Tag Archives: Sabahattin Ali

Düşünce Kitap

Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk’ü ve Gezi Olayları

“Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.”

Sırça Köşk, Sabahattin Ali

Sırça Köşk - Sabahattin Ali

1945′te, yani yaklaşık 70 yıl önce, bugünleri görerek biz yol göstermiş bu masalı ile Sabahattin Ali. Gezi olayları olarak nitelendirilen, geçtiğimiz aylarda yoğun olarak yaşadığımız toplumsal olaylar ile bir bağ kuruyorum bu masal arasında. Sanırım önce biraz masaldan bahsetmeli…

İşsiz güçsüz 3 kardeş o şehirden bu şehire göç edip duruyor, gittikleri hiçbir yerde bir baltaya sap olamıyorlar. En sonunda günlük yaşantının sorunsuzca devam ettiği bir kasabaya yerleşmeye karar veriyorlar. Burada geçinebilmek için içlerinden birisinin aklına bir kurnazlık geliyor. Çalışkan ama saf insanları kandırıp, camdan bir köşk inşa ettirmeye ikna ediyorlar şehir halkını. İnşaat başlıyor. 3 kardeş sadece işin yönetimi ile ilgileniyor, ekmek elden su gölden yaşamaya devam ediyorlar. Zamanla köşkü büyütüp, olur olmadık iş kadroları yaratarak şehir halkından birçok insanı da kendileri gibi çalışıp üretmeden bu köşkün içerisinde yaşamaya ikna edip, alıştırıyorlar.

İçeridekilerin sayısı arttıkça, dışarıdakiler içeridekilere hizmet etmekte zorlanıyorlar. Dışarıda kalan halk içeridekileri beslemekten yorulup, usansalar da her ses çıkarışlarında kardeşlerin uyanık olanı tarafından bir şekilde sakinleştirilip, ikna ediliyorlar. Bir gün dışarıdaki kuzular içeriye yollanıyor ve paylaşım adına dışarıya sadece kelleler gönderiliyor. Dışarıdakilerden birisi yemeleri için kendilerine verilen kellenin içinde yenilebilecek tüm kısımların da alınmış olduğunu fark edince isyan edip, elindeki kelleyi sırça köşke fırlatıyor. Yani bardak taşıyor! Sırça, yani camdan yapılmış bu köşkün duvarı kellenin çarpma şiddeti ile bir anda kırılıyor. Köşkün yıkılmaz, devrilmez olmadığını gören diğerleri de cesaretlenerek ellerindeki kelleleri duvarlara atmaya başlıyorlar. Ve sonunda köşk tuzla buz olup, yıkılıyor; içeride kalanlar ise yıkıntıların arasında kalarak can veriyorlar.

Masal bu şekilde. Eminim birçok kişinin aklına George Orwell tarafından bu masal ile aynı dönemde yazılmış olan Hayvan Çiftliği gelmiştir. Nasıl gelmesin ki? İnsanoğlu hiç değişmiyor. Kendilerine gereksiz güçler yaratıyorlar. Gücü eline geçirenler ise, bu gücü ele geçirdikten sonra toplumun faydası yerine kendi çıkarlarını gözetiyorlar.

Bizim iktidarı çok da eleştirmemek lazım belki de. Bu denli büyük bir gücü eline geçiren her iktidar eminim ki benzer şeyleri yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Olmaması için yönetenlerin etik, ahlak ve vicdan gibi değerlere sahip olması gerekir. Bu kişiler de yüzlerce yılda ancak bir defa çıkabiliyor insanların karşısına. Bizler o hakkımızı Atatürk ile kullandık diye düşünüyorum. Bu nedenle, yakın tarih ve gelecek için beklentiyi çok da yükseltmemeli sanki…

Gezi olaylarında gençlerin isyanı sadece iktidara yönelik değildi diye düşünüyorum. Kullandıkları orantısız güç nedeni ile olayların bu hale gelmesine sebep olan polise isyan ediyorlardı. Nasıl etmesinler ki? 3 maymunu oynayarak olayları duyurmayan medyaya isyan ediyorlardı. Sesini çıkarmayan büyüklerine isyan ediyorlardı. Düşünebiliyorlardı. Korkmalarını, sinmelerini gerektirecek bir korku da yoktu içlerinde. Ve en doğal refleksi gösteriyorlardı. Susmuyor, haksız buldukları tavra karşı seslerini yükseltiyorlardı. Adı üstünde, damarlarındaki kan da biraz deli akıyordu…

