Category Archives: Seyahat

Seyahat Yeme-İçme

Great British Beer Festival – 2013

Great British Beer FestivalGreat British Beer Festival’i ilk kez Ağustos ayında bir toplantı sırasında duydum. Gana’da gerçekleştirmeyi planladığımız bir ortaklık ile ilgili olarak Londra’da bir toplantıya katılmam gerekiyordu. Toplantının tarihi ise, toplantıya birlikte katılacağım bir iş arkadaşımın aylar öncesinde planladığı tatili ile çakışıyordu. Ancak tesadüf bu ki, planlanan tatil aynı tarihlerde Londra’da olup, düzenlenecek olan bira festivaline katılabilmek maksadı ile organize edilmişti.

Festival 13-17 Ağustos tarihleri arasında Hammersmith’teki London Olympia’da düzenleniyordu. Toplantımız 14 Ağustos akşam üzeri sonra erdiğinde, “Haydi festivale akşam birlikte gidelim” önerisine balıklama atladım. Şanslıydım, çünkü beraberimdeki iş arkadaşım biradan gerçekten de çok iyi anlıyordu.

Otele uğrayıp üzerimizi değiştirdik ve 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından London Olympia’ya vardık.

Giriş ücreti olan 15 GBP’yi ödedikten sonra kendimi bir anda yüzlerce çeşit bira ve ilk anda 1.000, ardından ise iş çıkış saati ile birlikte 6.000 dolayında bira meraklısı ile birlikte buldum.

Girişte 2 GBP’ye half pint (236.5 ml) bardağı alıp serüvene atıldım. Dönüşte bardağı bırakıp paranızı geri alabiliyorsunuz ama en mantıklısı hatıra olarak beraberinizde götürmeniz olsa gerek.. İçeride toplam 19 adet stand var. Her standda onlarca ayrı bira denemek mümkün. Standlar genellikle coğrafi olarak sınıflandırılmış ve her birisinin ayrı bir ismi var. Aşağıda standları ve isimlerini okuyabilirsiniz:

British Beers:

  • B2: The Red Dragon
  • B3: Brewery Bar
  • B4: The Ring ‘O’ Bells
  • B5: The North West Passage
  • B8: The Romeo&Juliet
  • B9: The Old Empire
  • B10: The Campaign Arms
  • B11: Brewery Bar
  • B12: Brewery Bar
  • B13: The Sportsman
  • B14: The Castle
  • B16: The Glasshouse
  • B18: The Pilgrim
  • B19: The Jolly Brewer

Cider&Perry:

  • B7: The Orchard

International Beers:

  • B1: The Waterloo Arms (Belgium, Dutch, Italian)
  • B6: The Globe (USA and rest of the world)
  • B15: The Spread Eagle (German and Czech)
  • B17: The Spirit of Enterprise (American cask beers)

Benim denediklerim ise sırası ile;

  1. Wells Bombardier (B3 – %4.3 alkol oranı. İçimi yumuşak ve keyifli idi. İyi bir başlangıç oldu)
  2. Henry Westons Country Perry (B7. Cider&Perry standından bir bira denemeden olmaz dedik ve elma ya da armut konusunda kararsız kaldım. Yanımda bir anda beliren bir kız armutluyu denememi önerdi. Ne yazık ki fiyasko bir tad. Bana göre değil.. Yarısını döktüm)
  3. Keesmann Herren Pils (B15 – %4.6. Almanlar bu işi gerçekten iyi biliyor. Oktoberfest’e gitme kararı almamda büyük rolü var bu biranın)
  4. Black Pear – Malwern Hills Brewer (B19 – %4.4. Festivalde içtiğim en iyi bira diyebilirim. Sabahtan akşama kadar bu birayı içebilirim)
  5. Orbitter Brewed in Burton (B16 – %4.1. Özellikle seçip de içmedim. Bundan sonra da Burton’a gitmediğim müddetçe bulup da içebileceğimi hiç sanmıyorum)
  6. Welsh Black Ale (B13 – %6.2. Black Ale bana göre değil. Ne yapsam sevemedim gitti)

Half Pint BardagimBunlara ek olarak 2 bira daha içtim. Korkarım çakır keyifliğin etkisi ile bunları not almayı unutmuşum. Ya da sarhoşluk mu demeliyim? İçtiğim biraların haricinde, onlarca birayı da deneme fırsatım oldu. Denemek ücretsiz, half pint genelde 1.7 GBP, pint ise 3 GBP civarı idi.

