Category Archives: Yeme-İçme

Seyahat Yeme-İçme

Great British Beer Festival – 2013

Great British Beer FestivalGreat British Beer Festival’i ilk kez Ağustos ayında bir toplantı sırasında duydum. Gana’da gerçekleştirmeyi planladığımız bir ortaklık ile ilgili olarak Londra’da bir toplantıya katılmam gerekiyordu. Toplantının tarihi ise, toplantıya birlikte katılacağım bir iş arkadaşımın aylar öncesinde planladığı tatili ile çakışıyordu. Ancak tesadüf bu ki, planlanan tatil aynı tarihlerde Londra’da olup, düzenlenecek olan bira festivaline katılabilmek maksadı ile organize edilmişti.

Festival 13-17 Ağustos tarihleri arasında Hammersmith’teki London Olympia’da düzenleniyordu. Toplantımız 14 Ağustos akşam üzeri sonra erdiğinde, “Haydi festivale akşam birlikte gidelim” önerisine balıklama atladım. Şanslıydım, çünkü beraberimdeki iş arkadaşım biradan gerçekten de çok iyi anlıyordu.

Otele uğrayıp üzerimizi değiştirdik ve 10 dakikalık bir yürüyüşün ardından London Olympia’ya vardık.

Giriş ücreti olan 15 GBP’yi ödedikten sonra kendimi bir anda yüzlerce çeşit bira ve ilk anda 1.000, ardından ise iş çıkış saati ile birlikte 6.000 dolayında bira meraklısı ile birlikte buldum.

Girişte 2 GBP’ye half pint (236.5 ml) bardağı alıp serüvene atıldım. Dönüşte bardağı bırakıp paranızı geri alabiliyorsunuz ama en mantıklısı hatıra olarak beraberinizde götürmeniz olsa gerek.. İçeride toplam 19 adet stand var. Her standda onlarca ayrı bira denemek mümkün. Standlar genellikle coğrafi olarak sınıflandırılmış ve her birisinin ayrı bir ismi var. Aşağıda standları ve isimlerini okuyabilirsiniz:

British Beers:

  • B2: The Red Dragon
  • B3: Brewery Bar
  • B4: The Ring ‘O’ Bells
  • B5: The North West Passage
  • B8: The Romeo&Juliet
  • B9: The Old Empire
  • B10: The Campaign Arms
  • B11: Brewery Bar
  • B12: Brewery Bar
  • B13: The Sportsman
  • B14: The Castle
  • B16: The Glasshouse
  • B18: The Pilgrim
  • B19: The Jolly Brewer

Cider&Perry:

  • B7: The Orchard

International Beers:

  • B1: The Waterloo Arms (Belgium, Dutch, Italian)
  • B6: The Globe (USA and rest of the world)
  • B15: The Spread Eagle (German and Czech)
  • B17: The Spirit of Enterprise (American cask beers)

Benim denediklerim ise sırası ile;

  1. Wells Bombardier (B3 – %4.3 alkol oranı. İçimi yumuşak ve keyifli idi. İyi bir başlangıç oldu)
  2. Henry Westons Country Perry (B7. Cider&Perry standından bir bira denemeden olmaz dedik ve elma ya da armut konusunda kararsız kaldım. Yanımda bir anda beliren bir kız armutluyu denememi önerdi. Ne yazık ki fiyasko bir tad. Bana göre değil.. Yarısını döktüm)
  3. Keesmann Herren Pils (B15 – %4.6. Almanlar bu işi gerçekten iyi biliyor. Oktoberfest’e gitme kararı almamda büyük rolü var bu biranın)
  4. Black Pear – Malwern Hills Brewer (B19 – %4.4. Festivalde içtiğim en iyi bira diyebilirim. Sabahtan akşama kadar bu birayı içebilirim)
  5. Orbitter Brewed in Burton (B16 – %4.1. Özellikle seçip de içmedim. Bundan sonra da Burton’a gitmediğim müddetçe bulup da içebileceğimi hiç sanmıyorum)
  6. Welsh Black Ale (B13 – %6.2. Black Ale bana göre değil. Ne yapsam sevemedim gitti)

Half Pint BardagimBunlara ek olarak 2 bira daha içtim. Korkarım çakır keyifliğin etkisi ile bunları not almayı unutmuşum. Ya da sarhoşluk mu demeliyim? İçtiğim biraların haricinde, onlarca birayı da deneme fırsatım oldu. Denemek ücretsiz, half pint genelde 1.7 GBP, pint ise 3 GBP civarı idi.

