Tag Archives: Orhan Pamuk

Kitap

Ben Bir Ağacım – Orhan Pamuk

Ben Bir Agacim - Orhan PamukUzun bir süredir Orhan Pamuk’un yeni kitabının yayımlanmasını bekliyordum. 2 yıl kadar önce de yazarın, Mevlut Karataş isimli bir işportacının hikayesini anlatacağı, Kafamda Bir Tuhaflık isimli bir roman yazdığı haberleri ile mutlu olmuş, sabırsızlanmaya başlamıştım.

Bahsedilen bu romandan önce, geçen hafta Cuma günü çıkan Ben Bir Ağacım adlı kitabı bir çırpıda okudum. Ve adeta mest oldum…

Orhan Pamuk’un elinden çıkan sayfaları okuma özlemini gidermenin verdiği mutlulukla da, düşüncelerimi sıcağı sıcağına paylaşayım istedim.

Kitap Yapı Kredi Yayınları’nın Doğan Kardeş Serisi’nden yayımlandı ve daha önceki kitaplardan seçilen parçalardan oluşuyor.  Üstelik birtakım yeni düzenlemeler, değişiklikler de var.

Öteki Renkler hariç, Orhan Pamuk’un tüm kitaplarını okumuş bir okur olarak, bu seçme parçalardan oluşan kitabın verdiği keyfi kelimeler ile ifade etmem gerçekten çok güç. En sevdiğim kitaplardan, en güzel parçalar… Bir nevi Best of Orhan Pamuk albümü de diyebiliriz kitap için. Kara Kitap’taki Alaaddin’in Dükkanı ve Kar’daki Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma benim en sevdiklerim…

Parçaların yer aldığı kitaplar:

Kara Kitap (1. Basım: 1990, Can Yayınları)

  • Cellat ve Ağlayan Yüz
  • Uyuyamıyor musunuz?
  • Öpüş
  • Alaaddin’in Dükkanı
  • Boğazın Suları Çekildiği Zaman

Benim Adım Kırmızı (1. Basım: 1998, İletişim Yayınları)

  • Kıskanç Han ve Tatar Güzeli
  • Fahir Şah ve Neriman Sultan
  • Nakkaş Körlüğe Yaklaşırken
  • Ben Bir Ağacım

Öteki Renkler (1. Basım: 1999, İletişim Yayınları)

  • Okula Gitmeyeceğim

Kar (1. Basım: 2002, İletişim Yayınları)

  • Katil ve Maktul Arasında İlk ve Son Konuşma

İstanbul-Hatıralar ve Şehir (1. Basım: 2003, Yapı Kredi Yayınları)

  • Annem, Babam ve Kaybolmaları
  • Okulun Sıkıntıları ve Zevkleri

Bunlara ek olarak:

Kafamda Bir Tuhaflık (2014′te yayımlanacak)

  • Mevlut’un Ortaokul Yılları

Kitap bence eski okurlar için bir keyif vesilesi olabileceği kadar, daha önce Orhan Pamuk’u hiç okumamış olan kişiler için de güzel bir tanışmaya aracılık edebilir. Bunu yazar ve yayımcı da düşünmüş olsalar gerek ki;”Bu kitapta, şimdiye kadar yazdığım sayfalardan, en kolay anlaşılabilir ve en güçlü olanları seçmeye çalıştım” diyor Orhan Pamuk, müstakbel okurları davet edercesine…

Biz sadık okurlarının asıl beklentisi ise, 2014′te çıkacak olan roman hakkında edinebileceğimiz ipucu olsa gerek. Bu yeni kitapla ilgili olarak, Mevlut’un hikayesi beni şimdiden içine çekti diyebilirim. 2014′te beni çok keyifli birkaç yüz sayfanın beklediğine şimdiden eminim. Bir an önce Kafamda Bir Tuhaflık’a kavuşmak dileğiyle…

Kitap

Orhan Pamuk – YKY Transferi

Orhan Pamuk - Yeni Kitap KapaklariBugün Kanyon’da bir gencin elinde Orhan Pamuk’un yeni kitabını görünce aklıma hafta sonu gazetede yeni çıkacak kitabı ile ilgili okuduğum röportaj geldi. Röportaja konu olan yeni kitabın çıktığını düşündüm.