Bira standlarının yanı sıra yiyecek, kitap ve hediyelik eşya standlarında da oldukça keyifli dakikalar geçirmek mümkün. Zaten o kadar bira içtikten sonra dakikalar keyifli geçmese şaşardım! Bu hediyelik eşya standlarından birisinde kendime bir ale bardağı aldım. En sevdiğim bira çeşidi olan Hoegaarden bardağını ise diğerlerinin iki katı fiyatı olması nedeni ile cimrilik edip almadım. Neysi ki Sevgili Murat Bey bana bir sürpriz yapmış ve dönerken bana bu bardağı almış. Pazartesi sabahı ofise geldiğimde masamın üzerinde Hoegaarden bardağım beni bekliyordu. Uzun yazışmaların ardından Carlsberg Türkiye’ye, Hoegaarden getirten bir HoeFan olarak, bundan sonra evimde biramı bar ortamı gibi bardağımdan içeceğimden kimsenin şüphesi olmasın. Ayda yılda 1 de içsem keyif keyiftir :)

Özetle, aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda içinde bulduğum bu festival beni çok mutlu etti. Buna benzer bir deneyimi 3 yıl önce Suudi Arabistan’da yaşamıştım. Cidde’deki toplantının çıkışında, daha önceden hiç aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda ihram kuşanıp Mekke’ye doğru Umre yapmak üzere yola çıkmış bulmuştum. Onu ayrı bir hikaye olarak ileride yazarım. GBBF’den gerçekten çok büyük keyif aldım ve seneye sırf bu festivale özel olarak Londra’ya gitmeyi şimdiden to-do list’ime yazdım. Hem birayı, hem de Londra’yı seviyor olmamın bunda payı büyük. Bu yakınlarda bir sürpriz daha yapıp, Oktoberfest’e katılırsam kimse şaşırmasın :)

Seyahat

Londra İzlenimlerim

Londra izlenimlerimNijerya’da 1999-2007 yılları arasında Devlet Başkanlığı yapmış olan Olusegun Obasanjo’nun, Afrika’nın kalkınmasına katkı sağlamak amacıyla kurmuş olduğu Olusegun Obasanjo Vakfı‘nın gala yemeğine davet edildiğim için, 2 hafta önce Londra’ya gittim. Arada vakit bulup, az da olsa Londra’yı gezme şansım oldu. Hem Londra, hem de gala yemeği ile ilgili izlenimlerimi anlatayım istedim.

Cuma akşamı düzenlenen gala yemeğinde Nijerya Devlet Başkanı Goodluck Jonathan, Gana Devlet Başkanı John Dramani Mahama, Benin Devlet Başkanı Boni Yayi, Liberya Devlet Başkanı Ellen Johnson-Sirleaf başta olmak üzere 1500′ün üzerinde üst düzey katılımcı vardı. Son 1.5 yıldır şirketin Sahra Altı Afrika Operasyonlarını yönettiğim için, benim açımdan da iyi bir networking fırsatı olmuş oldu. Bu anlamda çok faydalı bir seyahat oldu diyebilirim.

Vakfın 4 ana kuruluş amacı var. Afrika’da sağlık, gençlere iş imkanı sağlamak, kızların eğitim oranını artırmak ve açlığa karşı bir çözüm bulmak. Açıkçası bu denli üst düzey ve yoğun bir katılım olmasını pek beklemiyordum. Resmen Afrika’nın Davos’u gibi bir akşam yaşadık. Oldukça etkilendim ve Afrika’daki fırsatlar konusundaki olumlu düşüncelerime bu gecenin sonunda yenileri eklenmiş oldu.

Nijerya’da birlikte iş yaptığımız Chief vakfın ana sponsorlarından olduğu için, bizler VIP konuk olarak ağırlandık. Devlet başkanlarının hemen yan masasında oturma şansımız oldu. Tesadüf, Gana Devlet Başkanı ile kendi onuruna İstanbul’da düzenlenen kahvaltıda tanıştıktan 2 hafta sonra bu kez Londra’da akşam yemeğinde yanyana masalarda olma fırsatını kaçırmayıp biraz sohbet ettim. Kahvaltı ve akşam yemeğinden sonra günün üçüncü öğününü de birlikte tamamlayabilmek adına kendimi zorla da olsa Gana’ya öğle yemeğine davet ettirdim. Bu seyahati şimdilik Mart ortasına planladık. Gitmeden önce, Amazon.com’dan Kindle’ımda okumak üzere John Dramani Mahama’nın yazmış olduğu My First Coup D’Etat (İlk Askeri Darbem) isimli kitabını da geçen hafta e-kitap olarak satın aldım. Kendisi hakkında daha detaylı bilgi alabilmek adına bu kitabı bir an önce okumayı planlıyorum.

Gala yemeği Mayfair’deki JW Marriott Hotel’de düzenlendi. Benim konakladığım otel ise, yine Mayfair’de bulunan Millenium Hotel idi. Londra’ya ilk kez gidiyordum ve açıkçası şehir ile ilgili çok da fazla bir bilgiye sahip değildim. Seyahate şirketimizin CFO’su ile katılmam sanırım bu konuda benim için bir şans oldu. Zira kendisi daha önce Londra’da bir süre yaşamış ve sonrasında da sıklıkla seyahat etmiş.