Bira standlarının yanı sıra yiyecek, kitap ve hediyelik eşya standlarında da oldukça keyifli dakikalar geçirmek mümkün. Zaten o kadar bira içtikten sonra dakikalar keyifli geçmese şaşardım! Bu hediyelik eşya standlarından birisinde kendime bir ale bardağı aldım. En sevdiğim bira çeşidi olan Hoegaarden bardağını ise diğerlerinin iki katı fiyatı olması nedeni ile cimrilik edip almadım. Neysi ki Sevgili Murat Bey bana bir sürpriz yapmış ve dönerken bana bu bardağı almış. Pazartesi sabahı ofise geldiğimde masamın üzerinde Hoegaarden bardağım beni bekliyordu. Uzun yazışmaların ardından Carlsberg Türkiye’ye, Hoegaarden getirten bir HoeFan olarak, bundan sonra evimde biramı bar ortamı gibi bardağımdan içeceğimden kimsenin şüphesi olmasın. Ayda yılda 1 de içsem keyif keyiftir :)

Özetle, aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda içinde bulduğum bu festival beni çok mutlu etti. Buna benzer bir deneyimi 3 yıl önce Suudi Arabistan’da yaşamıştım. Cidde’deki toplantının çıkışında, daha önceden hiç aklımda olmamasına rağmen kendimi bir anda ihram kuşanıp Mekke’ye doğru Umre yapmak üzere yola çıkmış bulmuştum. Onu ayrı bir hikaye olarak ileride yazarım. GBBF’den gerçekten çok büyük keyif aldım ve seneye sırf bu festivale özel olarak Londra’ya gitmeyi şimdiden to-do list’ime yazdım. Hem birayı, hem de Londra’yı seviyor olmamın bunda payı büyük. Bu yakınlarda bir sürpriz daha yapıp, Oktoberfest’e katılırsam kimse şaşırmasın :)

Alışveriş Yeme-İçme

Olinda Foods – Zeytinyağının Alex’i

 

1998′de Seda ile teknik resim ve statik derslerindeki istikrarlı birlikteliğimizin, özellikle teknik resimdeki 2. aktrisi (2. aktris yazdım, ben aktörüm çünkü!) Firuzan idi. Bu yola baş koymuştuk. Dersi veren hocadan daha kıdemli olmalıydık!.. Bu nedenle teknik resim dersini 6, statik dersini isi 5 kez aldık. Ben aslında teknik resim dersini 2. alışımda geçecektim ama, bir gece yarısı Seda’dan gelen telefondaki “Ya bu ödevi de yapmayıverelim be Onur. Notlarımız iyi, kesin geçeriz” sözlerine kandım. Finaller öncesi panoya asılan listede isimlerimizin yanında yazan “G” harfine yapmış olduğumuz, “Sanırım notlar iyi diye direk geçtik. Baksana hoca ‘Geçer’ yazmış” yorumu ise sanırım bir çocuğun masumiyetini en güzel şekilde ifade ediyordur. Hoca eksik ödevden ötürü finale ‘Giremez’ manasında yazmış o ‘G’ harfini. Hep bu umutlar..