Akşam Kanyon’dan eve gelirken akşam yemeğimi yemek için Akmerkez’e uğradım. Yemekten sonra da Remzi Kitabevi’ne uğradım. “Orhan Pamuk’un yeni çıkan kitabını almak istiyorum” diye sordum. Kitabın henüz o gün mağazaya geldiğini öğrendiğimde, çok sevdiğim bu yazarın son kitabını Türkiye’de okuyacak ilk okurlardan birisi olacağımı düşünerek mutlu oldum. Kasada ödeme yaparken kitabın fiyatını duyunca da şaşırdım. 6 TL..

Bunun en az iki katı bir fiyat beklerken, 6 TL’lik fiyatı duymak beni şaşırttı. Şaşkınlığım, kitabın arka cildindeki yazıyı okumamla son buldu. Hafta sonu yayınlanan röportajda bahsi geçen, yakın tarihte çıkacak olan Kafamda Bir Tuhaflık isimli kitabın öncesinde çıkan Ben Bir Ağacım isimli hazırlık kitabıymış benim satın aldığım kitap.

Doğrusu çok da şaşırtmadı bu durum beni. Türkiye’deki yazarlar arasında marketing kavramına önem veren ilk isimlerden birisidir bana göre Orhan Pamuk. 2008 ya da 2009 ‘da yayınlanan Masumiyet Müzesi’nin öncesinde bir çok TV programına katılıp, satışa çıkmak üzere olan bu kitabının tanıtımını yapmıştı Pamuk. Ukrayna’da yaşadığım dönemde, bu tanıtım söyleşilerinden birisini NTV’de izlemiş ve ertesi ay Türkiye’ye gittiğimde kitabı hemen satın almıştım. Bir sonraki Türkiye ziyaretim sırasında da Orhan Pamuk ile havalimanında denk gelip, tanıştığım hikayeyi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Şimdi ise, ön hazırlık kitabı çıkartılarak yeni bir marketing stratejisi izlendiğini düşünüyorum. Uygulanan bu yeni strateji bir miktar farklı olsa da, satış fiyatı beni oldukça mutlu etti. Malum, Orhan Pamuk yıllardır kitaplarının yayınlandığı İletişim Yayınları’ndan birkaç ay önce ayrılıp, YKY ile anlaşmıştı. İletişim’i İhsan Oktay Anar’ın da yayıncısı olması sebebi ile çok seviyor olduğum için, Orhan Pamuk’un YKY’na transferini sıcak karşılamamıştım. Üstüne dün D&R’ın vitrininde, eski kitapların yeni YKY baskılarındaki kapakları gördüğümde rahatsızlığım daha da artmıştı. Yeni kapak stilini hiç beğenmeyip, kalitesiz bulmuştum.

Ancak uygulanan yeni fiyat, gerilen sinirlerimi bir miktar yatıştırdı diyebilirim. Bundan sonraki YKY’li yeni yazım hayatında Orhan Pamuk’a içten başarılar dilerim. Bu arada esas kitabı da sabırsızlıkla bekliyoruz..!

Edit: Az evvel Idefix’ten yaz kampanyası ile ilgili e-mail geldi. Kitabı Idefix’ten sipariş verirseniz, 3.9 TL’ye geliyor..

Kitap

Manzaradan Parçalar – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk’un 2010 yılında yayınlanan Manzaradan Parçalar isimli kitabını bir süredir okumak istiyordum. İlk çıktığı dönemlerde kitabı satın almıştım ve nihayet geçen hafta bir fırsat bularak kitabı okumaya başladım. Kitabı okurken aklıma hep yazarın 2003 yılında yayınlanan İstanbul: Hatıralar ve Şehir isimli kitabı geldi. Çünkü o kitabı okurken de sanki Orhan Pamuk karşımdaymış ve kendisiyle sohbet ediyormuşuz gibi hissetmiştim. Manzaradan Parçalar kitabında Orhan Pamuk sevdiği yazarların hayatlarını ve yazım stillerini, kendi yazdığı kitaplar ile ilgili bazı konuları, bu kitaplarda yayınlanmayan bazı bölümleri aktarırken, bir yandan da ucundan da olsa siyasete giriyor ve düşüncelerini aktarıyor.