Tüm bunlar birleşti ve biz bu olayları yaşadık. Ölen ve yaralanan, sakat kalan birçok insan oldu. Elbette ki hiç istenmeyen ve son derece de üzücü şeyler bunlar. Keşke bir kişinin bile burnu kanamasaydı. Ama o kadar orantısız kullanılan polis şiddeti nedeni ile bu mümkün olamadı ne yazık ki. Öte yandan, bu denli asil bir direnişe canlı gözler ile tanık olmak da son derece ümit verici olsa gerek. Dediğim gibi, keşke kimse ölmeseydi. Keşke bardak o son damla ile taşmadan evvel bir şeyler yapılabilseydi. Ya da keşke o sırça köşk hiç yapılmasaydı da, masala konu olan şehirdeki insanlar mutlu, dürüst ve huzurlu yaşantılarına devam etselerdi.

Unutmamalı ki, cam temiz olduğu müddetçe şeffaftır ve içini gösterir. Yoksa kırılıp, her an tuzla buz olabilir…

Hayat Hikayesi Kitap

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

Adam Blake’in “Onlar” ismli kitabını yarılamıştım ki, Cuma gecesi otobüs ile Ankara’ya doğru yolculuğum başladı. Yorgun olduğum için seyahat sırasında çok fazla okuma şansım olmasa da, Baba’mın yanında geçirdiğim 2 gün için “Onlar” ‘ın yeterli olmayacağı belli idi. Acaba yanıma Kindle’ımı mı alsam, yoksa başka bir basılı kitap mı alsam diye düşünürken, kütüphanemin karşısında buldum kendimi ve elim Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” isimli kitabına gitti.

Bu kitabı çok öncelerde okuduğuma adım gibi emindim. İçeriği Cevat Fehmi’nin Paydos isimli eseri kadar aklımda kalmamış olsa da, bu kitabı da çocukluğumda okumuş olduğumu hatırlıyordum. Hani birisi çıkar karşınıza, kesin eminsinizdir o kişiyi tanıdığınıza ama bir türlü anımsayamazsınız nerede tanıştığınızı. Gözünüz bir yerden ısırıyordur. Kürk Mantolu Madonna kitabını da gözüm bir yerden ısırıyordu ama nereden? Ne zaman okumuştum? Sonra bir anda bu düşüncelerimin doğruluğu, Zelal Abla’mın hatırlatması ile tescillenmiş oldu. 9-10 yaşlarımdayken okumuştum bu kitabı. Haydaa……! Bir çocuk 9-10 yaşlarındayken bu kitabı neden okur? Okusa dahi, içeriği ve derinliği kavrayabilir mi? gibi sorular geliyor insanın aklına. Tüm bu sorularda şüphesiz doğruluk payı var..

Kürk Mantolu Madonna bir çok kişi tarafından Türk Edebiyatı’nın en değerli 5 kitabından birisi olarak seçilmiştir hep. Hatta Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” isimli kitabı ile aralarında hep bir birincilik mücadelesi görülür yapılan anketlerde. Bu kitap uzun bir öykü mü? Kısa bir roman mı? Karar vermek zor.. Hazin bir aşk hikayesi mi? Yoksa psikolojik bir tahlil mi? Buna da karar vermek zor.. Belki de bu son sorunun cevabı bellidir. Aşk insanın psikolojisini bozduğu için, her aşk hikayesinde psikolojik bir tahlil de yer almalı belki de.. Tıpkı Kürk Mantolu Madonna’da olduğu gibi.

Bir kitap okuduğumda, mutlaka yazarı hakkında da bir araştırma yapıyorum. Bulabildiğim kadarıyla, hayat hikayesini, yaşadıklarını, diğer eserlerini de öğrenmeye çalışıyorum. Bu şekilde, okuduğum kitabın bana ifade ettikleri bence daha da netleşiyor. Kitaplar ile ilgili yazdığım yorumlarda da, elimden geldiğince kitabın yazarını da tanıtmaya çalışıyorum. Bu doğrultuda, biraz Sabahattin Ali’den bahsetmek istiyorum..

