Category Archives: Kitap

Kitap

Ben Bir Ağacım – Orhan Pamuk

Ben Bir Agacim - Orhan PamukUzun bir süredir Orhan Pamuk’un yeni kitabının yayımlanmasını bekliyordum. 2 yıl kadar önce de yazarın, Mevlut Karataş isimli bir işportacının hikayesini anlatacağı, Kafamda Bir Tuhaflık isimli bir roman yazdığı haberleri ile mutlu olmuş, sabırsızlanmaya başlamıştım.

Bahsedilen bu romandan önce, geçen hafta Cuma günü çıkan Ben Bir Ağacım adlı kitabı bir çırpıda okudum. Ve adeta mest oldum…

Orhan Pamuk’un elinden çıkan sayfaları okuma özlemini gidermenin verdiği mutlulukla da, düşüncelerimi sıcağı sıcağına paylaşayım istedim.

Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş Serisi’nden yayımlandı ve daha önceki kitaplardan seçilen parçalardan oluşuyor.  Üstelik birtakım yeni düzenlemeler, değişiklikler de var.

Öteki Renkler hariç, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak, bu seçme parçalardan oluşan kitabın verdiği keyfi kelimeler ile ifade etmem gerçekten çok güç. En sevdiğim kitaplardan, en güzel parçalar… Bir nevi Best of Orhan Pamuk albümü de diyebiliriz kitap için. Kara Kitap’taki Alaaddin’in Dükkanı ve Kar’daki Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma benim en sevdiklerim…

Parçaların yer aldığı kitaplar:

Kara Kitap (1. Basım: 1990, Can Yayınları)

  • Cellat ve Ağlayan Yüz
  • Uyuyamıyor musunuz?
  • Öpüş
  • Alaaddin’in Dükkanı
  • Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Benim Adım Kırmızı (1. Basım: 1998, İletişim Yayınları)

  • Kıskanç Han ve Tatar Güzeli
  • Fahir Şah ve Neriman Sultan
  • Nakkaş Körlüğe Yaklaşırken
  • Ben Bir Ağacım

Öteki Renkler (1. Basım: 1999, İletişim Yayınları)

  • Okula Gitmeyeceğim

Kar (1. Basım: 2002, İletişim Yayınları)

  • Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma

İstanbul-Hatıralar ve Şehir (1. Basım: 2003, Yapı Kredi Yayınları)

  • Annem, Babam ve Kaybolmaları
  • Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri

Bunlara ek olarak:

Kafamda Bir Tuhaflık (2014′te yayımlanacak)

  • Mevlut’un Ortaokul Yılları

Kitap bence eski okurlar için bir keyif vesilesi olabileceği kadar, daha önce Orhan Pamuk’u hiç okumamış olan kişiler için de güzel bir tanışmaya aracılık edebilir. Bunu yazar ve yayımcı da düşünmüş olsalar gerek ki;”Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım” diyor Orhan Pamuk, müstakbel okurları davet edercesine…

Biz sadık okurlarının asıl beklentisi ise, 2014′te çıkacak olan roman hakkında edinebileceğimiz ipucu olsa gerek. Bu yeni kitapla ilgili olarak, Mevlut’un hikayesi beni şimdiden içine çekti diyebilirim. 2014′te beni çok keyifli birkaç yüz sayfanın beklediğine şimdiden eminim. Bir an önce Kafamda Bir Tuhaflık’a kavuşmak dileğiyle…

Düşünce Kitap

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü ve Gezi Olayları

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

1945′te, yani yaklaşık 70 yıl önce, bugünleri görerek biz yol göstermiş bu masalı ile Sabahattin Ali. Gezi olayları olarak nitelendirilen, geçtiğimiz aylarda yoğun olarak yaşadığımız toplumsal olaylar ile bir bağ kuruyorum bu masal arasında. Sanırım önce biraz masaldan bahsetmeli…