Kitapta adı en çok geçen yazarlar Nabakov, Dostoyevski, Thomas Mann, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Stendahl. Orhan Pamuk’un bu yazarlardan özellikle ilk üçüne olan saygısının büyüklüğünü kitabı okudukça anlayabiliyoruz. Dostoyevski’nin bir çok kitabını yıllar önce okumuştum ama ne yalan söyleyeyim, Manzaradan Parçalar’ı okuduğumda içimden tüm Dostoyevski kitaplarını yeniden okumak geldi. Yakın bir zamanda buna başlayabilirim. Ve tabi ki Thomas Mann’ı okumaya da.. Öncelikle Buddenbrooklar isimli kitabını okumalıyım. Kitap Orhan Pamuk’un ilk yayınlanan kitabı olan Cevdet Bey ve Oğulları‘ndaki gibi bir çağ ve aile romanı. Thomas Mann’a yaklaşık 100 yıl önce bu kitap Nobel Edebiyat ödülünü de bu kitap kazandırmış. Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları isimli kitabının Buddenbrooklar’dan çalma olduğu konusunda çok yerde eleştiriler vardır. Elbette ki henüz Buddenbrooklar’ı okumadan, “hayır! kesinlikle böyle bir şey yoktur” gibi mesnetsiz bir Orhan Pamuk savunmasına girişmeyeceğim. Ancak Manzaradan Parçalar’da Orhan Pamuk, Thomas Mann’a olan hayranlığından, Buddenbrooklar kitabı ile Cevdet Bey ve Oğulları‘nın benzerliğinden bahsetmiş. Ve yine yazarların okudukları kitaplardan, yazarlardan ve yazarların tarzlarından etkilenebileceklerinden de bahsetmiş. Bir kitabı yazarken bu tip bir etkilenme son derece normal olsa gerek.

Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları‘ndan sonra yazmaya başladığı ancak ihtilal ve diğer nedenler ile yayınlamaktan vazgeçtiği bir siyasi romanı olduğunu bilmiyordum. Bir gün yayınlanırsa okumaktan zevk alacağım şüphesiz. Şu ana kadar yayınlanan tek siyasi romanı Kar‘ı okumaktan büyük zevk almıştım. İkinci bir roman daha olursa, bundan da zevk alacağıma şüphe yok.. Masumiyet Müzesi, Sessiz Ev ve Benim Adım Kırmızı isimli kitaplarını yazarken, çizmiş olduğu mekan detaylarını da bu kitabında okuyucuları ile paylaşıyor Orhan Pamuk. Bu sayede eşyalardan bahsederken herhangi basit bir hata yapmaksızın, 10 bölüm sonra dahi her şeyi doğrulukla yazabiliyor.

Kitapta anlatılan Çin’li ressam hikayesini ve bu hikayenin ardından Deniz Bilgin isimli ressamın hikayesini burada paylaşmak istiyorum. Deniz Bilgin, 1956 doğumlu bir ressam. Ne yazık ki 1999 yılında soğuk bir Ankara gününde kendisini boş binanın çatısından aşağı atarak intihar etmiş. Ölmeden önce çizdiği son resminin ismi bazılarına biraz komik gelebilir ancak yine de yazayım: Minareden at beni, in aşağı tut beni.

Orhan Pamuk’un kitabında bu konu ile ilgili yazdığı yazıyı aşağıda bulabilirsiniz. Ayrıca Deniz Bilgin’in intihar etmeden önce çizmiş olduğu son resmi de yine aşağıya ekliyorum.

Bir zamanlar Çin Padişahı, hüner yarışına giren iki ressamdan birer deniz manzarası yapmalarını istemiş. Genç ressam denizdeki bütün dalgaları, bütün balıkları ve bütün renkleri tek tek resmetmeye girişmiş…

Yaşlı ressam ise yatay bir çizgi çekmiş hızla. Aşağısını deniz mavisiyle boyamış el çabukluğuyla iki de yelkenli eklemiş, bir de rüzgarda uçan martı… Resim o kadar çabuk bitmiş, denize de o kadar çok benzemiş ki, padişah genç ressamın sabrının sonuçlarını beklemeden bir kese altını hüner sahibi yaşlı ressama vermiş.