6. alışımızda ise hiçbir sorunla karşılaşmadık. Derste o kadar uzmanlaşmıştık ki, artık zihnimizde koca bir gökdelenin tüm ayrıntılarını hayal edebiliyorduk. Bir nakkaşın tüm ayrıntılarıyla bir manzarayı çizmesi gibi, biz de öyle profesyonelce nakşediyorduk kağıda çizimlerimizi. Birkaç defa daha alsaydık; “Kelebek, Zeytin ve Leylek” yerine, “Firuzan, Seda ve Onur” olurdu Benim Adım Kırmızı’daki karakterlerin ismi. Hatta bir adım ileriye taşıyorum iddiamı,  o gün “Biz diploma filan almayalım, tezkere bırakalım ve bizi Teknik Resim Öğretmeni yapın” deseydik kesin kabul edilirdi. Dersi ilk alışımızda asistan olan kişi (YTÜ İnşaat mezunları için gelsin: Hani Serpil Çakmaklı’ya benzeyen) de artık hocamız olmuştu son seferde. Serpil Çakmaklı deyince aklıma hep Yaşar Alptekin geliyor nedense. O zamanlar da o geliyordu. Her ne kadar Salıncakta Üç Kişi filminde (o meşhur sahneyi izlemek için tıklayın) Serpil Çakmaklı oynamamış olsa da; “Ulen acaba Yaşar Alptekin’e benzetsem kendimi, o filmdeki gibi üzerime dar, sarı bir tayt giysem, ellerimle o nazik hareketleri yapsam, iki bel kırsam, bu kadın beni geçirir mi ki dersten?” diye düşünüp durdum. 156 erkek, 4 kızın olduğu bir ortamda hoca mı dersten geçirirdi, yoksa arkadaşlar mazallah başka bir şey mi geçirirdi bilemiyorum artık. Allahtan o son dönem Faber Castell’in çizim setini keşfettim de, adım fakültenin tarihine altın harflerle yazılmadı.

Evet, belki de sorun T cetvelindeydi. Kendimizden 3 yaş küçüklerle birlikte, elimizde T cetveli, A300′lerdeki o sınıfa girmek sinir bozucuydu. Ben son sefer paraya kıyıp, Eminönü’nden Faber Castell‘in çizim setini satın almıştım. O set sayesinde geçmiştim. Bu çizim seti sayesinde, bana yapacak pek bir şey kalmıyordu. Kağıdı yerleştiriyordum içine, o kendi kendine çiziyordu.. Belki de; o kadar zaman harcayıp, paraya kıyacağıma, dersi bizim aktrislerin almadığı gruptan almalıydım. Dersi direk geçerdim…. mi acaba?

Ama o zaman da böyle 2 dost kazanamazdım. Kızlar bu yazıyı okuyorsanız bilin ki, pişman değilim. 6 değil, 16 kez de olsa sizle alırdım (Sanırım 16 tane bonusu da toplamışımdır bu arada). Schoeller ailesini biraz daha zengin ederdik, hepsi bu.. Fazlı Hoca’yı emekli etmiştik, Serpil Çakmaklı’yı da ederdik evelallah.

İnsanın dostlarının olması güzel. Zor günlerinde bir karşılık beklemeden yanında olurlar hep. Aradan yıllar da geçse bilirsin, Gotham City’nin semasına silüeti çakıldığında nasıl ki Batman yardıma koşar, sen daha S.O.S. vermeden dostların hisseder canının yandığını ve sana omuz olurlar. Bu iki şeker, benim 14 yıllık vazgeçemediğim dostlarım. Ve bu dostlarımdan Firuzan, inşaat sektörüne bulaşmayıp, gıda sektöründe kendi işini kurdu. Abisi bildiğim kadarıyla uzun yıllardır ABD’de gıda işi ile uğraşıyordu. Firuzan da bu işi devam ettirme kararı alarak Türkiye’de Olinda Foods şirketini kurdu. Katkısız ve doğal gıda ürünleri konusunda satış yapıyorlar. Zeytinyağları, sirkeler, pekmezler, lokumlar.. Daha neler neler.. Web sitelerinden bakabilirsiniz. (“Aaa, düpedüz tanıtım yazısı yazmış..!” demeyin. Ya ne olacaktı? Elbette ki destek olacağız. Hem size de güzellik yapıyorum. Olinda ürünlerini bir deneyin de görün zeytinyağının Alex’i nasıl olurmuş)