İşsiz güçsüz 3 kardeş o şehirden bu şehire göç edip duruyor, gittikleri hiçbir yerde bir baltaya sap olamıyorlar. En sonunda günlük yaşantının sorunsuzca devam ettiği bir kasabaya yerleşmeye karar veriyorlar. Burada geçinebilmek için içlerinden birisinin aklına bir kurnazlık geliyor. Çalışkan ama saf insanları kandırıp, camdan bir köşk inşa ettirmeye ikna ediyorlar şehir halkını. İnşaat başlıyor. 3 kardeş sadece işin yönetimi ile ilgileniyor, ekmek elden su gölden yaşamaya devam ediyorlar. Zamanla köşkü büyütüp, olur olmadık iş kadroları yaratarak şehir halkından birçok insanı da kendileri gibi çalışıp üretmeden bu köşkün içerisinde yaşamaya ikna edip, alıştırıyorlar.

İçeridekilerin sayısı arttıkça, dışarıdakiler içeridekilere hizmet etmekte zorlanıyorlar. Dışarıda kalan halk içeridekileri beslemekten yorulup, usansalar da her ses çıkarışlarında kardeşlerin uyanık olanı tarafından bir şekilde sakinleştirilip, ikna ediliyorlar. Bir gün dışarıdaki kuzular içeriye yollanıyor ve paylaşım adına dışarıya sadece kelleler gönderiliyor. Dışarıdakilerden birisi yemeleri için kendilerine verilen kellenin içinde yenilebilecek tüm kısımların da alınmış olduğunu fark edince isyan edip, elindeki kelleyi sırça köşke fırlatıyor. Yani bardak taşıyor! Sırça, yani camdan yapılmış bu köşkün duvarı kellenin çarpma şiddeti ile bir anda kırılıyor. Köşkün yıkılmaz, devrilmez olmadığını gören diğerleri de cesaretlenerek ellerindeki kelleleri duvarlara atmaya başlıyorlar. Ve sonunda köşk tuzla buz olup, yıkılıyor; içeride kalanlar ise yıkıntıların arasında kalarak can veriyorlar.

Masal bu şekilde. Eminim birçok kişinin aklına George Orwell tarafından bu masal ile aynı dönemde yazılmış olan Hayvan Çiftliği gelmiştir. Nasıl gelmesin ki? İnsanoğlu hiç değişmiyor. Kendilerine gereksiz güçler yaratıyorlar. Gücü eline geçirenler ise, bu gücü ele geçirdikten sonra toplumun faydası yerine kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Bizim iktidarı çok da eleştirmemek lazım belki de. Bu denli büyük bir gücü eline geçiren her iktidar eminim ki benzer şeyleri yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Olmaması için yönetenlerin etik, ahlak ve vicdan gibi değerlere sahip olması gerekir. Bu kişiler de yüzlerce yılda ancak bir defa çıkabiliyor insanların karşısına. Bizler o hakkımızı Atatürk ile kullandık diye düşünüyorum. Bu nedenle, yakın tarih ve gelecek için beklentiyi çok da yükseltmemeli sanki…

Gezi olaylarında gençlerin isyanı sadece iktidara yönelik değildi diye düşünüyorum. Kullandıkları orantısız güç nedeni ile olayların bu hale gelmesine sebep olan polise isyan ediyorlardı. Nasıl etmesinler ki? 3 maymunu oynayarak olayları duyurmayan medyaya isyan ediyorlardı. Sesini çıkarmayan büyüklerine isyan ediyorlardı. Düşünebiliyorlardı. Korkmalarını, sinmelerini gerektirecek bir korku da yoktu içlerinde. Ve en doğal refleksi gösteriyorlardı. Susmuyor, haksız buldukları tavra karşı seslerini yükseltiyorlardı. Adı üstünde, damarlarındaki kan da biraz deli akıyordu…