Sabahattin Ali 1907 (kutsal yıl) yılında, Gümülcine’de doğuyor. Babasının mesleği nedeniyle oradan oraya taşınarak, eğitimine çeşitli yerlerde devam ediyor. 1926′da öğretmen okulundan mezun olarak, Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmen kadrosu ile çalışmaya başlıyor. 2 yıl sonra, 1928′de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan almış olduğu burs ile 2 yıllık bir eğitim için Almanya’ya gidiyor. Döndüğünde yeniden öğretmenliğe, bu defa Almanca Öğretmeni olarak devam ediyor. 1932 yılında arkadaşları ile birlikteyken okuduğu bir şiirde, Atatürk’ü yerdiği gerekçesiyle mahkemeye veriliyor ve 1 yıl hapis cezası alıyor. Önce Konya Hapishanesi’nde, ardından da Sinop’taki meşhur tarihi hapishanede cezasını çekiyor. Hapishanede geçen 1 yıl süresince bazı şiirler yazıyor. Şu an hepimiz o şiirleri çok iyi biliyoruz. Bir çoğu bestelendi ve ünlü şarkıcılar tarafından seslendirildi çünkü.. Örneğin; Zülfü Livaneli’nin seslendirdiği Leylim Ley, Edip Akbayram’ın seslendirdiği Aldırma Gönül, Ahmet Kaya’nın seslendirdiği Geçmiyor Günler, Sezen Aksu’nun seslendirdiği Dağlardır Dağlar, ve daha bir çok şarkının sözleri Sabahattin Ali’nin yazmış olduğu şiirlerdir. Bu şiirlerin birçoğu hapislik günlerinde yazılmış..

Dışarıda mevsim baharmış,

Gezip dolaşanlar varmış,

Günler su gibi akarmış,

Geçmiyor günler, geçmiyor..

Hepimize çok tanıdık geldi değil mi? Peki ya bu?

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa,

Seher yeli dağıt beni, kır beni

Götür tozlarımı burdan uzağa

Yarin çıplak ayağına sür beni.. Leylim ley..

Zülfü Livaneli’nin sesi canlanmıştır eminim ki şimdi kulaklarınızda. Belki de İbrahim Tatlıses’in sesi..

Dışarıda deli dalgalar,

Gelip duvarları yalar,

Beni bu sesler oyalar,

Aldırma gönül, aldırma..

Anne’min en sevdiği şarkıcı Edip Akbayram’ın sesi canlanmıştır şimdi de zihninizde eminim.. Sinop’taki tarihi cezaevi Karadeniz’e sıfır olarak inşaa edilmiştir ve dalgalar gerçekten duvarlara vurmaktadır..

Kurşun ata ata biter,

Yollar gide gide biter,

Mahpus yata yata biter,

Aldırma gönül, aldırma..

Şiirleri de yazım dili gibi. Çok yumuşak bir dili var, ve bir o kadar da vurucu. Sade ve net yani.. İnsanı alnının ortasından vuruyor..! Biz hayat hikayesine biraz daha devam edelim..

Cumhuriyet’imizin 10. yılı şerefine bir af ilan ediliyor ve bu sayede Sabahattin Ali de özgürlüğüne kavuşuyor. Yeniden öğretmenlik yapmak istiyor ancak o dönemki bakan, “evvela daha önceki düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmeli” şeklinde bir şart önesürünce, 1934 yılında Varlık dergisinde Atatürk’ü öven bir şiiri yayınlanıyor. Bunun üzerine affediliyor ve yeniden MEB bünyesinde öğretmenliğe devam ediyor. Bir yandan öğretmenliğe devam ederken bir yandan da kitaplar yazıyor, çeviriler yapıyor. 1940′lı yılların ortaları itibariyle Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte mizahi&siyasi dergiler çıkartıyorlar. Marko Paşa, Malum Paşa, Öküz Paşa isimli dergiler birbirini izliyor. Ancak sonrasında bu dergilerdeki yazılarında, İsmet Paşa (İnönü) ile alay ettiği iddiasıyla hakkında yeniden bir soruşturma açılıyor. 3 ay kadar daha hapiste yatıyor 1947 yılında. Ertesi yıl bir başka dava nedeniyle yeniden hapise giriyor ve bu sefer de yine bir önceki sefer olduğu gibi 3 ay hapis yattıktan sonra serbest kalıyor.

