlığın ardından ifade ettiği şu cümle de son derece anlamlıdır: “You are my brother and I love you. I love you when you prostrate yourself in mosque, and kneel in your church, and pray in your sinagogue. You and I are sons of one faith: the Spirit..”

Ve son olarak da yeni öğrendiğim bir bilgiyi daha yazmak istiyorum. The Beatles ‘ın 1968 yılında çıkarmış olduğu albümde yer alan Julia isimli şarkısında, Halil Cibran’ın Sand and Foam isimli kitabındaki şu sözler yer alıyor: “Half of what I say is meaningless, but I say it to so that the other half may reach you..” John Lennon’ın sözleri şarkıda kullanırken çok az değiştirmiş: “Half of what I say is meaningless, but I say it just to reach you..” O dönem inkar mı etti yoksa kabul etti mi bilemiyorum ama efsane John abimiz de sanırım Kuşçu gibi, Halil Cibran’dan bu sözleri araklamış :) Kral, yani Elvis abimiz hiç değilse hayranı olduğu Halil Cibran’ın yüzlerce kitabını satın alıp, çevresindekilere onu tanıtmak için hediye ediyordu. Ne diyelim, Kuşçu hariç hepsi şu an öbür dünyada ve eminim ki hesabı ödüyorlardır :)


Hit Counter provided by Best Seo Packages