Boş zamanlarımızda vakit buldukça Piccadilly, Mayfair, Soho, Trafalgar Meydanı civarında yürüdük, etrafı gezdik. Hatta o kadar çok yürüdük ki, ben sonunda pes etmek durumunda kaldım.  Şansımıza hava da çok yağışlı değildi.

Cumartesi günü ise Nijerya’da birlikte iş yaptığımız sevgili Chief’in göndermiş olduğu araçla, Mayfair’den Kuzey Londra’daki Edgware civarında bulunan evine gittik. Nijerya’daki ulaşımımız için Maybach’ını emrimize sunan Chief, Londra’da da boş durmayıp kapı kolları ve amblemi som altından yapılma Rolls Royce’unu emrimize sundu. Ne hayatlar var..!

Evde son derece rahattık. Sohbet edip, iş konuşuyorduk. Ta ki, Chief’in villasının karşısındaki villada Lennox Lewis’in oturduğunu duyana dek..! Bunu duyar duymaz derhal toparlanıp, kendime çeki düzen verdim. Bunun ana sebebi Lennox Lewis’in eski Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olması.. Bu dalda kazanmış olduğu bir de Olimpiyat Madalyası bulunuyor. İstersen bir saygısızlık yap..! Komşusuna dövdürür vallahi..!

The Ritz LondonLondra’daki keyifli bir an da, The Ritz London’da içtiğimiz 5 çayı idi. Seyahate birlikte gittiğim CFO’muz, Cuma akşamı hazır üzerimizde smokinlerimiz varken gala yemeği öncesinde 5 çayını dress code uygulaması olan The Ritz London’da içmeyi önerdi. İçerideki ambians inanılmazdı. İnsanlar son derece şık ve özenli bir şekilde giyinip, bizim 5 çayı olarak tabir ettiğimiz, afternoon tea keyfi için buraya geliyorlar.

Londra’da bir diğer dikkatimi çeken şey ise, etrafta çok fazla turist görememek oldu. Gündüzleri daha çok iş nedeniyle yoğunduk. Bu nedenle de yürüyüş yapmak için ancak akşama doğru vakit bulabildik. Belki de bu yüzden pek fazla turist görememiş de olabiliriz. Akşam bira içip müzik dinlemek için de O’Neill Pub’a uğradık. Ben ale tarzı birayı çok sevmediğim için Stella Artois ve Heineken içtim. Bence bira Belçika’da içilmeli..

İş yoğunluğu nedeniyle çok fazla Londra’yı görmeye vakit bulamadım belki ama hazır 2 yıllık vize almışken, ilk fırsatta Londra’ya bu kez turistik amaçla gidip, uzun uzun gezmeyi planlıyorum. Buckingham Sarayı, British Museum, London Eye ve daha bir sürü yeri görmek isterim.. Eğer bu planımı gerçekleştirebilirsem, uzun uzun Londra’yı anlatan bir yazı daha yazarım.

Seyahat

Piramitler ve Mısır İzlenimlerim

Gize PiramitleriOcak ayı sonunda iş ile ilgili bir toplantı nedeniyle, Mısır’ın başkenti Kahire’ye gitmem gerekti. Uçak saatlerinin sabah çok erken olması sayesinde de, Kahire’ye gittiğim ilk gün kendime, serbest olarak geçirebileceğim bir zaman dilimi yaratabildim. Bu serbest zamanda da elbette ki piramitleri görmeye gittim.

Kahire’ye gittiğim dönemde Mısır yine karışmış durumdaydı. Büyük kalabalıklar Mursi’yi protesto etmek amacıyla Tahrir Meydanı’nda toplanıyordu. Havalimanından otele transferimizi sağlayan şoför bizi bu konuda uyardı ve ne olursa olsun Tahrir Meydanı ve çevresinden uzak durmamız gerektiğini söyledi. Piramitlerin olduğu bölgede ise herhangi bir sıkıntı olmadığı için, eğer boş vaktimiz olursa piramitleri gezmemizi önerdi. Biz de fırsat bu fırsat diyerek piramitlere bizi götürmesi için pazarlık edip, otele yerleşmemizin ardından 4 saat sürecek bu geziye başladık.

Kaldığımız otelden piramitlere ulaşmamız yaklaşık 45 dakika sürdü. Nil Nehri’nin üzerinden geçmek gerektiği için, bu sayede Nil Nehri’ni de görmüş oldum. Piramitlere doğru giderken Enver Sedat’ın anısına inşa edilen ve mezarının bulunduğu Meçhul Asker Anıtı’nı da görmüş olduk. 1981 yılında Mısır’ın bağımsızlığının kutlandığı bir tören sırasında, askeri konvoy içerisinde bulunan radikal İslamcı bir grup tarafından düzenlenen suikastte, Enver Sedat vücuduna isabet eden 72 adet kurşun ile öldürülmüş ve Mısır için bir dönem sona ermiş. Hayli iç karartıcı..