Genç ressam ise resmine devam etmiş. Tek tek dalgaları, denizdeki binbir çeşit balıkları, balıkların üzerindeki pulları sabırla yıllarca resmetmiş. Doksan iki yaşında resmin yarısına geldiğinde, herkes onu unuttuğunda ölmüş. ‘Çin Resmi’ne Giriş’ adlı kitabında bu hikayenin sonunu anlatan Arthur Waley, bu sabırlı ressamın hayatının sonuna doğru şöyle dediğini belirtiyor:

‘Padişahlar resme bakıp deniz sansınlar diye resmetmiyorum ben. Denize bakanlar onu bir gün resim sansın diye resmediyorum.’

11. yüzyılda yaşamış Ching Hao ise bu sabırlı ressamın neden resim yaptığını aslında bilmediğini söyletir ihtiyar kahramanına. Bu yüzden de resminde yarım kalan, daha sonra bakanların ve kendisinin bile anlayamadığı tuhaf yaratıklar, şeytancıklar, böcekler, acayip bir ışık belirirmiş.

Osmanlı ve İran nakkaşlarıyla da bir kardeşliği olan ikinci cins ressamların sabır eserlerine uzun uzun bakmayı çok severim. Bir tuğla duvarın tuğlalarını tek tek resmeden, bir bahçedeki çimenleri, yaprakları tek tek çizen, bulutların kıvrımlarındaki incelikler ya da dalgaların sırtlarında beliren beyaz köpükler için peygamber sabrı ve çocuk içtenliğiyle bütün bir ömür veren nakkaşlar bende saygıyla hayranlık arası bir duygu uyandırır.

Çocukluğumda, gençliğimde, resim yaparken sokaklardaki parke taşlarını, damlardaki kiremitleri ya da bir kadının elbisesinin üzerindeki küçük çiçekleri tek tek çizmek gelirdi hep içimden. Ressam bir orman resmi çizecekse özenerek ve her birinin diğerinden farklı olduğunu hissederek tek tek bütün yaprakları çizmelidir diye düşünürüm.

1956 doğumlu Deniz Bilgin işte böyle bir ressam. ‘Bahçe’ diye bir resim yapmış, hafızasının bahçesindeki bütün yaprakları -hem de gölgeleriyle tek tek çizmiş. Bahçe duvarının taşlarını da ve arkadan gözüken denizin üzerinde titreşimleri de tek tek çizmiş, sabırla boyamış. Bir kertenkele yapmış üzerindeki pullar tek tek var. ‘Nehir’ diye bir resim yapmış ve bakana sabrıyla meydan okuyan bu tür nakkaşların hoşlanacağı bütün ağaç, yaprak ve ırmak kıvrımları, bu resimde ürpere-üşüye, birbirinin içine geçe geçe bir korku olmuş… ‘Tütün’ diye bir resim yapmış, kurutulan tütün yapraklarını tek tek özenle ve içtenlikle öyle bir çizmiş ki tütünler arasından bir ışık çıkmış ve resme bakanı korkutmaya başlamış.

Sarsıcı, korkutucu olan nakkaşın aylar yıllar süren sabrının sonunda yapraklar, ağaçlar, kıvrımlar arasından hafif bir ışık gibi sızan bu duygu. Elini ve hünerini sabırla terbiye eden nakkaşın bu duyguyu, bu ürperişi bilmeden resme yerleştirdiğini Çinli yazar gibi düşünmek benim de hoşuma gidiyor. Yazarın ya da nakkaşın ısrarla aylarca, yıllarca mutlulukla sabretmesinin ödülü, içindeki ışığı, cinleri, şeytanları, yılanları ve diğer korkutucu yaratıkları en sonunda görünür kılması.

Deniz Bilgin bu sabırla 1999’da yaptığı son resimlerinden birine, ‘Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni’ adını vermiş. Aynı yıl Ankara’da boş bir binanın tepesine çıkmış ve kendini aşağı atıp ölmüş. Tek tek yaprakları neden çizdiğini bilmiyor, aşağıda kendisini kimsenin tutmayacağını ise biliyormuş.