Açıkçası, Firuzan’ın bu kadar kısa sürede böylesine profesyonelce şirketi büyütüp, satış ağını genişletmesine çok büyük saygı duyuyorum. Zaten (teknik resim hikayemizden de anlaşılacağı gibi) sabırlı kızdır. Hedefine ulaşmasını bilir. Ama bu sefer ilk alışta geçti dersi. Üstelik mesai saatlerinin 1/3′ünü siestaya ayırmasına rağmen :)

Geçenlerde Carrefour’da alışveriş yaparken bir anda Olinda Zeytinyağları’nı gördüm. Aklıma Ukrayna ve Rusya günlerim geldi hemen..

Il Patio ile ilk kez Kiev’de yaşadığım dönemde tanışmıştım. Kiev’deki Il Patio, TGI Friday’s ile bitişikti. Sonradan farkettim ki, Ukrayna gibi Rusya’da da hep yanyanalar. “Ulan şansa bak arkadaş” diyecekken anladım; distribütörleri aynıymış meğer. O yüzden yanyanalarmış. Ben en çok ince hamur pizzasını ve salatalarını severdim. Ve elbette pizzanın üzerine döktüğüm acı biberli zeytinyağını da.. Eğer acısı ölçüsündeyse, insanın yemek borusunda tatlı bir acılık bırakıyor ve hiç rahatsız etmiyor. Özlediğim bu tadı, Olinda’nın zeytinyağı sayesinde yeniden tadabiliyorum. Ve biliyorum ki, tamamen doğal ve sağlıklı.. Ah bir de 0 (yazıyla sıfır) kalori olsaydı..!

Son iki yıldır da, işim gereği Rusya’ya sıklıkla gidiyorum. Bazen Moskova’da iç hat aktarma yapıp, diğer şehirlere gittiğim de oluyor. Sheremetyevo’daki bu araları genellikle Il Patio’da geçiriyorum. İtalyan mutfağına bayıldığım için ya da pizzasız yapamadığım için değil. Acılı zeytinyağının pizzayla buluşmasına duyduğum hayranlıktan ötürü.. E bir de kanepeleri rahat, wi-fi var, daha ne olsun?

Madem bu kadar okudunuz bu yazıyı sonuna kadar, o halde doğru web sitesine gidip siparişinizi verin. Bak tekrar veriyorum linki: www.olindafoods.com

Yok ben internetten alışveriş yapmam, korkarım derseniz de Carrefour ya da Mopaş’a uğradığınızda alın.

Ya da yolunuz Mangerie, Namlı, Delicatessen gibi yerlere düşerse, garsondan Olinda Zeytinyağı isteyebilirsiniz. Oralarda ücretsiz tabi ki :)

 

Seyahat Yeme-İçme

Makedonya – Üsküp İzlenimleri

Geçen hafta bir toplantı nedeniyle Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gitmem gerekti. Pazartesi öğlen gidip, Salı öğleden sonra döndüm. Açıkçası, şehri gezmek için fırsatım olmasa da, oralara kadar gitmişken köfte yemeden dönmek olmazdı. (Zaten şu sıralar Tom Braks okuduğum için, Tonton’un sayesinde sürekli köfte yiyesim geliyordu. Üsküp seyahati zamanlama açısından iyi geldi)

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan Balkan devletlerinden biri Makedonya. Nüfusu 2 milyon ve başkenti 700 bin nüfusa sahip olan Üsküp. Nüfusunun 30%’sini Türkler oluşturduğu için, başkent Üsküp’te pek de yabancı bir yerde olduğunuzu hissetmiyorsunuz. Şehirde, öğrendiğim kadarıyla Türkler ve Makedonlar, aralarında bir problem olmadan yaşıyorlarmış. Ancak şunu belirtmem gerekir ki, Türkler ve Makedonlar farklı semtlerde yaşıyorlar. Türkler’in yaşadığı kısımda, Osmanlı dönemini andıran caddeleri bulmak, çarşı olarak nitelendirebileceğimiz bu caddede alışveriş yapmak mümkün.. Kuyumcu, restaurant ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlar bu çarşıda yer alıyor..