Enver Sedat, Cemal Abdül Nasır’ın ani bir kalp krizi nedeniyle ölmesinin ardından göreve gelmiş. Şoförümüz, Cemal Abdül Nasır’ın ölümü ile ilgili de bir hikaye anlattı. Onun ifadesine göre Abdül Nasır aslında kalp krizi nedeniyle değil, bir gün öncesinde Ürdün’de içtiği bir içkinin içerisindeki zehir nedeniyle ölmüş. Üstelik bu zehir aslında Ürdün Kralı’nın içeceğine konulmuş ancak o esnada Abdül Nasır ile Kral kadehlerini değiştirmişler. O akşam Nasır rahatsızlanmış ve hemen Kahire’ye getirilmiş. Ertesi gün de kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetmiş. Ne kadar doğru bilinmez ancak duyduğum hikaye bu şekildeydi. Bunu destekleyen bazı yazıları internette bulmak da mümkün.

Keyifli tarihi sohbet ile devam eden yolculuğun sonunda, piramitler aracın camından gözükmeye başladı ve araç piramitlere yakın bir yerde durdu. Buradan sonra yolumuza ya deve üzerinde, ya at üzerinde ya da fayton ile devam etmek zorundaydık. Deveye binmemle inmem bir oldu. Korkulacak bir şey yok, düşmedim ama deve üzerinde bu seyahati gerçekleştiremeyeceğime 1 saniye içerisinde karar vermiştim. Devenin ayağa kalkması ayrı, oturması ayrı dert. Kimseye tavsiye etmem. Biz iki kişiydik ve faytonu tercih ettik. Sizlere de eğer bu seçimi yapmak zorunda kalırsanız hiç düşünmeden faytonu tercih etmenizi öneririm.

Artık sanırım piramitlerden bahsedebilirim.. Tahrir Meydanı’ndaki olaylar nedeniyle olsa gerek, piramitlerde gördüğümüz turist sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Bu sayede gayet sakin bir şekilde her yeri görme şansımız oldu.

Onur PiramitMısır’da bir çok piramit bulunuyor ancak en bilinenleri Gize Piramitleri olarak adlandırılan piramitler. Burada 3 tane büyük piramit bulunuyor. İsimleri ise Keops, Kefren ve Mikerinos. İngilizce Khufu olarak adlandırılan, bizlerin Keops ismini verdiğimiz piramit Dünya’nın 7 Harikası’ndan birisi olarak kabul ediliyor. Uzun uzun piramitlerin tarihleri ve hikayeleri ile ilgili bilgileri yazmaktansa, şu linki paylaşmam sanırım daha doğru olacaktır. Gize Piramitleri

3 piramitin haricinde, Mimar’ın dua odasının bulunduğu yapıyı da gezme şansımız oldu. Kesinlikle çok keyifliydi. Sanırım ölmeden önce yapılması gerekenler listesinde, piramitleri yakından görmek yer alıyordur. Piramitlerden aşağıya doğru inerken de Bülent Ersoy’u, yani Sfenks’i görmek mümkün. Sfenksin burun kısmı yıllar önce Fransızlar tarafından sökülerek götürülmüş. Memluk’lular da savaş sırasında atış talimi yapmak için kullanmış. Bu dönemde sakal ve burun kısmı zarar görmüş. Kalan kısım gerçekten Bülent Ersoy’a çok benziyor. Sfenks tek parça kum taşının oyulması ile yapılmış. Boyutu inanılmaz büyük. 73 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğinde. Vücudu yere yatmış bir aslan şeklinde. Yüzü ise insan şeklinde. Kefre Piramiti’ni koruduğuna inanılıyormuş. Sfenksi de gördükten sonra, piramit gezimiz sona ermiş oldu.

Gezi sırasında ise faytonumuz sürücüsü sürekli fotoğraflarımızı çekti. Sürekli olarak elimizle piramitleri itiyormuş gibi yapmamızı, sfenksin başını okşuyormuş gibi yapmamızı istedi. Kıramadık, bu şekilde poz verme modasına biz de uyduk..

Sonrasında ise, at arabaları ve develerin olduğu yere döndüğümüzde, hemen yanında bulunan papirüs müzesini  gezdik. Gördüğümüz yerin aslında müze değil, papirüs satılan bir mağaza olduğunu ise aradan 1 dakika geçtikten sonra anladık. Mısır’lılara pek güvenmemek gerekiyor.. Buradan papirüs yapımı hakkında detaylı bir bilgilendirme ve Türkiye’deki yakınlarımıza hediye etmek amacıyla papirüsleri satın aldıktan sonra, bir de Mısır’a ait kokuların satıldığı bir mağazaya girdik. Ben buradan bir şey almadım, ancak birlikte olduğum iş arkadaşım Lotus ve başka özleri içeren birkaç koku satın aldı.