 

 

Hayat Kitap

Kenize Mourad

23 – 25 Kasım tarihleri arasında Uluslararası İşbirliği Platformu tarafından düzenlenen Boğaziçi Bölgesel Ortaklık Zirvesi’nin ana sponsorlarından birisiydik. Bölge ülkelerin bakanları, müsteşarları ve hatta prensleri dahil olmak üzere çok sayıda üst düzey katılımcıya evsahipliği yapan zirveden, sanırım şirket olarak en karlı çıkan biz olduk. 55 yıldır ismi prestij ve güvenle aynı anlama gelen Koray İnşaat’ın yeni hedeflerine ilerlemesinde bu zirvenin de mutlaka olumlu bir etkisi olacaktır..

Peki Kenize Mourad ile zirve ne alaka? Zirvenin ikinci gününde, “Bölgesel Kalkınmada Kadının ve Kadın Girişimciliğinin Artan Önemi” konulu yuvarlak masa toplantısında Kenize Mourad, Elif Şafak, Nadia Lamlili ve Berna Akyıldız panelist olarak yer alıyordu. O günkü öğle yemeğini biz düzenlemiştik ve Kenize Mourad protokolde benim olduğum masanın yanındaki masada yerini almıştı. Açıkçası yoğunluktan, kendi masamdaki misafirlerle etmiş olduğum sohbet esnasında sadece bir an için Kenize Mourad’ın yan masada olduğunu farketmiş ve sonrasında da tamamen aklımdan çıkmıştı onun bizlerle birlikte olması.

Akşam ise, TOBB ‘un düzenlediği bir resepsiyon vardı. Tüm günün yorgunluğu birikmişti, dalgın bir şekilde ayaküstü birşeyler atıştırıyordum. O esnada yanıma yaşlı ve çok zarif bir bayan geldi. Şirketimizin sahibi de dahil olmak üzere, sponsor olmamız münasebetiyle hepimiz yaka kartları takıyorduk. Bu bayan yaka kartıma doğru bakıp,tüm zerafeti ve tatlılığı ile “Sanırım bu organizasyonun sponsorlarından birisisiniz, hadi bana biraz şirketinizi anlatın” dedi. Ben de gayrı ihtiyari başladım yaptığımız işlerden bahsetmeye. O esnada depremden, depremde hayatını kaybeden insanlardan konuşmaya başladık. Ve derken bir anda ben karşımdaki kişinin Kenize Mourad olduğunu farkettim. “Siz Kenize Mourad değil misiniz?” soruma cevaben, “Evet, ama sakın belli etmeyin, çok yorgunum ve ayıp olmasın diye resepsiyona katıldım, az sonra odama çıkacağım kimselere görünmeden” dedi. Yazdığı kitaplardan, Orhan Pamuk’tan sohbet ettik. Hatta bir gün Orhan Pamuk’a bir yerde ödül verdiğini ama büyük ihtimalle bunu Orhan Pamuk’un hatırlamayacağını söyledi.

O esnada Dubai’li büyük bir yatırım grubunun Yönetim Kurulu Başkanı beni görünce yanımıza geldi. Selamlaştık ve kendisi Kenize Mourad ile olan sohbetimizi dinledi. Sonra O’na, “Siz nerelisiniz?” diye sordu. Bu arada şu bilgiyi vermeliyim, Kenize Mourad Türkçe bilmiyor ve Fransız aksanı ile gayet akıcı bir şekilde İngilizce konuşuyor. “Ben Türk’üm” diye yanıtladı Kenize Mourad. Dubai’li iş adamı ise ya anlamadı ya da inanmadı ve yeniden tekrar etti sorusunu. Ve yine aynı cevabı aldı. O esnada araya girip, Kenize Mourad’ın Padişahın torununun kızı olduğunu, Türk olduğunu ancak hep Fransa’da yaşadığı için Türkçe bilmediğini söyledim. Dubai’li dostum çok şaşırdı :)

Kenize Mourad ile e-maillerimizi aldık, “Begüm” isimli kitabını okumamı rica etti ve kitabı okumamın ertesinde yorumlarımı göndermem hususunda birbirimize e-mail adreslerimizi verdik.. D&R’dan Begüm’ün siparişini verdim ve kuvvetle muhtemel yarın ofise gelmiş olacak Kenize Mourad’ın yazmış olduğu diğer iki kitap ile birlikte.. Sohbetimize son verirken, yazımın en başında gördüğünüz hatıra resmini çektirdik..