Bu süreç Sabahattin Ali’yi çok bunaltmış olsa gerek ki, yurtdışına gitmek istiyor. Bu amaçla pasaport başvurusunda bulunsa da, uzun bir süre pasaportu çıkartılmıyor. O da tutuyor, hayatının sonunu getirecek olan bir karar alıyor. Sınırı yasa dışı yollardan geçerek, Bulgaristan’a geçmek, oradan da bir yolunu bularak Batı Avrupa’ya doğru gitmek istiyor. Bu amaçla da Ali Ertekin isminde bir kaçakçı ile anlaşıyor. Ali Ertekin’in görevi, Sabahattin Ali’ye sınırı geçmesinde yardımcı olmak üzere kılavuzluk etmektir. Bu kaçış planından sadece 2 arkadaşının haberi vardır Sabahattin Ali’nin. Planlarına göre, Sabahattin Ali Bulgaristan sınırını geçtikten sonra kendisinin güvende olduğuna kanaat getirince, yanında bulunan bir kartvizitin arkasını yeşil bir kalem ile imzalayacak ve Ali Ertekin’e verecektir. Ali Ertekin de bu kartı, Sabahattin Ali’nin kaçması için kendisini destekleyen arkadaşına verecektir. Tüm bunların ardından da Ali Ertekin’e gerekli ödeme yapılacaktır.

Arkadaşları, herşeyden habersiz Ali Ertekin’in getirmiş olduğu kartvizitin arkasında Sabahattin Ali’nin imzasının yeşil kalemle atılmış olduğunu gördüklerinde rahatlamışlardır. Zira, plan işlemiş, Sabahattin Ali yurtdışına kaçmıştır. Plan suya düşmüş olsaydı, bu kartviziti imzalamazdı ki..!

Ancak öyle olmuyor..! 1 ay kadar sonra, Bulgaristan sınırında bir erkek cesedi bulunuyor. Başı ezilerek öldürülmüş halde bulunan cesedin Sabahattin Ali’ye ait olduğu anlaşılınca, haber bir anda yayılıyor. Ardından da Ali Ertekin tutuklanıyor. Hemen yargılanıyor Ali Ertekin ve kendisini savunurken, cinayeti işlemesine neden olarak, Sabahattin Ali’nin Türkiye’den kaçmasının ardından Rusya’ya giderek komünistleri destekleyeceğini kendisine açıklamasının ardından vatansever duygularının etkisi altına girerek vatan haini olarak gördüğü bu adamı bir anlık cinnet anında öldürdüğünü söylüyor. 4 yıl hapis cezası alan Ali Ertekin hapse giriyor ve her ne hikmetse henüz 20 gün dolmadan affedilerek, serbest kalıyor.

Buraya kadar her şey tamam. Ama ortada saçma bir şey var. Henüz sınırı geçmeden, Sabahattin Ali kartviziti neden imzalasın ki? Üstelik daha önce kararlaştırdıkları şekilde, yeşil mürekkepli kalemle..! Sonradan çok farklı senaryolar anlatılıyor bu cinayet ile ilgili. Herkesin artık emin olduğu, ve resmi kayıtlarda da bir kısmı bulunan gerçeklik, Ali Ertekin’in MİT adına çalıştığı ve Sabahattin Ali’yi sınırda kurulu olan bir karakola götürüp teslim ettiğidir. Orayı ilk başta Bulgar Karakolu sanar Sabahattin Ali ve sözünde durarak, Ali Ertekin’e ödemenin yapılabilmesi için kartviziti imzalayıp kendisine teslim eder. Sonrası ise net olmasa da, sonuç net.. Karakolda Sabahattin Ali infaz ediliyor, ve cesedi sınırdaki nehre atılıyor. Tesadüf eseri akıntıdan kurtulup karaya vuran ceset bir süre sonra çevredeki köylüler tarafından bulunuyor ve olay böylelikle açığa çıkıyor.. Yazık.. Hem de çok yazık..

Konu Sabahattin Ali olunca, yazı bir hayli uzun oldu. Ama değer.. Biraz da kitaptan bahsedelim..

Kürk Mantolu Madonna yazının başında da belirttiğim gibi bir aşk romanı. Kitap iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde anlatıcı kendi hikayesinden bahsediyor. Bir işe girip, çalışmaya başlıyor. Aynı odayı paylaştığı çalışma arkadaşı Raif Bey’i gözlemliyor ve onunla ilgili gözlemlerini ifade ediyor. Ona göre Raif Bey yaşasa da olur, yaşamasa da olur.. Sessiz sakin, kendisine verilen görevi yapan fakat bunun dışında hiç bir şekilde sosyalleşmeyen, içine kapanık, garip birisidir çünkü ona göre Raif Bey. Fakat onu bir miktar daha tanıdığında aslında herkesin tanınmaya değer olduğunu farkediyor. Kitaptan alıntıyla;

“Kimse göründüğü gibi değil. Sokakta yanınızdan geçen insanı bazen farketmezsiniz. Bazen farketseniz bile onun hayatı hakkında kendi içimizden yorumlar yaparken aslında bir çok konuda yanılırız. Tıpkı Raif Bey’in hayatındaki şaşırtıcılık gibi..”