Akşam ve ertesi gün devam eden iş ile ilgili toplantılarım ise gayet verimli geçti. Bir daha Kahire’ye gider miyim bilmiyorum ancak iş anlamında mutlu döndüm. Ayrıca Türkiye’ye döndüğümde merakımı gidermek amacıyla Mısır’ın yakın tarihi, piramitler ve firavunlar ile ilgili kitaplar bulup, bunları okumaya karar verdim.

Eğer olur da yolunuz Mısır’a düşerse, internette yazan yazılara kulak verin. Size birisi bir şey satmak isterse, söylenen fiyatın %10′unu teklif edin. 100 derlerse, siz 10 diye diretin. En çok 15 ‘e alırsınız :)

Hayat Seyahat

Rakamlarla 2012: Seyahat

SeyahatSeyahat etmeyi sanırım herkes çok sever. Ben de bu gruba dahilim. Bazen iş nedeniyle seyahatler yorgunluk verici olsa da, yeni yerler görmek her zaman keyif vermiştir bana. O nedenle Rakamlarla 2012 serisine, bugün seyahat başlığı ile devam edeyim istedim.

Uzun yıllardır Moleskine Ajanda Kullanıyorum ve seyahatlerimi de burada yer alan Travels Planning kısmına düzenli olarak yazıyorum. Her yıl sonunda ise, o yıl kaç ayrı ülkeye ve şehre gittiğimi, toplamda kaç kilometre yol katettiğimi not alıyorum.

2012 yılında 4 ülkeye, toplam 7 kez seyahat etmişim. Bu ülkeler Nijerya (Lagos, Abuja), Belçika (Brüksel), Rusya (Kazan) ve Azerbaycan (Bakü). Yurt içinde ise 1 kez Bozcaada’ya, 25 kez de Ankara’ya gitmişim. Toplam 71.658 km yol yapmışım. Bu hesaba göre her gün 196 km yol yapmışım. Bu rakamlara şehir içi elbette ki dahil değil. O konuda şanslıyım. Evim ve iş yerim arası sadece 1.2 km.

2011 yılında ise toplam 3 ülkeye 10 kez seyahat etmişim. Bu ülkeler Rusya (Moskova, St. Petersburg, Kazan, Sochi, Krasnodar), Nijerya (Lagos) ve Makedonya (Üsküp). Yurt içinde ise 19 kez Ankara’ya gitmişim. Toplam 48.184 km yol yapmışım. Bu hesaba göre her gün 132 km yol yapmışım. Bu rakamlara da şehir içi dahil değil.

Bakalım 2013 yılı nasıl geçecek? İlk seyahat bu hafta sonu başlıyor.

Hepinize iyi ve en önemlisi de kazasız yolculuklar..

Seyahat

Belçika – Brüksel İzlenimlerim

Geçtiğimiz haftalarda Nijerya’da inşaa etmeyi planladığımız oteli işletecek olan Starwood Hotels (Sheraton, Le Meridien, W, Four Points, etc. markalarının sahibi olan grup) ile bir toplantım olduğu için Brüksel’e gittim. Bu seyahatim esnasında bir kaç saatliğine şehri tanıma fırsatım da olunca, bunu blogda yazmaya karar verdim.
Kaldığım otel şehrin tam merkezinde yer alan Tren İstasyonu’nun karşısında yer alan Le Meridien idi. Akşamüzeri otele yerleşir yerleşmez, lobide Nijerya’lı dostlarıma rastlayınca akşam yemeğini birlikte yemeye karar verdik. Nijerya’lılar otele aynı günün sabahında yerleşmişler ve sanırım akşama kadar da hiçbir şey yemeden-içmeden beni beklemişlerdi. Saat 18:30′da yemek yemek üzere sözleşmemizin ardından, odama yerleşip bir duş aldım ve üzerimi değiştirip yeniden lobiye indim. Klasik Afrika’lı davranışı ile, 18:30′da yiyelim dediğimiz yemek için saat 20:30′da henüz karşı tarafta bir hareketlenme görmeyince, müsade isteyip dışarıda yemek yemek üzere yanlarından ayrıldım.

İlk gelişim olduğu için şehri hiç bilmememe rağen, zihnimden geçen “acaba nerede yemek yenir?” sorusuna aradığım yanıtı bulmak için, her Türk gencinin başvuracağı yönteme başvurdum: İşaret parmağını yala ve rüzgara doğru tut. Rüzgar seni doğru yöne yönlendirecektir..!