Tüm bunlar birleşti ve biz bu olayları yaşadık. Ölen ve yaralanan, sakat kalan birçok insan oldu. Elbette ki hiç istenmeyen ve son derece de üzücü şeyler bunlar. Keşke bir kişinin bile burnu kanamasaydı. Ama o kadar orantısız kullanılan polis şiddeti nedeni ile bu mümkün olamadı ne yazık ki. Öte yandan, bu denli asil bir direnişe canlı gözler ile tanık olmak da son derece ümit verici olsa gerek. Dediğim gibi, keşke kimse ölmeseydi. Keşke bardak o son damla ile taşmadan evvel bir şeyler yapılabilseydi. Ya da keşke o sırça köşk hiç yapılmasaydı da, masala konu olan şehirdeki insanlar mutlu, dürüst ve huzurlu yaşantılarına devam etselerdi.

Unutmamalı ki, cam temiz olduğu müddetçe şeffaftır ve içini gösterir. Yoksa kırılıp, her an tuzla buz olabilir…

Kitap

Orhan Pamuk – YKY Transferi

Orhan Pamuk - Yeni Kitap KapaklariBugün Kanyon’da bir gencin elinde Orhan Pamuk’un yeni kitabını görünce aklıma hafta sonu gazetede yeni çıkacak kitabı ile ilgili okuduğum röportaj geldi. Röportaja konu olan yeni kitabın çıktığını düşündüm.

Akşam Kanyon’dan eve gelirken akşam yemeğimi yemek için Akmerkez’e uğradım. Yemekten sonra da Remzi Kitabevi’ne uğradım. “Orhan Pamuk’un yeni çıkan kitabını almak istiyorum” diye sordum. Kitabın henüz o gün mağazaya geldiğini öğrendiğimde, çok sevdiğim bu yazarın son kitabını Türkiye’de okuyacak ilk okurlardan birisi olacağımı düşünerek mutlu oldum. Kasada ödeme yaparken kitabın fiyatını duyunca da şaşırdım. 6 TL..

Bunun en az iki katı bir fiyat beklerken, 6 TL’lik fiyatı duymak beni şaşırttı. Şaşkınlığım, kitabın arka cildindeki yazıyı okumamla son buldu. Hafta sonu yayınlanan röportajda bahsi geçen, yakın tarihte çıkacak olan Kafamda Bir Tuhaflık isimli kitabın öncesinde çıkan Ben Bir Ağacım isimli hazırlık kitabıymış benim satın aldığım kitap.

Doğrusu çok da şaşırtmadı bu durum beni. Türkiye’deki yazarlar arasında marketing kavramına önem veren ilk isimlerden birisidir bana göre Orhan Pamuk. 2008 ya da 2009 ‘da yayınlanan Masumiyet Müzesi’nin öncesinde bir çok TV programına katılıp, satışa çıkmak üzere olan bu kitabının tanıtımını yapmıştı Pamuk. Ukrayna’da yaşadığım dönemde, bu tanıtım söyleşilerinden birisini NTV’de izlemiş ve ertesi ay Türkiye’ye gittiğimde kitabı hemen satın almıştım. Bir sonraki Türkiye ziyaretim sırasında da Orhan Pamuk ile havalimanında denk gelip, tanıştığım hikayeyi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Şimdi ise, ön hazırlık kitabı çıkartılarak yeni bir marketing stratejisi izlendiğini düşünüyorum. Uygulanan bu yeni strateji bir miktar farklı olsa da, satış fiyatı beni oldukça mutlu etti. Malum, Orhan Pamuk yıllardır kitaplarının yayınlandığı İletişim Yayınları’ndan birkaç ay önce ayrılıp, YKY ile anlaşmıştı. İletişim’i İhsan Oktay Anar’ın da yayıncısı olması sebebi ile çok seviyor olduğum için, Orhan Pamuk’un YKY’na transferini sıcak karşılamamıştım. Üstüne dün D&R’ın vitrininde, eski kitapların yeni YKY baskılarındaki kapakları gördüğümde rahatsızlığım daha da artmıştı. Yeni kapak stilini hiç beğenmeyip, kalitesiz bulmuştum.