Üsküp Belediyesi ile yapacağım bir toplantı nedeniyle tercümanlığımı orada yaşayan bir Türk yapacaktı. Bu kişi beni havalimanından aldıktan sonra, otele yerleştim ve sonrasında da kendisiyle birlikte toplantı için Belediye’ye doğru gittik. Biraz zamanımız olduğunu söyleyerek, bana meşhur Balkan Köftesi ısmarlayabileceğini söyleyince, diyette olmama rağmen reddedemedim :) Açıkçası, köfteyi de, yanında gelen Şopska isimli salatayı da pek beğenmedim. Salatada domates ve salatalık var ve üzeri rendelenmiş peynir ile kaplı. Yazının altında bu salatanın resmini de bulabilirsiniz. Şahsi görüşüm, ki yemek konusunda zevkliyimdir, Türkiye’deki balkan köfteleri kesinlikle çok daha başarılı..

Şehrin ortasından Vardar nehri geçiyor. Vardar nehrinin üzerinden çeşitli köprüler geçiyor ancak en meşhuru “Taş Köprü – Stone Bridge”olarak isimlendirilen köprü. Araç trafiğine kapalı olan bu köprü, şehrin meydanını nehrin diğer yakasıyla birleştiriyor. Ben gittiğimde ismini hemen yanında bulunduğu bu köprüden alan Stone Bridge isimli otelde kaldım. Akşam geç saate kadar maillere cevap verdikten, ve hazırlamam gereken bir sözleşmeye son halini verdikten sonra otelin en üst katında bulunan restaurantta birşeyler atıştırmak üzere odamdan ayrıldığımda, yukarıda Lig TV’den canlı olarak Fenerbahçe’min maçını izleyebileceğim hiç aklıma gelmezdi. Bu güzel sürprizin ve Fenerbahçe’min Bursaspor galibiyetinin ardından, yürüyüş yapmak üzere otelden yarım saatliğine ayrıldım. Ve köprünün üzerinden yürüyerek, karşıda bulunan şehir meydanında biraz gezindim. Tam köprünün üzerindeyken, aklıma Raskolnikov geldi. St. Petersburg’da da buna benzer onlarca köprü vardı ve Raksolnikov işlemiş olduğu cinayetin ardından buna benzer bir köprüde vicdan muhasebesi yapıyordu. Şükürler olsun ki ben sadece yediğim yemekten sonra yürüyüş yapmak istediğim için o köprüdeydim :)

Çok uzun süre kalmadığım için yazabileceklerim de sınırlı. Ama eğer benden doğruyu söylememi istiyorsanız, ben pek sevemedim Makedonya’yı. Hele de o bayrağın rengi ne öyle? :) Ben en iyisi 10 gün önceki Moskova seyahatimle ilgili notları yazayım bir sonraki yazımda. Daha eğlenceli olacağından eminim :)

 

Yeme-İçme

Sütlü Nuriye

Açıkçası tatlı ile aram pek yoktur, çok fazla canım istemez. İstediği zaman da, az bulunan iki tatlı istiyor hep: Güllaç ve Sütlü Nuriye.. Güllaç’ı Ramazan Ayı’nda bulmak elbette ki son derece kolay, ama ya geri kalan 336 gün? Sağolsun Emirgan Sütiş o konuda imdadıma yetişiyor. Yılın her günü Emirgan Sütiş’te güllaç bulmak mümkün. Onunla ilgili bir yazıyı ileride yazarım. Şimdi gelelim Sütlü Nuriye’ye :)