Ama öyle olmadı.. Rüzgar ne yazık ki; “ne işin var dışarıda, içeride zıkkımlan sonra da yat zıbar” dercesine otele doğru esti..! Belki yorgunluktan, belki de sevdiğim bir iş arkadaşımın 3 ay önce St. Petersburg’da benzer bir yürüyüş esnasında saldırıya uğramasının verdiği hafif endişe ile (ki biz buna halk arasında (_;_) korkusu diyoruz); ” – Ulen gece gece şimdi başımıza bela almasak mı? – E ama hem dışarıda hafif birşeyler yer, hem de yürüyüş yapmış olurum.. – Adamlara terslenip masadan kalkarken iyiydi, şimdi 1 dakika sonra ne yüzle geri döneceğim?” gel-gitlerinin ardından, zihnimde bir anda bir ışık yandı..

Odadaki pencereden dışarı bakarken gördüğüm manzara, şu an karşımda duran Tren İstasyonu manzarası değildi. Evet, kabul ediyorum.. Kimine göre bu ışık Edison’un ampulü bulmadan önce, Newton’un başına düşen elmadan sonra, ve hatta Stiffler’in annesi ile başbaşa kalan Finch’in zihninde beliren ışık ile kıyaslanamayabilir. Ama durumu o anki açlığım ve masadakilere kızıp yaptığım pavyon kalkışı ile (İstanbul’lular buna zengin kalkışı der ama biz Ankara’da pavyon kalkışı deriz) beraber değerlendirirsek, yanan ışığın ne denli kıymetli olduğu daha net anlaşılacaktır. Bu otelin arkası gayet kalabalık bir meydandan teşkil idi.. Yani belki de dostumuz rüzgar otelin içini değil, otelin arkasını işaret ediyordu..! Rüzgarı takip ettim..

Otelin yanında bulunan merdivenlerden arka tarafa doğru indim. Kendimi Don Kişot ve Sancho Panza ‘nın tariflendiği bir heykelin bulunduğu boş bir meydanda buldum. Biraz daha yürüdüm ve sağ tarafımda yer alan, insanların yoğun bir şekilde girdiği bir kapıdan içeriye doğru girdim. Burası bir pasajdı. Tavanı cam ile kaplanmış, uzun bir koridoru andırıyordu. Sağda ve solda yine ufak tefek dükkanlar vardı. Çoğunluğu çikolata dükkanları.. Yandaki resim sanırım şu an bir çok kişinin beynini uyarıp, müteakiben ilk buldukları marketten alacakları çikolatayı midelerine indirecek olmaları münasebetiyle, alış gücünüzün kapasitesine bağlı olarak fazladan bi 400 – 800 kcal almasına neden olacaktır.. Ben sizin gibi dayanıksız değildim. Dayandım ve yemedim. En azından ilk akşam..!

Pasajın ortasında, sol tarafa doğru dönünce, kendimi bir anda dar sokakların her iki yanına sıralanmış olan restoran ve tavernaların arasında buldum. Belçika’daki tavernalar, bizdeki meyhaneleri andırıyor. Öyle çalgılı, dansözlü mekanlar değil elbette. Bu sokaklar bana Nevizade’yi hatırlattı. Aynen bizim Nevizade’deki gibi kapıda siyah saçlı, esmer tenli arkadaşlar yemeği kendi restoranlarında yemem için beni menülerini incelemek üzere restoranlarına davet ediyorlardı. Sonradan öğrendim ki, bu kişilerin hepsi Tunusluymuş. Brüksel’de Belçikalı’lar haricinde en çok Tunuslu, Türk (hatta daha da özelleştirip, Emirdağlılar da diyebiliriz) ve Kongolular yaşıyormuş.

Hafif bir başlangıç ve sıradan bir yemek yememe ve yanında da sadece bir bira içmeme rağmen 47 EUR hesap ödeyince, Brüksel’in yeme-içme konusunda pahalı bir şehir olduğu kanısına vardım.. İçtiğim bira Hoegaarden olunca, bunları dert etmedim elbette. Hoegaarden’la Kiev’de yaşadığım dönemde tanışmıştım. Hoegaarden Belkçika’da ufak bir kasabanın adı. 1400′lü yıllarda Hoegaarden’da üretilmeye başlanılan bu bira ile ilgili yakında başka bir yazı yazacağımdan dolayı, şimdilik çok detayına girmeden Brüksel izlenimlerime devam edebilirim.