Hani bazen sorarlar ya programlarda, “tek kelime ile nasıl tarif edersiniz?” sorusunu.. Kenize Mourad ile ilgili olarak bana bu soruyu sorarlarsa cevap çok basit: Asalet..

 

Kitap

Cevdet Bey ve Oğulları – Orhan Pamuk

Cevdet-Bey-ve-OgullariCevdet Bey ve Oğulları, Orhan Pamuk’un yazdığı ilk roman.. Kitap ilk olarak “Karanlık ve Işık” ismi ile çıkıyor ve 1979 yılında Milliyet Roman Ödülü’nde birinciliği Mehmet Eroğlu’nun “Issızlığın Ortasında” isimli romanı ile paylaşıyor. 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları ismiyle kitaplaşıyor ve 1983 yılında da Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanıyor. Oldukça uzun, kurgusu sağlam ve sürükleyici bir roman. Üstelik Orhan Pamuk 22 yaşında bu romanı yazmaya başlıyor ve 26 yaşında tamamlıyor. 26 yaşında böylesine başarılı bir roman yazabilmesi, sanırım Orhan Pamuk’un ne denli büyük bir usta olduğunun göstergesi..

Roman Nişantaşı’nda yaşayan bir ailenin 3 kuşak hikayesini anlatıyor. Öncelikle Cevdet Işıkçı ve yaşadıkları ile başlıyor roman. Meşrutiyet döneminde geçiyor hikaye ve bu dönemde İstanbul’daki burjuvayı ve ticaret hayatını da tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Cevdet Bey bir yandan işlerini büyütürken, bir yandan da hep hayalini kurduğu mutlu bir aile yaratma çabasıyla, eski bir Paşa’nın kızı olan Nigan Hanım ile evleniyor ve hikaye bu şekilde devam ediyor..

İkinci bölümde ise, aradan 30 yıl geçiyor ve bu sefer Cevdet Bey artık yaşlanmış, sağlığını büyük ölçüde kaybetmiş, eşi Nigan Hanım, bir kızı, iki oğlu ve iki gelini ile birlikte Nişantaşı’ndaki konakta yaşamını sürdürüyor. Yıllar önce kurduğu şirket son derece büyümüş, oğulları Osman ve Refik çok iyi yönetemese de zamanında yapmış olduğu yatırımlar sayesinde hala döneme kıyasla iyi şartlarda yaşamlarını idame ettirebilmelerini sağlıyor. Cevdet Bey’in rahatsızlığı bu dönemde giderek artıyor ve bir süre sonra hayatını kaybediyor. Kardeşlerden Osman ve Refik bu dönemin başlarında birbirlerine benzer karakterler olarak gözükse de, ilerleyen yıllarla birlikte Refik bir nevi kimlik bunalımına giriyor. İstanbul’dan ve içinde bulunmuş olduğu bu aile yapısından kaçarcasına Muhittin ile birlikte en yakın arkadaşı olan Ömer’in yanına doğudaki bir şehre gidiyor. Ömer eğitimini yurtdışında almış başarılı bir mühendis ve Türkiye’ye döndüğünde bir an önce zengin olabilmek için tüm gücüyle çalışıyor. Doğu’da bir demiryolu ihalesini kazanıyor ve bu projeyi gerçekleştirmek amacıyla da bu şehirde yaşıyor.

Üçüncü ve son bölümde ise takvimler artık 1970 yılını gösteriyor. Refik hayatını kaybetmiş, Refik’in oğlu Ahmet ise sol görüşlü bir ressam (Orhan Pamuk romandaki Ahmet karakteri ile burada yine kendisini bir şekilde ima ediyor) olarak çıkıyor karşımıza. Babaannesinin sağlığı çok kötü durumda ve Ahmet artık maddi gücünü kaybetmiş ailesinden maddi olarak çok fazla bir destek alamıyor. Bu dönem diğer iki döneme kıyasla daha kısa tutulmuş romanda ve Nigan Hanım’ın vefatıyla birlikte de roman sona eriyor.