Ancak uygulanan yeni fiyat, gerilen sinirlerimi bir miktar yatıştırdı diyebilirim. Bundan sonraki YKY’li yeni yazım hayatında Orhan Pamuk’a içten başarılar dilerim. Bu arada esas kitabı da sabırsızlıkla bekliyoruz..!

Edit: Az evvel Idefix’ten yaz kampanyası ile ilgili e-mail geldi. Kitabı Idefix’ten sipariş verirseniz, 3.9 TL’ye geliyor..

Hayat Kitap

Rakamlarla 2012: Kitap Okuma

2012 Okuma HedefiGenellikle Aralık ayının son haftasında televizyon kanalları, “Rakamlarla …. Yılı” isminde program yaparlar ve önemli gördükleri olaylara dair rakamsal bilgileri verirler. Ben de 2013 yılının ilk yazısında, 2012 yılına dair kendimle ilgili bir iki rakama yer vereyim istedim..

İlk konu, 2012 yılında okunan kitaplar..

Goodreads sitesinde üyeler her yıl o yılki kitap okuma hedeflerini belirliyor. Blog’un sağ tarafında, benim hedeflerimi ne ölçüde gerçekleştirdiğime dair bilgiler yer alıyor. İlgili yere tıklayıp, okuduğum kitapların listesine ulaşabilirsiniz.

2012 yılı boyunca 30 adet kitap okumayı hedeflerken, 28 adet kitap okumuşum. 2012 yılında 304.973 kişi kendisi için hedef belirlemişti. Bunca kişiden sadece 12.431 kişi hedefine ulaşabildi. Yani her 100 kişiden sadece 4′ü hedefine ulaşabildi. Belki ben hedefime ulaşamadım ama en azından bu hedefimi %93 tamamlamış oldum. İçim o konuda rahat.

Biraz rakamlara bakarsak, 2012 yılında her ay ortalama 2.3 kitap okumuşum. Okuduğum kitaplar toplamda, 9.485 sayfaymış. Yani okuduğum kitaplar ortalama olarak 340 sayfaymış. Günlük kitap okuma ortalamam ise 26 sayfa. Ortalama olarak 1 sayfayı 1.5 dakikada okuduğumu kabul edersem, günün 40 dakikasını kitap okumaya ayırmışım.

2011 yılında ise, toplam 20 kitap okumuşum. Ortalama her ay 1.7 kitap. Okuduğum kitaplar ise toplamda 8.665 sayfaymış. Bu demek oluyor ki okuduğum kitaplar ortalama olarak 433 sayfaymış. Demek ki 2011 yılında 2012 yılına oranla daha kalın kitaplar okuyormuşum. Günlük ortalama 24 sayfa okumuşum 2011′de. Yani ortalama olarak 2011 yılında günün 35 dakikasını kitap okumaya ayırmışım. Bu anlamda 2012 yılında her gün 5 dakika daha fazla ayırmışım kitap okumaya. Daha da artırmak lazım bu süreyi, şüphesiz..

Bu yıl ise, hedeflerimi artırıyorum. 2013 yılında toplam 40 kitap okumayı hedefliyorum. Günlük kitap okuma ortalamamı ise 60 dakikaya çıkarmak hedefindeyim. Bakalım 2013 yılında hedeflerimi tutturabilecek miyim?

Sizlerin de bu tip hedefleriniz var mı? Haydi gelin, siz de bir hedef koyun kendinize.. Bol bol okuyun :)

Hayat Hayat Hikayesi Kitap

Jasper Kent ile Söyleşi

Daha önce Jasper Kent’in Danilov Beşlemesi Serisi ile ilgili blogda yazılar yazmıştım. Fantastik tarihi romanlar arasında gelmiş geçmiş en başarılı 6. eser seçilen bu kitabın yazarı ile tesadüfler sonucu başlayan iletişimimiz, bizi önce karşılıklı olarak e-mailleşmeye, ardından da yazarın İstanbul Kitap Fuarı’na konuk yazar olarak davet edilmesi sayesinde yüz yüze tanışmaya kadar getirdi. Bu yazımda bu hikayeden bahsedeyim istedim..