Ne kadar gerçek bilemiyorum ama Sütlü Nuriye’nin hikayesi 12 Eylül 1980 askeri darbesine uzanıyor. O dönem Kocaeli’nde bulunan sıkıyönetim komutanı, bir yemek tertip etmek istiyor. Tatlı olarak da baklava yapılmasını emrediyor ama o günün şartlarında, baklava yapabilmek için gerekli malzemeler hem çok pahalı hem de bulunması bir miktar zor. O dönem Kocaeli’nde yaşayan Nuriye isimli bir bayan, kendisine has bir şekilde baklavayı süt ile yapmaktadır ve komutan da bu kadının methini bir yerlerden duyar. Tertip edilen yemekte tatlı olarak sütlü nuriye yapmasını rica eder. Tatlı herkes tarafından son derece beğenilir ve zamanla da tüm ülke genelinde popüler hale gelir. Doğruluğunu kontrol etme şansım olmasa da, sütlü nuriye tatlısının patentinin Tatlı Güven isimli bir tatlıcıya ait olduğu bilgisi yer alıyor internette.

Peki en güzel Sütlü Nuriye nerede yenir?.. Benim için bu sorunun tek bir cevabı vardı, ta ki geçen hafta yaşadığım büyük tesadüfe dek..

Etiler’de evimin çok yakınında Venüs Pastanesi yer alıyor ve kendileri her gün sütlü nuriye yapıyorlar. Venüs Pastanesi’nin dondurmaları da ayrı bir yazı konusu olacak kadar iddialıdır. Yaz-kış pastenenin önüne park edip, nefis dondurmalar yiyebilirsiniz. Ama biz şimdi yeniden sütlü nuriyeye dönelim :)

Venüs Pastanesi belki en güzel sütlü nuriyeyi yapmıyor, ancak 365 gün yapıyor olmaları ve erişim kolaylığı nedeniyle benim için alternatifsizdi. Ancak geçen hafta yepyeni bir yer keşfettim. Beşiktaş Ihlamurdere Caddesi’nde yer alan Gaziantepli Kafadaroğulları Baklavacısı..! Bu keşif tamamen tesadüf eseri oluştu..

Beşiktaşta öğle saatlerinde iş arkadaşımla bir toplantıya gittim ve toplantı çıkışında da ona yemek ısmarladım. Yemeğin ardından da, “Hadi bugünlük diyeti biraz bozayım ve sana sütlü nuriye ısmarlayayım. Önce Etiler Venüs Pastanesi’ne uğrayıp, oradan ofise geçelim” dedim ve ardından da arabayı almak üzere Ihlamurdere Caddesi’ndeki, Kanbur’un Yeri olarak da bilinen otoparka doğru gittik. Otoparka tam gireceğimiz esnada, yanımızda bulunan 3-4 kişilik kız grubunun “Bak buranın sütlü nuriyeleri çok meşhur” sözleri kulağımda çınladı ve otoparkın girişinin yanında bulunan tatlıcıya gözüm takıldı.. Gaziantepli Kafadaroğulları Baklavacısı..! Baklava, lahmacun, pizza, hamburger, vb. popüler bir kelimeyi duymuş olsam hiç sorun değil de, “sütlü nuriye” yemeye giderken, “sütlü nuriye” kelimelerini duyan da sanırım şu dünyada bir ben varımdır..!

Elbette ki hemen daldık Kafadaroğulları’nın içerisine. Ufak tefek bir dükkan, beyaz önlüklü göbekli tatlı bir usta, ve direk göze çarpan tepsi tepsi sütlü nuriye.. Mekan kadar, servis de enteresandı. Metal tabağın üzerine kağıt koyuyor, ve kağıdın üzerine de tatlıları koyarak servisi yapıyordu tonton amca. Ve o an..! Sütün o yumuşacık ve hafif hamurla birlikte damağımızda bıraktığı o tat..! Awesome diyorum, başka da birşey demiyorum..!

Herkese tavsiye ederim.. Üstelik sütlü nuriyenin kalorisi de çok korkutucu değil.. Baklavanın kalorisi 100 gram için 690 kcal iken, sütlü nuriyenin kalorisi sadece 410 kcal.. Tabi çok abartmadan yemek lazım :)))

Bu yazıya yorum yapan ilk üç kişiye Kafadaroğulları’nda sütlü nuriye ısmarlayacağım :) Herkese afiyet olsun..!


Hit Counter provided by Best Seo Packages