Orhan Pamuk okumaya başlayacak kişiler için önerebileceğim 3 başlangıç kitabından birisi.. Diğerleri, Benim Adım Kırmızı ve Kar..

Herkese iyi okumalar..

Son olarak, öğrendiğim kadarıyla birkaç ay içerisinde bu roman bir diziye de uyarlanacakmış. Bakalım nasıl çekecekler?

Kitap

Sessiz Ev – Orhan Pamuk

Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları’ndan sonra 1983 yılında yazmış olduğu ikinci romanı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bir ay önce geçen romanda, anne ve babaları ölmüş olan 3 kardeşin babaannelerini ziyaret etmek için İstanbul yakınlarında bulunan Cennethisar kasabasında geçirdikleri bir haftayı anlatıyor. Söz konusu tarihte yaşanan siyasi problemler ve olayları da kurgusu içerisine kusursuzlukla alıyor.

Sessiz Ev, 1984 yılında Madaralı Roman ödülünü ve 1991 yılında da Prix de la decouverte europeenne (Avrupa Keşif Ödülü) kazanıyor. Toplamda 32 bölümden oluşuyor ve her bölüm romandaki karakterlerden birisinin ağzından anlatılıyor. Romanda yer alan karakterlere kısaca değinecek olursak;

  • Büyükhanım: Evin sahibi, Selahattin Darvinoğlu’nun dul eşi.
  • Recep: Büyükhanımın hizmeti ile görevli cüce
  • Faruk: Büyük kardeş
  • Nilgün: Ortanca kardeş
  • Metin: Küçük kardeş
  • Hasan: Recep’in kardeşinin oğlu

Roman, Recep’in ağzından başlıyor. Torunlarının Büyükhanım’ı ziyarete gelmeleri sebebiyle yapılan hazırlıklar, eve gelişleri; Nilgün’ün kumsala gidip denize girmesi, abisi Faruk ile yapmış olduğu sohbetler, O’na olan sevgisi; Faruk’un eşinin kendisini terketmiş olması nedeniyle yaşamış olduğu kaybeden sendromu, tarihi araştırmaları, hatta bu araştırmalar esnasında Beyaz Kale kitabına da Orhan Pamuk’un yıllar öncesinden işaret etmesi, Metin’in gençlik aşkı, Amerika’ya üniversite eğitimine gidip zengin olma hayalleri, Hasan’ın dönemin siyasal kaosu sırasında ülkücü olmayı seçmesi ve örgüt için katılmış olduğu eylemler, Büyükhanım’ın gençliğini düşünüp hüzünlenmesi, eşi Selahattin Darvinoğlu’nun hırsları ve olmayacak hayalleri nedeniyle kendi ailesinden istemeden kopuşu ve onları bir daha hiç göremeyişi, Recep’in gerçekte Selahattin Darvinoğlu’nun oğlu oluşu, yapayalnız geçen hayatı ve daha bir çok olay güzel bir şekilde karakterlerin ağızlarından aktarılıyor.

Peki kitabın adı neden Sessiz Ev? diye düşündüm kendi kendime.. Belki de Fatma Hanım’ın sessiz geçen hayatına bir göndermedir ya da romanın sonunda Nilgün bir anda ölünce, son bölümde Fatma Hanım’ın aşağıdakilere seslenmesi esnasında kimseden ses gelmemesinin ardından yorganın altına girerek herşeyden uzaklaşması sırasındaki sessizliktir bu ismin verilmesine neden olan..

Orhan Pamuk, Öteki Renkler’de Sessiz Ev ile ilgili olarak “Kitaplarımın içinde gençlerin en çok Sessiz Ev’i sevdiğini biliyorum. O kitapta benim gençliğime ilişkin, gerçekten benim ruhuma ilişkin birşeyler olduğu için belki de.. Sessiz Ev’de yer alan gençlerin herbiri bendim. Herbirinde gençliğin ayrı ayrı ruh hallerini kurcaladım ve eğlendim” demiş.

Son derece akıcı bir Orhan Pamuk kitabı ve herkesin okumasını tavsiye ederim..


Hit Counter provided by Best Seo Packages