Yaklaşık 1 ay önce, Jasper Kent’in konuk olarak fuara katılacağını öğrendiğimde kendisiyle nihayet yüz yüze tanışabileceğimiz için çok sevinmiştim. Ancak hevesim hemen kursağımda kalmıştı. Çünkü Jasper’ın fuarda olacağı hafta sonu Aslı ile çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın düğünü için Ankara’da olmamız gerekiyordu. Sen yazarı o kadar takip et, kanka ol, adam Türkiye’ye gelsin ve senin o gün başka bir şehirde işin çıksın! Çelik Bilek olsa, “hay bin kunduz!!” derdi sanırım bu durumda. Ancak bu sefer durum farklı gelişti..

Jasper’a hemen durumu bildiren bir e-mail attım ve Türkiye’deki programı hakkında bilgi istedim. Kendisi geçen hafta Çarşamba akşamı Türkiye’ye geldi ve dün (Pazartesi) de İngiltere’ye geri döndü. Perşembe günü akşam, birlikte bir şeyler içmek üzere sözleştik ve o akşam Taksim’deki Rixos Hotel’in barında buluştuk. Yanında, birlikte yaşadığı arkadaşı Helen de vardı. Yazdığı kitaplardan, Türkiye’deki başarısından, Danilov Beşlemesi’nden sonraki planlarından ve kitapların içerisinde okuyucunun fark etmesi oldukça zor olan ufak sırlardan bahsetti..

Önce çok kısaca, Danilov Beşlemesi’ni nasıl keşfettiğim hakkında biraz bilgi vereyim:

Serinin ilk kitabı olan On İki, Can Yayınları tarafından yayınlandığında, yazarı daha önce hiç okumamış olmama rağmen cesaret edip kitabı satın almış ve tabir yerindeyse bir çırpıda okumuştum. “Malum, Can Yayınları bu tarz kitapları pek yayınlamazdı. Madem ki yayınlamışlar, o halde okumaya değer olsa gerek” düşüncemde ne kadar haklı olduğumu kitabın sonunda görmüştüm. Hemen ardından serinin ikinci kitabı olan On Üç Yıl Sonra‘yı da D&R’dan sipariş edip, yine soluksuz bir şekilde okumuştum.

Danilov Beşlemesi’ni keşfettiğim bu dönemde, serinin üçüncü kitabı İngiltere ve ABD’nde yayınlanmıştı. Can Yayınları’ndan Türkçe’sinin çıkmasını yaklaşık 6 ay beklemiş, bu süre zarfında Can Yayınları’nın epeyce kafasını şişirmiş ve en nihayetinde bu kitabı da çıktığı ilk gün satın alıp, 4 gün içerisinde bitirmiştim. İngilizce orijinali The Third Section olan kitabın ismi nedense Üçüncü Şube olarak değil de, Çarın Laneti olarak çevrilmişti. Can Yayınları’nın neden bu şekilde bir değişikliğe gittiklerini anlamamıştım. Can Yayınları’nın da bu konuda kafası karışmış olsa gerek ki, kitabın ön kısmında bir yerde “Çarın Laneti”, diğer bir yerde ise “Üçüncü Şube” olarak yazılıydı kitabın ismi.

Kitapta ana kurgu, Rus Gizli Servisi’nin Üçüncü Şubesi üzerinde geçtiği için bu isim verilmişti kitaba. Hem aynı zamanda serinin üçüncü kitabı olması sebebiyle de The Third Section ismi verilmiş diye düşünüyordum.

Jasper ile sohbet ederken, bu düşüncemde haklı olduğumu öğrendim. Ancak daha önce hiç düşünmediğim bir sebep daha varmış kitabın isminin seçiminde.. Bu konuda sadece bir ipucu vereyim: “section” kelimesini daha çok bölüm anlamında kullanıyoruz, ama aynı zamanda kesmek anlamında da kullanılıyor. Örneğin sezaryen ameliyatı, “caesarean section” demektir. Kitabı okuyanlar, bu ipucundan sonra The Third Section kitabındaki üçüncü kesiği bakalım hatırlayabilecekler mi?