“Dünyanın en basit, en zavallı hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir..! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Derken Raif Bey rahatsızlanmaya başlıyor ve sonrasında evinden çıkamaz hale geliyor. Ölüm yaklaştığında ise, iş yerinde bulunan defteri çıkıyor piyasaya. Bu sayede romanımızın ikinci yarısı başlıyor ve Raif Bey’i daha yakından tanımaya başlıyoruz.. Bu sefer kendi defterinden, kendi dilinden..

Raif Bey, babasının isteği ile eğitim almak amacıyla Almanya’ya gider. Bu yeni yaşamında, bir gün bir sergiyi gezerken Kürk Mantolu bir kadın resminin karşısında beyninden vurulmuşa döner. Aşık olur gördüğü resme..! İlk görüşte aşktır bu.. Üstelik bir kadına da değil, bir kadın resmine.. Her gün sergiye gider ve bu resme uzun uzun bakar.

”Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “Kürk Mantolu Madonna”yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.”

Resmi araştırdığında, bir ressamın otoportresi olduğunu öğrenir. Ve bir şekilde bu ressam ile tanışır. Maria Puder..! Hepimizin, hayatımızın bir bölümünde karşılaştığı anlaşılması zor insanlardan birisidir bu Maria Puder. İnsan onunla da yapamaz, onsuz da..

“Artık Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden dahi haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra farketmez miyiz?”

Onsuz yapılamaz, çünkü o da sever, karşılık verir tam olarak anlaşılamasa da.. Ve hatta der ki giderken;

“Ben şimdi gidiyorum ama ne zaman çağırırsan gelirim. Hem de nereye çağırırsan..”

Sonrasında yaşananları burada anlatmak istemiyorum. Kitabın bütün büyüsü kaçar. Ancak, karşılaştığımız sürprizler çok da bizleri şaşırtmayan olaylar. Fakat bunda Sabahattin Ali’yi eleştirecek bir yan göremiyorum. O bu kitabı 1943 yılında yazmış, yani izleyerek büyüdüğümüz Brezilya dizileri gibi pembe diziler henüz yokken. Yani kitapta yazılı olan kurgu henüz tamamıyla özgünken. Elbette ki benzeşimler olabilir Dostoyevski ile, Puşkin ile.. Ve hatta Gogol ile.. Bunları daha önceki bir yazımda Orhan Pamuk için de yapılan suçlamalar olarak ifade etmiş ve kendi görüşlerimi paylaşmıştım. Thomas Mann’ın en sevdiği yazarlardan birisi olduğunu ve okuduğu bir kitabıyla, kendi yazdığı kitap arasında benzerlik bulunmasının çok da büyük bir sürpriz olmadığını Manzaradan Parçalarda gayet net bir şekilde yazmıştı Orhan Pamuk. Bu eser hırsızlığı değil, olmamalı da..

Kürk Mantolu Madonna ile ilgili olarak merak ediyorum, şu dönemde değil de 1950′lerde ya da 1960′larda okumuş olsaydım  bu kitabı, ne düşünürdüm? Eminim Brezilya dizisi mantığındaki senaryolardan bihaber olacak olmamdan ötürü, kitaptaki kurgu beni hepten şaşırtırdı. 150 sayfalık kitap için, dönemin bakirliği ile değerlendirince, bence mükemmel bir kurgu. Ve Sabahattin Ali’nin mükemmel bir şekilde sergilediği bir başka özelliği, bence betimlemeleri. Son dönemde betimleme konusunda çok ustaca romanlar yayınlandı. Birçoğu da popüler oldu bu romanların. Ama ben bu kitabı okuduğumda bir şeye dikkat ettim. Son dönem yapılan betimlemeler bizleri kitabın içine daha iyi çekmek için, mekanların betimlenmesinden ibaret. Oysa Sabahattin Ali bize mekanı değil, karakteri, karakterin hislerini, mimiklerini hissettiriyor, hatta yaşatıyor. Daha farklı bir şekilde ifade etmem gerekirse, kendimizi bir anda cinayet mahalinde değil, karakterin bedeninin içerisinde buluyoruz bu kitabı okurken.

Ne diyebilirim ki. Söz zaten söylenmiş. Bu kitap, herkesin ama herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap diye düşünüyorum..

“… kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar, süngümüzü düşürür. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiçbir zaman pişman olmayacağımızı biliriz..”

Hiçbir zaman pişman olmamak dileğiyle..


Hit Counter provided by Best Seo Packages