Ertesi gün sabah çok erkenden başlayan toplantım, akşama kadar sürdü. Toplantının sonrasında ise Starwood Hotels Başkan Yardımcısı’nın ricası üzerine, akşam yemeğini birlikte çok güzel bir restoranda yedik. Başkan Yardımcısı’nı ilk gördüğümde “Lübnan’lıdır herhalde” diye düşünmüştüm. Beni yemeğe davet ederken, “Çok ortak yönlerimiz var. Akşam yemeğinde mutlaka sohbet etmek istiyorum” dediğinde işin ucunun Osmanlı’ya dayanacağını açıkcası tahmin etmiştim. Tahmin ettiğim gibi de oldu. Sonradan çok samimi olduğum bu kişi, Suriye doğumluymuş ve uzun yıllardır Avrupa’da yaşıyormuş. Haftasonları Paris’te, hafta içi de Brüksel’de.. Biz de kendi yaşadığımıza hayat diyoruz be..!

Suriye’li ortak tanıdıklarımız çıkınca, sohbet iyice ısındı. Eşinin de Suriye’li olduğundan, Muhteşem Yüzyıl dizisinin Arapça yayınlandığını ve uydu aracılığı ile bu diziyi izlemeye başladıklarından, anneannesinin Osmanlı Sarayı’ndan olduğundan, Mimar Sinan’ı araştırdığını ve kendisine hayran olduğundan bahsetti. Doğruluğu tam olarak bilinmese de, artık bir şehir efsanesi haline gelmiş olan Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a duyduğu aşkın hikayesinden bahsettim.

Efsane o ki, Mimar Sinan Mihrimah Sultan’a aşık olmuş ve kendisiyle evlenmek istemiş. Kanuni Sultan Süleyman bu evliliğe razı olmayıp, Mihrimah Sultan’ı bir başka Paşa ile evlendirince de, Mimar Sinan bu acısını Mihrimah Sultan adına inşaa ettiği 2 adet camisinde gerçekleştirdiği mimari mucize ile sonsuzluğa aktarmış. Denemedim, bilmiyorum ama söylenen o ki, Topkapı Sarayı’nda Mihrimah Sultan’ın yaşadığı odanın balkonuna Mihrimah Sultan’ın doğumgününde çıkıldığında, Üsküdar ve Edirnekapı’da bulunan, aynı isme sahip Mihrimah Sultan Camiilerinin birinin üzerinde ay, diğerinin üzerinde ise güneş gözükürmüş.. “E iyi de ne alaka?” diyenler için gelsin: Mihrimah’ın orjinali Mihr-i Mah, yani Türkçesi ile Güneş ve Ay demekmiş..

Biz yine dönelim Brüksel’e.. İlginçtir etrafımda neredeyse hiç Türk görmedim. “Nerede bu Emirdağlılar?” diye içlenmedim de değil.. Sanırım onlar şehrin merkezinde değil, kendi kolonilerini kurdukları bir semtte yaşıyorlarmış. Ama enteresandır, dönerci de görmedim şehirde.. Bunun yerine bol bol çikolata mağazaları, waffle dükkanları ve tavernalar gördüm. Özellikle Grand Palace ‘tan, İşeyen Çocuk Heykeli’ne doğru giden sokak, Eskişehir’deki ETİ fabrikasının yanından geçerken duyulan o mis gibi koku ile insanı dininden imanından çıkartmaya yelteniyordu.

Grand Palace, 68 m x 110 m büyüklüğünde dikdörtgen bir meydan ve etrafı tamamen tarihi binalarla çevrili. 400-500 yaşındaki bu güzel binalarıyla meydan UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almayı fazlasıyla hakediyor. Her 2 yılda bir Ağustos ayında meydan, çiçeklerin bir halı gibi yerleştirilmesi şeklinde kaplanıyormuş. Bu sefer göremedim ama artık bir başka sefere kısmetse.. Meydan üzerinde Godiva’nın çikolata mağazası da yer alıyor. Yalnız o kadar sade, bakımsız ve şirindi ki, aklıma Beyoğlu’ndaki profiterolcü İnci geldi.

Grand Palace’taki sokaklardan birisini (insanların en yoğun olarak girdiği) takip ederseniz, etrafınızdaki onlarca çikolata mağazası, waffle dükkanı, Ten Ten müzesi, ve hediyelik eşya dükkanlarını geçtikten sonra bir anda Brüksel’in bir diğer popüler yapısını görüyoruz. İşeyen Çocuk Heykeli.. Orjinal ismiyle, Menneken Pis. Ufacık heykel nasıl bu kadar popüler hale getirilmiş hayret doğrusu.. Turizm becerisi bu olsa gerek..

Bunların dışında Atomium ve Mini Europe’un da mutlaka görülmesi gereken yerler olduğunu okumuş olsam da, pek fazla zamanım olmadığı için göremedim. Bira ve çikolata ile ilgili ilerleyen zamanlarda başka yazılar yazacağım. Bu yazdıklarıma ek olarak Brüksel’de farklı lokasyonlarda duran ve uygun ücretlerle kiralayabildiğiniz bisikletler, 10 farklı sos ile hazırlanan patates kızartması, 100′lerce çeşit bira ve elbette brüksel lahanası da çok popüler.