Jasper serinin dördüncü kitabını bitirmiş sayılır. Kitap Mayıs ayında İngiltere’de satışa çıkacak ve ismi The People’s Will olacak. Bu sefer 1855 yılından, 1881 yılına geleceğiz ve hikaye Türkmenistan ve Rusya’da geçecek. Bir bölümü de Türkiye’de..

Daha önce Çarın Laneti ile ilgili yazdığım yazıda anlattığım hikayeyi bilenler vardır. O dönem Jasper dördüncü kitabı yazarken, bana hikayenin bir bölümünün Türkiye’de geçeceğini söylemişti. Bu haberin üzerine tahmin edersiniz ki, yazar arkadaşı olan her Türk genci gibi kitaptaki karakterlerden birisine ismimi vermesini rica etmiştim. Jasper beni kırmamıştı. Ancak bir kaç gün sonra aklıma bir anda o gerçek gelmişti! 1881 yıllarında Onur ismi kullanılmıyordu! :(

Sevgili Kardeşim Dinç, kitapta Komsomolskaya olarak adlandırılan meydanın isminin,  hikayenin geçtiği 1856 yılında Kalanchyovskaya meydanı olduğu konusunda yazarı twitter aracılığı ile kibarca uyarmıştı. Bunun üzerine bir de isim konusunda bir mantıksızlık oluşturmamak adına, Jasper’ı uyarmayı kendime görev bilmiş ve Onur isminin o dönemde henüz kullanılmadığını, bu nedenle saçma bir durumun oluşmasının önüne geçmek adına ricamı geri aldığımı kendisine bildirmiştim.

Bilenler bilirler, sol kolumda Honore (Latince, “Onurlandırılmış olan”) yazılı bir dövme vardır. Jasper sağolsun, bana bir jest yapmış. Dördüncü kitaptaki kahramanlardan birisine “Honore” ismini vermiş.. Kahraman dediysek, superman değil! Ne yazık ki, kötü bir kahraman. Yuda’nın geçmişinde çok önemli yeri olan vampirlerden biri.. Tam adıyla “Honoré Philippe Louis d’Évreux, Vicomte de Nemours”. Jasper bana, karakterin kötü bir karakter olmasının benim için bir sorun olup olmayacağını sorduğunda, haliyle “senin canın sağolsun. İ..e olmasın da ne olursa olsun” cevabını verdim. Umarım kötü bir sürprizle karşılaşmam ; ))) Bu seride Dimitry Danilov’un Yuda ile ilişkisini okuduktan sonra her şeye hazırlıklı olmak gerek :)

Seri, İngilizce, Türkçe, Lehce, İtalyanca, Fransızca ve Romence dillerine çevrildi. Jasper’a, kitabın neden Rusça’ya çevrilip, Rusya ve Ukrayna’da satışa çıkmadığını sorduğumda, bunun cevabını kendisinin de bilmediğini, tüm dünyadaki anlaşmaları İngiliz Bantam Press’in yaptığını söyledi. Rusya ile ilgili bir anlaşma yapılacaksa, bunu Bantam’ın yapması gerektiğini, ancak yakın zamanda böyle bir anlaşmanın görünmediğini de ekledi. Umarım, ve aslında eminim, ilerleyen yıllarda kitap Rusça’ya da çevrilir.

Serinin son kitabı ise, The Last Oprichnik adıyla 2014 yılında İngiltere’de satışa çıkacak. Ne yazık ki Türkiye’de dördüncü kitap için 2014 yazını, son kitap için de 2015 yazını beklemekten başka çare yok.. İngilizce okumak isteyenler, Amazon.com’dan basılı ya da e-book olarak kitapları satın alabilirler.

Herkesi Jasper Kent okumaya davet ediyorum..

Hayat Hikayesi Kitap

George Orwell

1984 ve Hayvan Çiftliği kitapları ile çok ses getirmiş ve son derece de popüler olmuş bir yazar George Orwell.. Hayat hikayesi de çok enteresan, yazdığı kitaplar da.. Hayatı hakkında çok da bilinmediğini düşündüğüm şeyleri öğrendiğimde, bunu blogda paylaşayım istedim.

Esas adı Eric Arthur Blair olan İngiliz yazar, 1903 yılında Hindistan’ın Bihar eyaletinin Motihari şehrinde doğuyor. Dedesi Jamaika’daki köle çiftliği sayesinde oldukça zengin olmuş. Ancak sonrasında mal varlıkları bir miktar azalmış ve George Orwell’in ifadesiyle ekonomik anlamda “orta sınıf” bir aile haline gelmişler.

Babası Hindistan Gizli Servisi’nde, narkotik bölümünde çalışmış. George Orwell doğduktan 1 yıl sonra, Anne’si George’u ve kızlarından birisini de yanına alarak İngiltere’ye geri dönüyor. Uzun bir süre İngiltere’de yaşadıktan sonra, 1922 yılında 19 yaşındayken Burma’ya gidiyor. Burma, aynı zamanda Myanmar ve Birmanya isimleriyle de bilinen bir Güney Doğu Asya ülkesi. Burada yaklaşık 5 yıl kalıyor. Bir dönem polislik de yapıyor.

5 yıl kadar Burma’da yaşadıktan sonra bir rahatsızlık geçirip, bir süreliğine tedavi olmak amacıyla İngiltere’ye dönüyor. Tedavi sürecinde ailesi ile bir tatildeyken, bir anda hayatını değiştirecek bir karar alıyor. Hindistan’daki Polis Teşkilatı’ndan istifa ediyor ve yazar olmak üzere İngiltere’de kalarak yeni bir yaşama başlıyor.

1927 yılında Londra’da ekonomik anlamda zor günler yaşadıktan sonra, 1928 yılının ilkbaharında hem Londra’ya nazaran daha ucuz yaşanabilecek bir şehir olması, hem de bir yazar için ilham kaynağı olabilecek bohem yaşam ortamını sunuyor olması nedeniyle Paris’e taşınıyor. Paris’te yaşadığı süre boyunca, orada yaşayan teyzesinden maddi ve manevi destek alıyor. Bu dönemde para kazanabilmek için otellerde bulaşıkçılık da dahil olmak üzere, bir çok işte çalışıyor ve oldukça zor günler geçiriyor.

1929 Şubat’ında ciddi bir rahatsızlık geçirerek, tıp öğrencilerinin pratik yapmaları amacıyla kurulmuş oldukça kötü şartlara sahip bir hastanede 2-3 ay kalıyor. Hastaneden çıktıktan sonra, “The Spike” isminde bir deneme kaleme alıyor ve Ağustos ayında bu denemesi yayınlanmak üzere Londra’daki New Adelphi dergisi tarafından kabul ediliyor. (Bu arada; Spike kelimesi İngiltere’de halk arasında düşkünler evi manasında kullanılıyor.)

2 yıl Paris’te yaşadıktan sonra tekrar İngiltere’ye ailesinin yanına dönüyor. Ailesinin maddi durumunun orta sınıfın biraz üstünde olması sayesinde rahat bir nefes alıyor ve başından geçen olayları konu alan kitaplarını ve denemelerini birbiri ardına yazmaya başlıyor. Yayınlanma sırasına göre;

  • The Spike, 1931
  • Paris ve Londra’da Beş Parasız, 1933
  • Burma Günleri, 1934
  • Papazın Kızı, 1935
  • Zambak Solmasın, 1936
  • Wigan İskelesi Yolu, 1937
  • Katalonya’ya Selam, 1938
  • Daralma, 1939