Ülkenin kuzeyi Felemenk, güneyi ise Fransız asıllı kişilerden oluşuyor. Bu nedenle, Felemenkçe, Fransızca, hatta nadiren de olsa Almanca konuşulduğuna şahit olabiliyorsunuz. Brüksel’de daha ziyade Fransızca konuşuluyordu..

Brüksel’in, 2 günlük kısa bir tatil için gidilebilecek yerlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Gidip görmenizi, o buram buram çikolata ve waffle kokusunu koklayıp, kendinizi o mucizevi tatlarda kaybetmenizi kesinlikle tavsiye ederim..

Seyahat Yeme-İçme

Makedonya – Üsküp İzlenimleri

Geçen hafta bir toplantı nedeniyle Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gitmem gerekti. Pazartesi öğlen gidip, Salı öğleden sonra döndüm. Açıkçası, şehri gezmek için fırsatım olmasa da, oralara kadar gitmişken köfte yemeden dönmek olmazdı. (Zaten şu sıralar Tom Braks okuduğum için, Tonton’un sayesinde sürekli köfte yiyesim geliyordu. Üsküp seyahati zamanlama açısından iyi geldi)

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan Balkan devletlerinden biri Makedonya. Nüfusu 2 milyon ve başkenti 700 bin nüfusa sahip olan Üsküp. Nüfusunun 30%’sini Türkler oluşturduğu için, başkent Üsküp’te pek de yabancı bir yerde olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Şehirde, öğrendiğim kadarıyla Türkler ve Makedonlar, aralarında bir problem olmadan yaşıyorlarmış. Ancak şunu belirtmem gerekir ki, Türkler ve Makedonlar farklı semtlerde yaşıyorlar. Türkler’in yaşadığı kısımda, Osmanlı dönemini andıran caddeleri bulmak, çarşı olarak nitelendirebileceğimiz bu caddede alışveriş yapmak mümkün.. Kuyumcu, restaurant ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar bu çarşıda yer alıyor..

Üsküp Belediyesi ile yapacağım bir toplantı nedeniyle tercümanlığımı orada yaşayan bir Türk yapacaktı. Bu kişi beni havalimanından aldıktan sonra, otele yerleştim ve sonrasında da kendisiyle birlikte toplantı için Belediye’ye doğru gittik. Biraz zamanımız olduğunu söyleyerek, bana meşhur Balkan Köftesi ısmarlayabileceğini söyleyince, diyette olmama rağmen reddedemedim :) Açıkçası, köfteyi de, yanında gelen Şopska isimli salatayı da pek beğenmedim. Salatada domates ve salatalık var ve üzeri rendelenmiş peynir ile kaplı. Yazının altında bu salatanın resmini de bulabilirsiniz. Şahsi görüşüm, ki yemek konusunda zevkliyimdir, Türkiye’deki balkan köfteleri kesinlikle çok daha başarılı..

Şehrin ortasından Vardar nehri geçiyor. Vardar nehrinin üzerinden çeşitli köprüler geçiyor ancak en meşhuru “Taş Köprü – Stone Bridge”olarak isimlendirilen köprü. Araç trafiğine kapalı olan bu köprü, şehrin meydanını nehrin diğer yakasıyla birleştiriyor. Ben gittiğimde ismini hemen yanında bulunduğu bu köprüden alan Stone Bridge isimli otelde kaldım. Akşam geç saate kadar maillere cevap verdikten, ve hazırlamam gereken bir sözleşmeye son halini verdikten sonra otelin en üst katında bulunan restaurantta birşeyler atıştırmak üzere odamdan ayrıldığımda, yukarıda Lig TV’den canlı olarak Fenerbahçe’min maçını izleyebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu güzel sürprizin ve Fenerbahçe’min Bursaspor galibiyetinin ardından, yürüyüş yapmak üzere otelden yarım saatliğine ayrıldım. Ve köprünün üzerinden yürüyerek, karşıda bulunan şehir meydanında biraz gezindim. Tam köprünün üzerindeyken, aklıma Raskolnikov geldi. St. Petersburg’da da buna benzer onlarca köprü vardı ve Raksolnikov işlemiş olduğu cinayetin ardından buna benzer bir köprüde vicdan muhasebesi yapıyordu. Şükürler olsun ki ben sadece yediğim yemekten sonra yürüyüş yapmak istediğim için o köprüdeydim :)

Çok uzun süre kalmadığım için yazabileceklerim de sınırlı. Ama eğer benden doğruyu söylememi istiyorsanız, ben pek sevemedim Makedonya’yı. Hele de o bayrağın rengi ne öyle? :) Ben en iyisi 10 gün önceki Moskova seyahatimle ilgili notları yazayım bir sonraki yazımda. Daha eğlenceli olacağından eminim :)

 


Hit Counter provided by Best Seo Packages