Dikkat edilebileceği gibi, dergide yayınlanan denemesinin ardından her yıl bir kitabı yayınlanıyor. Oldukça verimli geçen bu dönem sonlarına doğru 1936 yılında siyasal görüşü nedeniyle Franco’ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya’ya gidiyor. Marksist Birlik Partisi’ne katılıyor. Bu dönemde silahlı çatışmalara giriyor. Hatta bir çatışma esnasında bir sniper tarafından gırtlağından vuruluyor, ancak şansı yaver gidiyor ve bir süre tedavi olduktan sonra iyileşiyor. Marksist Birlik Partisi, sonradan yönetimi bir süreliğine ele alan İspanyol Komünist Partisi tarafından yasa dışı ilan edilince, tutuklanmamak için İspanya’yı terk ediyor.

Bu döneme kadar yazmış olduğu eserleri daha çok otobiyografi ağırlıklı roman olarak değerlendirmek mümkün. Hemen hemen çoğunda orta sınıfın yaşamış olduğu zorluklardan, yoksulluklarından bahsediyor. Bu eserlerin bir çoğunda hicve yer veriyor. Örneğin Türkçe’ye “Zambak Solmasın” ismi ile çevrilen, “Keep The Aspidistra Flying” isimli kitabında, o dönemde İngiltere’de yaşayan dar gelirli aileler arasında moda olan çiçek yetiştirme özentiliğinin yaratmış olduğu durumu hicvediyor. Aspidistra bir zambak türü ve bakımı da oldukça masraflı. Buna rağmen aileler, kendilerini sosyal anlamda daha yukarı bir sınıftalarmış gibi hissedebilmek amacıyla zaten az olan paralarını bu çiçeğin bakımıyla çar çur ediyorlar. George Orwell bu durumla bir nevi dalga geçiyor bu kitabında.

Katalonya’ya Selam isimli kitabında ise, yukarıda da az önce belirttiğim İspanya günlerinden bahsediyor. 1936 ile 1939 yılları arasında süren İspanya iç savaşı sırasında başından geçen olaylara bu kitabında yer veriyor.

Ve 1939′dan sonra George Orwell’de büyük bir değişim yaşanıyor. Marksizme yakınlığıyla bilinen yazar Stalin’in 1930′lu yıllarda Rusya’daki yönetim sisteminde yaptığı değişikliklerden rahatsızlık duymaya başlıyor. 1945 yılında “Hayvan Çiftliği” ismiyle yayınlanan alegorik romanında Stalin rejimini çok ağır bir dilde eleştiriyor. 1949 yılında yayınlanan “1984″ isimli distopik romanında ise, yine Stalin’in sistemine eleştiriler bulmak mümkün.

1939 yılına kadar sosyal adaletsizlik temalı ve bazıları kendi yaşam öyküsünü içeren kitapları yayınlanan yazar, bir süre yazmaya ara verdikten sonra öleceği tarih olan 1950 yılına kadar bu iki baş yapıtı yazıyor. Ve 20. yüz yıl içerisinde yaşayan yazarlar arasında, 2 kitabının toplam satışı en yüksek olan yazar haline geliyor.

Totalitarizmin çok ağır eleştirisi olan bu iki kitabın ayrı ayrı yazılar ile anlatılmayı hak ettiği düşüncesiyle bu yazıda bu kitaplara çok fazla değinmeyeceğim. Kısa bir süre içerisinde iki ayrı yazı ile bu kitapları da elimden geldiğince tanıtacağım.

Ve gelelim yaşamının sonuna..

Yazarın ağır sigara tiryakiliği nedeniyle sürekli hastalıklarla boğuştuğu yaşamı, 1949 yılı sonlarında tüberküloz hastalığıyla yaptığı mücadeleyi kazanamaması nedeniyle 21 Ocak 1950′de son buluyor. Ve ardında 9 kitap, onlarca deneme ve Big Brother kavramını bizlere bırakıyor.

Totalitarizm kaybolmaktansa, her geçen gün ortaya daha çok çıkıyor. Ve Büyük Birader hepimizi izliyor..


Hit Counter provided by Best Seo Packages